945
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
وَالصَّلٰوةُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ

Tevhid’in İki Bürhân‑ı Muazzamı

Şu kâinât tamamıyla bir bürhân‑ı muazzamdır. Lisân-ı gayb, şehâdetle müsebbihdir, muvahhiddir. Evet Tevhid-i Rahmân’la büyük bir sesle zâkirdir ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Bütün zerrât hüceyrâtı, bütün erkân ve a'zâsı birer lisân‑ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
O dillerde tenevvü' var, o seslerde merâtib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Bu bir insan‑ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczâsı, zerrâtı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Şu âlem halka‑i zikri, içinde okuyor Aşr’ı, şu Kur'ân maşrık-ı nuru. Bütün zîrûh eder fikri ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Bu Furkàn‑ı Celîlü'ş-Şân, o tevhide nâtık bürhân, bütün âyât sâdık lisân, şuâât-ı bârika-i îmân. Beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
946
Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkàn’ın sînesine, derinden tâ derine, sarîhan işitirsin semâvî bir sadâ der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
O sestir gayeten ulvî, nihâyet derece ciddi, hakîki pek samîmî; hem nihâyet mûnis ve mukni' ve bürhânla mücehhezdir. Mükerrer der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Şu bürhân‑ı münevverde, cihât-ı sittesi şeffâf ki; üstünde münakkaştır, müzehher sikke-i i'câz; içinde parlayan nur-u hidayet der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Evet, altında nescolmuş mühefhef mantık ve bürhân, sağında aklı istintak; mürefref her taraf, ezhân “Sadakte” der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Yemîn olan şimâlinde, eder vicdânı istişhâd. Emâmında hüsn‑ü hayırdır, hedefinde saâdettir. Onun miftâhıdır her dem ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Emâm olan verâsında, ona mesned semâvîdir ki, vahy‑i mahz-ı Rabbânî. Bu şeş cihet ziyâdârdır; burûcunda tecellîdâr ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Evet vesvese‑i sârık, bâ-vehim şübhe-i târık, ne haddi var ki; o mârık, girebilsin bu bârık kasra, hem şârık ki; sûr sûreler şâhik, her kelime bir melek-i nâtık ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
O Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân nasıl bir bahr-i tevhiddir. Bir tek katre, misâl için bir tek Sûre-i İhlâs‥ fakat kısa bir tek remzi, nihâyetsiz rumûzundan.
Bütün envâ'‑ı şirki reddeder, hem de yedi envâ'-ı tevhidi eder isbât; üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden…
947
Birinci cümle: قُلْ هُوَ karînesiz işârettir. Demek ıtlâkla ta'yindir. O ta'yinde taayyün var: EyLÂ HÜVE İLLÂ HÛ…
Şu Tevhid‑i şühûd bir işârettir: Hakikat-bîn nazar tevhide müstağrak olursa der ki:LÂ MEŞHÛDE İLLÂ HÛ…
İkinci cümle: اَللّٰهُ اَحَدٌ ’dır ki; Tevhid‑i Ulûhiyet’e tasrîhtir. Hakikat, hak lisânı der ki:LÂ MA'BÛDE İLLÂ HÛ…
Üçüncü cümle: اَللّٰهُ الصَّمَدُ ’dir; iki cevher‑i tevhide sadeftir. Birinci dürrü; Tevhid-i Rubûbiyet. Evet nizâm-ı kevn lisânı der ki:LÂ HÀLIKA İLLÂ HÛ…
İkinci dürrü; Tevhid‑i Kayyûmiyet. Evet serâser kâinâtta, vücûd ve hem bekàda, müessire ihtiyaç lisânı der ki:LÂ KAYYÛME İLLÂ HÛ…
Dördüncü: لَمْ يَلِدْ ’dir; bir Tevhid‑i Celâlî müstetirdir, envâ'-ı şirki reddeder, küfrü keser bî-iştibâh.
948
Yani tağayyür, ya tenâsül, ya tecezzî eden elbet ne Hàlık’tır, ne Kayyûm’dur, ne İlâh…
Veled fikri, tevellüd küfrünü لَمْ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserîsi gümrâh…
Ki İsâ (A.S.), ya Üzeyr’in, ya melâik, ya ukùlün tevellüd şirki meydân alıyor nev'‑i beşerde gâh bâ-gâh…
Beşincisi: وَلَمْ يُولَدْ bir Tevhid‑i Sermedî, işâreti şöyledir: Vâcib, kadîm, ezelî olmazsa olmaz İlâh…
Yani; ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinâta penâh…
Esbâb‑perestî, nücûm-perestlik, sanem-perestî, tabiat-perestlik şirkin birer nev'idir, dalâlette birer çâh…
Altıncı: وَلَمْ يَكُنْ bir tevhid‑i câmi'dir; ne zâtında nazîri, ne ef'âlinde şerîki, ne sıfâtında şebîhi لَمْ lafzına nazargâh…
Şu altı cümle ma'nen birbirine netice, hem birbirinin bürhânı; müselseldir berâhin, mürettebdir netâic şu sûrede karargâh…
Demek şu Sûre‑i İhlâs’ta, kendi mikdar-ı kàmetinde müselsel, hem müretteb otuz sûre münderic; bu bunlara sehergâh…
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ