1011
Konferans
Teşrîn‑i Sânî 1950’de Ankara Üniversitesi’nde profesör ve meb'ûslarımız ve Pakistanlı misâfirlerimiz ve muhtelif fakülte talebelerinin huzurunda, fakülte mescidinde gece yarısına kadar devam eden bir mecliste verilen ve büyük bir alâka ve ehemmiyetle dinlenmiş olan, bir konferanstır.
﷽
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلٰوةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
Îmân ve İslâmiyet âb‑ı hayatına susamış kıymetli kardeşlerim!
Evvelâ: İtiraf edeyim ki, bu konferansın verildiği kürsüde bulunmuş olmak itibariyle sizlerden farkım yoktur. Sizin bir kardeşinizim. Hem bu konferans, benim çok muhtaç olduğum gayet nâfi' bir dersimdir. Muhâtab, kendimdir. Dersimi müzâkere nev'inden, siz mübârek kardeşlerime okuyacağım. Kusurlar bendendir. Kemâl ve güzellikler, istifade ettiğim Risale‑i Nur eserlerine aittir. Bir mâni başımıza gelmezse, haftada bir defa olarak devam edeceğimiz dinî konferanslardan, bugün birincisi îmâna dairdir. Çünkü: Bediüzzaman Said Nursî’nin Birinci Millet Meclisi’nde beyân ettiği gibi, “Kâinâtta en yüksek hakikat îmândır, îmândan sonra namazdır.” Bunun için biz de konferansımızın Kur'ân, îmân, Peygamberimiz Resûl‑i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz hakkında olmasını münâsib gördük. İkincisi de inşâallâh namaz ve ibâdete ait olacaktır.
1012
Bu mevzûları bize ders verecek bir eser aradık. Nihâyet bu hayatî ve ebedî ihtiyacımızı, asrımızın fehmine uygun ve iknâ edici bir tarzda ders veren ve yarım asra yakındır, büyük bir i'timâd ve emniyete mazhar olmakla en mu'teber dinî bir eser olan “Risale‑i Nur”u intihâb ettik. Şimdi, ilk konferansımızın niçin îmân mevzûunda olduğunu izâh ile bu eser ve müellifi hakkında gayet kısa olarak ma'lûmât vereceğiz. Şöyle ki:
Bu asırda din ve İslâmiyet düşmanları, evvelâ îmânın esâslarını zayıflatmak ve yıkmak plânını, programlarının birinci maddesine koymuşlardır. Hususan bu yirmibeş sene içinde, tarihte görülmemiş bir hâlde münâfıkâne ve çeşit çeşit maskeler altında îmânın erkânına yapılan sû‑i kasdlar pek dehşetli olmuştur, çok yıkıcı şekiller tatbik edilmiştir.
Hâlbuki: Îmânın rükünlerinden birisinde hâsıl olacak bir şübhe veya inkâr, dinin teferruâtında yapılan lâkaydlıktan pek çok defa daha felâketli ve zararlıdır. Bunun içindir ki; şimdi en mühim iş, taklidî îmânı tahkîkî îmâna çevirerek îmânı kuvvetlendirmektir, îmânı takviye etmektir; îmânı kurtarmaktır. Herşeyden ziyâde îmânın esâsâtıyla meşgul olmak kat'î bir zarûret ve mübrem bir ihtiyaç, hattâ mecburiyet hâline gelmiştir. Bu, Türkiye’de böyle olduğu gibi; umum İslâm dünyasında da böyledir.
Evet, temelleri yıpratılmış bir binanın odalarını tamir ve tezyîne çalışmak, o binanın yıkılmaması için ne derece bir fâide te'min edebilir? Köklerinin çürütülmesine çabalanan bir ağacın kurumaması için, dal ve yapraklarını ilâçlayarak tedbir almaya çalışmak, o ağacın hayatına bir fâide verebilir mi?‥
İnsan, saray gibi bir binadır; temelleri, erkân‑ı îmâniyedir. İnsan, bir şeceredir; kökü esâsât-ı îmâniyedir. Îmânın rükünlerinden en mühimmi, Îmân-ı Billâh’tır; Allah’a îmândır. Sonra Nübüvvet ve Haşir’dir. Bunun için, bir insanın en başta elde etmeye çalıştığı ilim; îmân ilmidir. İlimlerin esâsı, ilimlerin şahı ve pâdişahı; îmân ilmidir.
Îmân, yalnız icmâlî bir tasdikten ibaret değildir. Îmânın çok mertebeleri vardır. Taklidî bir îmân, hususan bu zamandaki dalâlet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkîkî îmân ise; sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkîkî îmânı elde eden bir kimsenin, îmân ve İslâmiyet’i dehşetli dinsizlik kasırgalarına da ma'rûz kalsa, o kasırgalar bu îmân kuvveti karşısında te'sirsiz kalmaya mahkûmdur. Tahkîkî îmânı kazanan bir kimseyi, en dinsiz feylesoflar dahi, bir vesvese veya şübheye düşürtemez.
1013
İşte, bu hakikatlere binâen, biz de tahkîkî îmânı ders vererek, îmânı kuvvetlendirip insanı ebedî saâdet ve selâmete götürecek Kur'ân ve îmân hakikatlerini câmi' bir eseri, sebat ve devam ve dikkatle okumayı kat'iyyetle lâzım ve elzem gördük. Aksi takdirde, bu zamanda dünyevî ve uhrevî dehşetli musîbetler içine düşmek, şübhe götürmez bir hakikat hâlindedir. Bunun için yegâne kurtuluş çaremiz; Kur'ân‑ı Hakîm’in îmânî âyetlerini ve bu asra bakan âyet-i kerîmelerini tefsir eden yüksek bir Kur'ân tefsirine sarılmaktır.
Şimdi, “Böyle bir eser, bu asırda var mıdır?” diye bir suâlin içinizde hâsıl olduğu; nurânî bir heyecanı ifâde eden sîmâlarınızdan anlaşılmaktadır.
Evet, bu çeşit ihtiyacımızı tam karşılayacak olan bir eseri bulmak için çok dikkat ve i'tinâ ile aradık. Nihâyet, hem Türk Gençliği’ne, hem umum Müslümanlar’a ve beşeriyete Kur'ânî bir rehber ve bir mürşid‑i ekmel olacak bir eserin Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur eserleri olduğu kanâatine vardık. Bizimle beraber, bu hakikate Risale-i Nurla îmânını kurtaran yüzbinlerle kimseler de şâhiddir.
Evet, yirminci asırda küllî ve umumî bir rehberlik vazifesini görecek Kur'ânî bir eserin müellifinin, şu hususiyetleri hâiz olmasını esâs ittihàz ettik. Bu hâsiyetlerin de tamamıyla Risale‑i Nurda ve müellifi Bediüzzaman Said Nursî’de mevcûd olduğunu gördük. Şöyle ki:
Birincisi Müellifin, yalnız Kur'ân‑ı Hakîm’i kendine üstad edinmiş olması…
İkincisi Kur'ân‑ı Hakîm, hakîki ilimleri hâvî bir kitab-ı mukaddestir. Ve bütün asırlarda, insanların umum tabakalarına hitâb eden, ezelî bir hutbedir. Bunun için, Kur'ân’ı tefsir ederken, hakikatin sâfî olarak ifâde edilmesi ve böylece hakîki bir tefsir olması için; müfessirin kendi hususî meslek ve meşrebinin te'siri altında kalmamış ve hevesi karışmamış olması lâzımdır. Ve hem de Kur'ân’ın mânâlarını keşf ile tezâhür eden Kur'ân hakikatlerinin tesbiti için elzemdir ki: O müfessir zât, herbir fende mütehassıs geniş bir fikre, ince bir nazara ve tam bir ihlâsa mâlik bir allâme ve hem gayet àlî bir dehâ ve nüfûzlu derin bir ictihâd ve bir kuvve-i kudsiyeye sâhib olsun…
1014
Üçüncüsü Kur'ân tefsirinin tam bir ihlâsla te'lif edilmiş olması ki: Müellifin, Cenâb‑ı Hakk’ın rızâsından başka, hiçbir maddî-manevî menfaati gaye edinmemesi ve bu ulvî hâletin müellifin hayatındaki vukûâtlarda müşâhede edilmiş olması…
Dördüncüsü Kur'ân’ın en büyük mu'cizelerinden birisi de, gençlik ve tazeliğini muhâfaza etmesidir. Ve o asırda inzâl edilmiş gibi, her asrın ihtiyacını karşılayan bir vechesi olmasıdır.
İşte, bu asırda meydâna getirilen bir tefsirde; Kur'ân‑ı Hakîm’in asrımıza bakan vechesinin keşfedilip, avâmdan en hàvâssa kadar her tabakanın istifade edebileceği bir üslûbla izâh ve isbât edilmiş olması…
Beşincisi Müfessirin, Kur'ân ve îmân hakikatlerini, cerh edilmez delil ve hüccetlerle isbât ederek tedrîs etmesi. Yani, pozitivizmi (isbâtiyecilik) bir esâs ittihàz etmiş olması…
Altıncısı Ders verdiği Kur'ânî hakikatlerin; hem aklı, hem kalbi, hem rûhu ve vicdânı tenvir ve tatmin ve nefsi musahhar etmesi ve şeytanı dahi ilzam edecek derecede kuvvetli ve gayet belîğ, nâfiz ve müessir olması…
Yedincisi Hakikatlerin derkine de mâni olan benlik, gurur, ucb ve enâniyet gibi kötü hasletlerden kurtarıp, tevâzu' ve mahviyet gibi yüksek ve güzel ahlâklara sâhib kılması…
Sekizincisi Kur'ân‑ı Kerîm’i tefsir eden bir allâmenin, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetine ittibâ' etmiş olması ve Ehl-i Sünnet ve Cemâat mezhebi üzere ilmiyle âmil olması ve a'zamî bir zühd ve takvâ ve a'zamî ihlâs ve dine hizmetinde a'zamî sebat, a'zamî sıdk ve sadâkat ve fedâkârlığa, a'zamî iktisad ve kanâate mâlik olması şarttır.
1015
Hülâsa olarak; müfessirin, Kur'ânî risaleleriyle, Risalet‑i Ahmediye’nin, (A.S.M.) a'zamî takvâ ve a'zamî ubûdiyeti ve kuvve-i kudsiyesiyle de Velâyet-i Ahmediye’nin lemeâtına mazhar olmuş Hàdim-i Kur'ân bir zât olması‥
Dokuzuncusu Müfessirin, Kur'ânî ve Şer'î mes'eleleri beyân ederken, şu veya bu tazyîk ve işkenceyi nazara almayan, herhangi bir te'sir altında kalarak fetvâ vermeyen ve ölümü istihkar edip, dünyaya meydân okuyacak bir îmân kuvvetiyle hakikati pervâsızca söyleyen İslâmî şecâat ve cesârete mâlik olan bir müfessir olması gerektir.
Hem i'dâm plânlarının tatbik edildiği ve bir tek dinî risale neşrettirilmediği dehşetli bir devirde; bilhassa imha edilmesi ve söndürülmesi hedef tutulan Kur'ânî, Şer'î esâsâtı te'lif ve neşretmiş olduğu meydânda olmakla bir mürşid‑i kâmil ve İslâm’ın, bu asırda hakîki bir rehber-i ekmeli ve Kur'ân’ın mu'teber bir müfessir-i a'zamı olmuş olması lâzımdır.
İşte bu zamanda, yukarıda mezkûr dokuz şart ve hususiyetlerin, müellif Said Nursî’de ve eserleri olan Nur Risaleleri’nde aynıyla mevcûd olduğu, hakîki ve mütebahhir ulemâ‑i İslâm’ın icmâ ve tevâtür ve ittifakıyla sâbit olmuştur. Ve hem intibâha gelmekte olan bu millet-i İslâmiye’ce, Avrupa ve Amerika’ca ma'lûm ve musaddaktır.
İşte arkadaşlar! Biz, böyle bir tefsir‑i Kur'ân arıyor ve böyle bir müfessir istiyorduk.
1016
Kıymetli kardeşlerim! Böyle dehşetli bir asırda, insanın en büyük mes'elesi: Îmânı kurtarmak veya kaybetmek da'vâsıdır. Umumî harbler beşere intibâh vermiş, dünya hayatının fânîliğini ihtar etmiştir. Ve bâkî bir âlemde, ebedî bir saâdet içinde yaşamak hissini uyandırmıştır. Elbette böyle muazzam bir da'vâyı, şaşırtıcı ve aldatıcı bir zamanda kazanabilmek için, bir da'vâ vekili bulmakta çok dikkatli olmamız lâzımdır. Bunun için, tedkîkàtımızı biraz daha genişleteceğiz. Şöyle ki:
Asrımızdan evvelki İslâmiyet’in ilm‑i kelâm dâhîleri ve dinimizin hàrika imâmları ve Kur'ân-ı Hakîm’in dâhî müfessirlerinin vücûda getirdikleri eserler, kıymet takdiri mümkün olmayacak derecede kıymetdârdır. O zâtlar, İslâmiyet’in birer güneşidirler. Fakat bu zaman, o büyük zâtların yaşadığı zaman gibi değildir.
Eski zamanda dalâlet, cehâletten geliyordu. Bunun yok edilmesi kolaydır. Bu zamanda dalâlet, – Kur'ân ve İslâmiyet’e ve Îmân’a taarruz – fen ve felsefe ve ilimden geliyor. Bunun izâlesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım, binden bir bulunuyordu; bulunanlardan, ancak binden biri, irşad ile yola gelebilirdi. Çünkü: Öyleler hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar.
Hem, bundan evvelki asırlarda, müsbet ilimlerin, yirminci asırdaki kadar terakkî etmemiş olduğu ma'lûmunuzdur. Şu hâlde, bu asırda dünyaya yayılmış olan dinsizlik ve maddiyûnluğu kökünden yıkabilmek, hak ve hakikat yolunu gösterip, beşeri Sırat‑ı Müstakîm’e kavuşturmak, îmânı kurtarabilmek için, ancak ve ancak Kur'ân-ı Hakîm’in bu asra bakan vechesini keşf edip, umumun müstefîd olabileceği bir şekilde tefsir edilmesi, elbette bu asırda kàbil olacaktır.
İşte, Bediüzzaman Said Nursî; Kur'ân‑ı Kerîm’deki bu asrın muhtaç olduğu hakikatleri keşfedip, Nur Risaleleri’nde, herkesin kàbiliyeti nisbetinde istifade edebileceği bir tarzda tefsir ve izâh etmek muvaffakıyetine mazhar olmuştur. Bunun içindir ki: “Risale-i Nur, emsâli görülmemiş bir şâheserdir” kanâatine varılmıştır.
Ve yine Risale‑i Nurdaki bu imtiyazdan dolayıdır ki; bu mübârek İslâm milletinden milyonlarca bahtiyar kimseler, tercihen ve ziyâde bir ihtiyaç duyarak, büyük bir iştiyak ve sevgiyle senelerce devam eden tazyîkatlar içerisinde Risale-i Nuru okumuşlardır.
1017
Hem Risale‑i Nur ihtiyaç zamanında te'lif edildiğinden; Türkiye ve İslâm Dünyası genişliğinde gelişmiş ve dünyayı alâkadar eden bir imtiyaza mazhar olduğunu gözlere göstermiştir.
Kıymetli kardeşlerim! Said Nursî kırk sene evvel İstanbul’da iken, “Kim ne isterse sorsun.” diye, hàrikulâde bir ilânat yapmıştır. Bunun üzerine o zamanın meşhûr âlim ve allâmeleri, Bediüzzaman’ın hücresine kafile kafile gidip, her nev'i ilimlere ve muhtelif mevzûlara dair sordukları en müşkül, en muğlak suâlleri, Bediüzzaman duraklamadan, doğru olarak cevablandırmıştır.
Böyle had ve hududu ta'yin edilmeyen, yani “Şu veya bu ilimde veya mevzûda, kim ne isterse sorsun.” diye bir kayıt konulmadan ilânat yapmak ve neticede dâima muvaffak olmak; beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihâtalı ve yüksek bir ilme sâhib böyle bir İslâm dâhîsi, şimdiye kadar zuhûr etmemiştir (Asr‑ı Saâdet müstesnâ).
Hattâ o zamanlarda, Mısır Câmiü'l‑Ezher Üniversitesi reislerinden meşhûr Şeyh Bahît Efendi, İstanbul’a bir seyahat için geldiğinde, Kürdistan’ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek, İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İslâm ulemâsı, Şeyh Bahît’ten bu genç hocanın (Bediüzzaman’ın) ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahît de, bu teklifi kabûl ederek bir münâzara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Câmii’nden çıkılıp “çayhâne”ye oturulduğunda, bunu fırsat telâkki eden Şeyh Bahît Efendi, Bediüzzaman Said Nursî’ye hitâben: مَا تَقُولُ ف۪ي حَقِّ الْاَوْرُوبَا وَالْعُثْمَانِيَّةِ Yani: “Avrupa ve Osmanlı Devleti hakkında ne diyorsunuz? Fikriniz nedir?” Şeyh Bahît Efendi Hazretlerinin bu suâlden maksadı: Bediüzzaman Said Nursî’nin, şek olmayan bir bahr‑i ummân gibi ilmini ve ateşpâre-i zekâsını tecrübe etmek değildi. Zaman-ı istikbâle ait şiddet-i ihâtasını ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak fikrinde idi.
1018
Buna karşı, Bediüzzaman’ın verdiği cevab şu oldu: اِنَّ الْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَاوَاِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِالْاَوْرُوبَائِيَّةِ فَسَتَلِدُ اَيْضًا يَوْمًا مَا
Yani: “Avrupa bir İslâm devletine, Osmanlı Devleti de bir Avrupa devletine hâmiledir. Bir gün gelip doğuracaklardır.”
Bu cevaba karşı, Şeyh Bahît Hazretleri: “Bu gençle münâzara edilmez, ben de aynı kanâatte idim. Fakat bu kadar vecîz ve belîğâne bir tarzda ifâde etmek, ancak Bediüzzaman’a hàstır.” demiştir. Nitekim, Bediüzzaman’ın dediği gibi, ihbarâtın iki kutbu da tahakkuk etmiş. Bir‑iki sene sonra Meşrûtiyet devrinde, Şeâir-i İslâmiyeye muhâlif çok âdât-ı ecnebiyeyi ahzetmek ve gittikçe Türkiye’de yerleştirmekle; ve şimdi Avrupa’da Kur'ân’a ve İslâmiyet’e karşı gösterilen hüsn-ü alâka ve bilhassa bahtiyar Alman Milleti’nde, fevc fevc İslâmiyet’i kabûl etmek gibi hâdiseler; o ihbarı tamamıyla tasdik etmişlerdir.
İşte, büyük ulemâ‑i İslâm ve meşâyih-i kirâm çok tecrübe ve imtihanlarla şöyle bir kanâate varmışlardır ki: Bediüzzaman ne söylerse hakikattir. Bediüzzaman’ın eserleri sünûhât-ı kalbiye olup, cumhûr-u ulemânın tasdik ve takdirine mazhardır.
1019
Ehl‑i ilim, ehl-i tasavvuf ve ehl-i mekteb ve fen, Bediüzzaman’ın eserlerinden sâdece istifaza ve istifade ederler. Evet, üç aylık bir tahsili bulunan ve kırk seneden beri Kur'ân-ı Kerîm’den başka bir kitapla iştigâl etmeyen, yüzotuzu Türkçe, onbeşi Arapça olan eserlerini te'lif ederken hiçbir kitaba müracaat etmediği, henüz hayatta olan kâtibleri tarafından şehâdet edilen, esâsen kütübhânesi de bulunmayan, yarım ümmî bir Zât; öyle misilsiz bir ilânatla, ulûm-u cedîde de dâhil mütenevvi' ilimlerde, yüksek âlimler ve büyük mürşidlerle, genç yaşında yaptığı münâzaraların hepsinde muvaffak olduğu meydânda bulunan, ittifaklı olan mes'eleleri tasdik ve ihtilâflı olanları tashih eden, kendisi için “Bediüzzaman’ın cevab veremeyeceği bir suâl yoktur.” diye allâmeler tarafından tasdik edilen; ve Avrupa’nın bir kısım idraksiz ve garazkâr feylesoflarının, müteşâbih âyet-i kerîme ve Hadîs-i Şerîflere yaptığı taarruzlarını; o âyet ve hadîslerin birer mu'cize olduğunu eserleriyle isbât ederek i'tirâzlarını kökünden yıkan ve böylece evhâma düşürülen bazı ehl-i ilmi de kurtarıp, İslâmiyet’e olan hücumları akîm bırakan Said Nursî gibi bir müellifin; elbette dâhî bir müfessir-i Kur'ân ve onun ilminin vehbî ve vâsi' olduğuna, eserleri olan Nur Risaleleri’nin bir hayat boyunca okunmaya lâyık hàrika bir şâheser olduğuna şübhe edilemez.
Müteyakkız kardeşlerim! Hem bizim, hem İslâm dünyasının ebedî hayatının necâtını, kurtulmasını te'min edecek ve bizi tenvir ve irşad ederek dalâletten muhâfaza edecek bir eser intihâb etmekte, bu kadar dikkatli olmamız çok lüzumludur. Çünkü; bu zamanda, türlü türlü aldatmalarla, perde arkasından İslâm gençliğini yoldan çıkarmaya çalışıyorlar.
Bir eser okunacağı veya bir söz dinleneceği zaman, evvelâ مَنْ قَالَ وَلِمَنْ قَالَ وَلِمَ قَالَ وَف۪يمَا قَالَ yani: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş? olan bir kaide‑i esâsiyeyi, nazar-ı itibara almalı. Evet, kelâmın tabakàtının ulviyeti, güzelliği ve kuvvetinin menba'ı, şu dört şeydir: Mütekellim, muhâtab, maksad ve makam. Yoksa, her ele geçen kitab okunmamalı, her söylenen söze kulak vermemelidir. Meselâ: Bir kumandanın, bir orduya verdiği arş emriyle; bir neferin, arş sözü arasında ne kadar fark vardır? Birincisi, koca bir orduyu harekete getirir. Aynı kelâm olan ikincisi, belki bir neferi bile yürütemez.
1020
İşte, bu dört esâstan dolayı ve hem Said Nursî’ye karşı kalblerinde büyük bir sevgi taşıyan yüz binlerle kimseler, sevgiyle üstadlarının en küçük hâline dahi, büyük bir ehemmiyet vererek onları öğrenip ittibâ' etmek, uymak arzusunu taşıdıklarından; buradaki bir kısım kardeşlerimiz, Üstadımızın hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi hakkında ma'lûmât verilmesini ısrar ile istediler.
Fakat, Bediüzzaman gibi bir Zât’ın hayatı ve eserleri ve seciyelerini tam ifâde edemeyeceğiz. Bu hakikat, basîretli ehl‑i ilim olan edîblerce de itiraf edilmiş olduğundan bu hizmet, bizim haddimizden çok uzaktır. Hem Bediüzzaman hakkında ma'lûmât almak isteyen kardeşlerimize, bunun ancak ve ancak Risale-i Nur Külliyatı’nı dikkat ve devamla okumak sûretiyle mümkün olduğunu arz ederiz.
Azîz kardeşlerim! Bu mübârek vatan ve milletin ve Âlem‑i İslâm’ın ebedî saâdetini ve kurtuluşunu ve dolayısıyla yeryüzünde umumî sulh ve selâmeti te'min edecek bir inâyet ve kudrete mâlik olan Risale-i Nurun şahs-ı manevîsinde, şöyle gayet sağlam kuvvetler toplanmış ve imtizaç etmiştir.
1 – Yüksek bir kuvvet ve bütün kemâlâtın üstadı olan Hakikat‑i İslâmiye…
2 – Şehâmet‑i îmâniye. Yani, tezellül etmemek, bîçârelere tahakküm ve tekebbür etmemek…
3 – Müslümanlığın insana verdiği izzet ve şeref, terakkî ve teâlînin en mühim âmili olan İzzet‑i İslâmiye…
Arkadaşlar! Şu meâlde bir Hadîs‑i Şerîf var ki: “Hakîki âlimler, zâlim hükümdarlara karşı hak ve hakikati pervâsızca söyleyen âlimlerdir.” İşte biz, ancak böyle ve müttakì bir allâmenin söz ve eserlerine i'timâd edebiliriz.
1021
Asrımızda ise, hayatındaki vâkıalar ve eserleriyle bu Hadîs‑i Şerîfe mâsadak olan Risale-i Nur meydândadır. Müellif Bediüzzaman; dinî mücâhedesi ve Kur'ân’a hizmetinde ve ubûdiyetinde, Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın Sünnet-i Seniye’sine tam ittibâ' etmiş bir mücâhiddir. Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz, dünyanın en muazzam siyâsî hâdisesi olan Bedir Muhârebesi’nde; Sahâbe-i Kirâm’a, nöbet nöbet cemâatle namaz kıldırmıştır. Yani, vâcib olmayan, hususan, muhârebe zamanında terk edilebilen, “Cemâatle namaz kılmak” gibi bir hayrı, dünyanın en büyük siyâsî vak'asına tercih etmiştir; üstün tutmuştur. Ufak bir sevâbı, harb cebhesinin o dehşetleri içinde dahi terk etmemiştir.
Bediüzzaman, gönüllü alay kumandanı olarak katıldığı Rus Harbi’nde, harb cebhesinde, avcı hattında, Kur'ân’ın bir kısmının tefsiri olan meşhûr Arabî İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri’ni te'lif etmiş. Ve bu eser-i azîm, Âlem-i İslâm’da en büyük âlimlerin takdir ve tahsinine mazhar olmuş ve tam anlamaktan âciz kaldıklarını ve öyle bir tefsir görmediklerini itiraf etmişlerdir ki, Kur'ân-ı Kerîm’in en ince nükte ve en derin mes'elelerini ve misilsiz i'câz ve hàrikulâde yüksek belâğat ve fesâhatini izhâr ve isbât etmiştir. Hattâ bir harfin nüktesini izhâr ederken, avcı ateş hattında, düşman topları zihnini ondan çevirememiş, harbin dağdağa ve dehşetleri mâni olamamıştır.
Ezân‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) yasak edildiği ve bid'aların cebren umuma yaptırıldığı zulümâtlı ve dehşetli bir devirde, Nur Talebeleri, o uydurma ezânı okumamışlar ve böyle bid'alara karşı, kendilerini kahramanca muhâfaza ederek, bid'alara girmemişlerdir.
Îmân ve İslâmiyet’in ortadan kaldırılmaya çalışıldığı ve bir âlimin gizliden gizliye dahi bir tek dini eser neşredemediği fecâat devrinde, Bediüzzaman nefyedildiği yerlerde, zâlim müstebidlerin tarassudât ve tazyîkatı içinde, gizliden gizliye yüzotuz aded îmânî eser te'lif ve neşretmiştir. Bununla beraber, geceleri pek az bir uykudan sonra, esâret altında inleyen İslâm Milletleri’nin necât ve salâhı için duâlar etmiş, Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ ederek yalvarmıştır.
1022
Evet, Hazret‑i Üstad, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in Sünnet-i Seniye’sine tam iktidâ etmiştir.
Bediüzzaman’ın bu hâli de, bütün İslâm mücâhidlerine ve umum Müslümanlar’a bir örnektir. Yani, cihad ile ubûdiyet ve takvâyı beraber yapıyor; birini yapıp, diğerini ihmal etmiyor. Cebbâr ve zâlim din düşmanlarının plânıyla hapishânelere sevk edilip, tecrid‑i mutlakta ve gayet soğuk bir odada bırakılması ve şiddetli soğukların ve hastalıkların ızdırâbları ve titremeleri ve ihtiyarlığın tâkatsizlikleri içinde bulunması dahi te'lifâta noksanlık vermemiştir.
Sıddık‑ı Ekber (Radıyallahu Anh) demiştir ki: “Cehennem’de vücûdum o kadar büyüsün ki, ehl‑i îmâna yer kalmasın.” Bediüzzaman, bu gayet ulvî seciyenin bir lem'acığına mazhar olmak için; “Birkaç adamın îmânını kurtarmak için Cehennem’e girmeye hazırım.” diye fedâkârlığın şâhikasına yükselmiş ve böyle olduğu, Kur'ân ve İslâmiyet’in fedâi ve muhlis bir hàdimi olduğu, seksen senelik hayatının şehâdetiyle sâbit olmuştur.
Kur'ân ve îmân hizmeti için Bediüzzaman’ın haysiyetini, şerefini, rûhunu, nefsini, hayatını fedâ ettiği; ma'rûz kaldığı o kadar şedîd zulüm ve işkencelere ve giriftâr edildiği çok musîbet ve belâlara karşı gösterdiği son derece sabır, tahammül ve îtidâl, birer şâhid‑i sâdık hükmündedirler.
Bediüzzaman Kur'ân, îmân, İslâmiyet hizmeti için, dünyevî rahatlıklarını fedâ etmiş, dünyevî, şahsî servetler edinmemiş, zühd ve takvâ ve riyâzet, iktisad ve kanâatle ömür geçirerek, dünya ile alâkasını kesmiştir.
Bu cümleden olarak, Müslümanlar’ın refah ve saâdeti için, bütün ömür dakikalarını sırf îmân hizmetine vakf ve hasretmek ve ihlâsa tam muvaffak olmak için, kendini dünyadan tecrid ederek mücerred kalmıştır. Evet, Bediüzzaman îmân ve İslâmiyet hizmeti için, herşeyden bu derece fedâkârlık yapan, fakat, bütün bunlarla beraber; ubûdiyet, zühd ve takvâda da bir istisna teşkil eden tarihî bir İslâm fedâisi ve Kur'ân‑ı Hakîm’in muhlis bir hàdimi pâyesine yükselmiştir.
1023
Bediüzzaman’ın, Risale‑i Nur da'vâsında öyle bir itmi'nânı, öyle bir sıdk ve sadâkati, öyle bir sebat ve metâneti, öyle bir ihlâsı vardır ki: Din düşmanlarının o kadar şiddetli zulüm ve istibdâdları, o kadar hücum ve tazyîkatları ve bunlarla beraber maddî yokluklar içinde bulunması, da'vâsından vazgeçirememiş ve küçük bir tereddüd dahi îka' edememiştir.
Said Nursî, Eski Said tâbir ettiği gençliğinde felsefede çok ileri gitmiştir. Garbın Sokrat’ı, Eflâtun’u, Aristo’su gibi hakikatli feylesofları ve şark’ın İbn‑i Sînâ, İbn-i Rüşd, Fârâbî gibi dâhî hükemâlarından felsefe ve hikmette Kur'ân-ı Hakîm’in feyziyle çok ileri geçmiş ve Kur'ân’dan başka halâskâr ve hakîki rehber olmadığını da'vâ etmiş ve Risale-i Nur eserlerinde isbât etmiştir. Bu hakikatlerde şübhesi olan olursa, Üstad âhirete teşrîf etmeden bizzat şübhesini izâle edebilir…
Said Nursî, Kur'ân ve îmâna hizmet mesleğini ihtiyar edip, hiçbir maddî ve manevî menfaat, salâhat ve velîlik gibi manevî makamları maksad ve gaye etmeden, sırf Cenâb‑ı Hakk’ın rızâsı için hizmet yapmıştır. Basîretli ehl-i ilim tarafından bütün Müslümanlarca “Zuhûru beklenen siyâsî ve dinî bir halâskârdır.” gibi şahsına verilen yüksek mertebeyi, Bediüzzaman hiddetle reddetmiş, kendisinin ancak Kur'ân’ın bir hizmetkârı ve Risale-i Nur Talebeleri’nin bir ders arkadaşı olduğuna inanmış ve beyân etmiştir.
Millî Müdafaa Vekâleti’nde yirmibeş sene hizmet görmüş muhterem, âlim bir zâtın, şimdi aramızda bulunan bir kısım arkadaşlarımızla, evvelki gün ziyaretine gittiğimiz vakit, Bediüzzaman Hazretleri hakkında demişti ki: “Bediüzzaman’ın nasıl bir Zât olduğunu anlayabilmek için, Risale‑i Nur Külliyatı’nı dikkatle, sebatla okumak kâfîdir. Size bir misâl olarak, yalnız dünyevî iktidarı bakımından derim ki: Bediüzzaman, Risale-i Nurun şahs-ı manevîsiyle yalnız bir devleti değil, dünya yüzündeki milletlerin idaresi ona verilse, onları selâmet ve saâdet içinde idare edecek bir iktidar ve inâyete mâliktir.” Evet, Bediüzzaman nâdire‑i hilkattir. Fakat, yirmibeş senedir hem kendini, hem talebelerini siyasetten men'etmiştir, dünyevî işlerle meşgul değildir.
1024
Bediüzzaman’ın Risale‑i Nuru te'lif ettiği zamanlarda ve Hizmet-i Kur'âniye’de istihdam edildiği ânlarda; zekâsı, fetâneti, aklı, mantıkı, zihni, hayâli, hâfızası, teemmülü, ferâseti, seziş ve kavrayışı, sür'at-i intikali ve rûhî, kalbî, vicdânî hâsseleri, duyguları ve manevî letâifinin emsâlsiz bir tarzda olması, istihdam edildiğine âşikâr bir delildir ki; kendi ihtiyarıyla, keyfiyle değil, inâyet-i İlâhiye ile Kur'ân’a hizmetkârlık etmiş bir derecede olduğu, basîretli ehl-i ilim ve ehl-i kalpçe musaddak ve müstahsendir.
Mısır’da fâzıl ulemâdan, merhum Abdülazîz Çâviş, Bediüzzaman’ın “Fatînü'l‑Asr” olduğu ve müdhiş bir fart‑ı zekâya mâlik bulunduğu mevzûunda, Mısır matbuâtında makale neşretmiştir.
Büyük ve salâbetli bir âlim olan Şeyhülislâm merhum Mustafa Sabri Efendi, Mısır’da Risale‑i Nura sâhib çıkmış ve Câmiü'l-Ezher Üniversitesi’nde en yüksek bir mevkiye koymuştur.
Risale‑i Nur, İslâmiyet’in gayet keskin ve elmas bir kılıncıdır. Bu hakikatlere bir delil ise; Bediüzzaman’ın zâlim hükümdarlara ve kumandanlara, ölümü istihkar ederek, hakikati pervâsızca tebliğ etmesi ve dünyayı saran dinsizlik kuvvetine mukâbil Hakàik-ı Kur'âniye ve îmâniyeyi, kendini fedâ ederek, istibdâdın en koyu devrinde neşretmesi ve bu kudsî hakikate, cansipârâne hizmet etmesidir.
Bir müddeiumumî, iddianâmesinde: “Bediüzzaman, ihtiyarladıkça artan enerjisiyle dinî fa'âliyete devam etmektedir.” Denizli Mahkemesi, ehl‑i vukûf raporunda: “Evet, Said Nursî’de bir enerji vardır; fakat bu enerjisini, tarîkat veya bir cem'iyet kurmakta sarfetmemiş, Kur'ân hakikatlerini beyân ve dine hizmete sarfettiği kanâatine varılmıştır.” denilmektedir.
1025
Din aleyhindeki eski hükûmetlerin vekillerinden birisi: (Antidemokratik kanunların Millet Meclisi’nde müzâkeresi esnâsında) “Bediüzzaman Said‑i Nursî’nin dinî fa'âliyetine, yirmibeş seneden beri mâni olamıyoruz.” demiştir.
Biz de deriz ki: Evet, Said Nursî Hazretleri; emsâli görülmemiş dinamik ve enerjik bir Zât’tır. Bediüzzaman’ın hàrika bir insan olduğunu, din düşmanları olan muârızları dahi kalben tasdik ve takdir etmektedirler.
Said Nursî, bazen bir talebesine Risale‑i Nur’dan okuyuvermek ni'metini lütfettiği zaman der ki: “Bu benim dersimdir. Ben kendim için okuyorum. Bu risaleyi, şimdiye kadar belki yüz defa okumuşum. Fakat, şimdi yeni görüyorum gibi tekrar okumağa ihtiyaç ve iştiyakım var.”
Hem yine der ki: “Ben başkaları için kitab yazmamışım. Kendim için yazmışım. Kur'ân’dan bulduğum bu devâlarımı arzu edenler okuyabilir.” Evet, Bediüzzaman i'tikàd ediyor ve diyor ki: “Ben, derse, terbiyeye ve nefsimi ıslaha muhtacım…” Bediüzzaman gibi bir Zât böyle derse, bizim bu eserlere ne kadar muhtaç olduğumuz artık kıyâs edilsin.
Bediüzzaman Said Nursî, bütün hayatında, şân ve şöhretten, hürmetten kaçmış ve insanlardan istiğnâ etmiştir. Arabî bir eserinde, şöhret hakkında diyor ki: “Şöhret, ayn‑ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. İnsanı, insanlara abd ve köle yapar. Yani, nâm ve şöhret isteyen adam; halklara kendini beğendirmek, sevdirmek için, insanlara riyâkârlık, dalkavukluk yapar. Tasannu'kâr tavırlar takınır. O belâ ve musîbete düşersen, اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ de.”
Üstad, şöhretten fiilen ve hâlen bu kadar kaçmasına rağmen, her ne hikmetse, insanlar âdeta bir sevk‑i İlâhî varmış gibi istimdâdkârâne ona koşmuşlardır ve ona akın etmektedirler. Ve onun mahz-ı hak olan bu kudsî seciyesi, Risale-i Nur gibi, cihan-şümûl bir esere hàdim olmuştur…
Bediüzzaman, küçük yaşından beri, halkların mukâbilsiz hediyelerinden istiğnâ etmiştir. Hediye kabûl etmemeyi meslek edinmiştir. Zindândan zindâna, memleketten memlekete sürgün edildiği zamanlarda, ihtiyarlığın tahmil ettiği zarûretler içinde dahi, bu seksen senelik istiğnâ düsturunu bozmamıştır. En hàs bir talebesi, bir lokma bir şey hediye etse, mukâbilini verir; vermese dokunur.
1026
Neden hediye kabûl etmediğinin sebeblerinden birisi olarak der ki: “Bu zaman, eski zaman gibi değildir. Eski zamanda îmânı kurtaran on el varsa, şimdi bire inmiş. Îmânsızlığa sevk eden sebebler eskiden on ise, şimdi yüze çıkmış. İşte, böyle bir zamanda îmâna hizmet için, dünyaya el atmadım, dünyayı terk ettim. Hizmet‑i îmâniyemi hiçbir şeye âlet etmeyeceğim.” der. Hazret‑i Üstad, kendi şahsı için birisi zahmet çekse, bir hizmetini görse; mukâbilinde bir ücret, bir teberrük verir. Aksi hâlde, rûhuna ağır gelir, hoşuna gitmez.
Bediüzzaman Said Nursî; Kur'ân, Îmân ve Din’e yaptığı hizmetinde, senelerden beri, mütemâdi bir tarassud ve tecessüs, takibat ve tedkîkàt altında bulundurulmuştur. Yalnız ve yalnız rızâ‑yı İlâhî için, yalnız ve yalnız hakikat için İslâmiyet’e hizmet ettiği ve Hizmet-i Kur'âniyesini hiçbir şeye âlet etmediği müteaddid mahkemelerde de sâbit olmuştur.
Eğer bu mezkûr hakikatlere ve eserlerindeki hak ve hakikati gören hak‑perestlerin, Bediüzzaman ve eserlerinde gördükleri ve neşrettikleri àlî meziyet ve yüksek hakikate mugâyir en küçük bir şey olsa idi; en büyük ilâvelerle, şa'şaalarla ve yaygaralarla, bu yirmibeş sene içinde, din düşmanları tarafından dünyaya ilân edilecek idi.
Nitekim, bütün bütün iftira ve ittihamlarla, cebbâr, müstebid din düşmanlarının tahrîkâtıyla mahkemelere sevkedildiği zaman, gazetelerin birinci sahifelerinde, bire yüz ilâvelerle teşhîr ettirilmesi; tahkîkat ve muhâkeme neticesinde hiçbir suç olmadığı tahakkuk ederek, berâet ettiği vakit sükût edilmesi; bu hakikatin âşikâr çok delillerinden bir tanesidir.
Bediüzzaman, din kardeşlerine ziyâde şefkatlidir. Onların elemleriyle elem çektiği, İslâm dünyasında hürriyet ve istiklâl için can veren, fedâi İslâm mücâhidlerinin acılarıyla muzdarib olduğu, Kur'ân ve İslâmiyet’e yapılan darbeler ânında çok ızdırâblar çektiği, böyle acı acıların te'sirâtıyla, zâten pek az yediği bir parça çorbasını da yiyemediği çok defa görülmüş ve görülmektedir.
Ekser günleri hastalıklar ve sıkıntılarla geçmektedir. Bir Nur Talebesi’nin yazdığı gibi, “Ey Millet‑i İslâm’ın ebedî refah ve saâdeti için, dünyada rahatlık görmeyen müşfik Üstadım!‥ Senin devam eden hastalıkların cismânî değildir. Dinimize icra edilen istibdâd ve zulüm sona ermedikçe, Âlem-i İslâm kurtulmadıkça senin ızdırâbın dinmeyecektir.” Evet biz de bu kanâatteyiz.
1027
Fakat o elîm acılar, Bediüzzaman’ı asla ye'se düşürmemiş, bil'akis öyle küllî ve umumî bir dinî cihada ve duâ ve ubûdiyete sevk etmiştir ki; “Kurtuluşun çare‑i yegânesi, Kur'ân’a sarılmaktır.” demiş ve sarılmış. Kur'ân’da bulduğu devâ ve dermanları kaleme alarak, bu zamanda bir halâskâr‑ı İslâm ve nev'-i beşerin saâdetine medâr olan Risale-i Nur eserlerini meydâna getirmiştir.
Hunhar din düşmanlarının, dünyevî satvet ve şevketleri, Bediüzzaman’ı kat'iyyen atâlete düşürtememiştir. “Vazifem Kur'ân’a hizmettir. Gâlib etmek, mağlûb etmek Cenâb‑ı Hakk’a aittir.” diye îmân ederek, bir ân bile fa'âliyetten geri kalmamıştır. Evet Hazret‑i Üstad, öyle bir himmet-i azîmeye mâliktir ki; ona icra edilen müdhiş mezâlim, bu himmetin mukâbilinde te'sirsiz kalmağa mahkûm olmuştur.
Bediüzzaman, arz ve semâvâttaki mevcûdâtı, hayret ve istihsânla temâşâ eder. Kırlarda ve dağlarda hususan bahar mevsiminde çok gezinti yapar. O seyrangâhlarda zihnen meşguliyet ve dakîk bir tefekkür ve dâimî bir huzur hâlindedir. Ağaç ve nebâtât ve çiçekleri, مَا شَاءَ اللّٰهُ بَارَكَ اللّٰهُفَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ “Ne güzel yaratılmışlar.” diyerek, ibret nazarıyla onları seyreder; kâinât kitabını okur. Her a'zâ ve hâsseleri gibi, gözünü de dâima Cenâb‑ı Hak hesabına ve izni dâiresinde çalıştırır. Gözü, şu kitab-ı kebîr-i kâinâtın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu'cizât-ı san'at-ı Rabbâniye’nin bir seyircisidir. Ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin bir mübârek arısı derecesindedir.
Üstad, hususî hayatında mütevâzi, vazife başında vakûrdur. Tevâzu' ve mahviyette nümûne‑i misâl olacak bir mertebededir. Bu mevzûda der ki: “Bir nefer nöbette iken, başkumandan da gelse, silâhını bırakmayacak. Ben Kur'ân’ın bir hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife başında iken karşıma kim çıkarsa çıksın, ‘Hak budur’ derim, başımı eğmem.”
1028
Hülâsa olarak arz ederiz ki: Bediüzzaman, ihlâs‑ı tâmmeye mâlik, hàrikulâde, hakîki bir Müfessir-i Kur'ân’dır. Hem ihlâs-ı etemme vâsıl olmuş, kahraman ve yektâ bir Hàdim-i Kur'ân’dır. Risale-i Nurun müellifi olmak itibariyle; hem bir mütekellim-i a'zamdır, hem ilimde gayet derecede mütebahhir ve râsih, muhakkìk ve müdakkik bir allâmedir, hem ilm-i mantığın yüksek, nazîrsiz bir üstadıdır. Ta'likàt nâmındaki te'lifâtı, mantıkta bir şâheserdir. Hem mümtâz ve hak-perest ve hakikat-bîn bir dâhîdir, hem Kur'ân’la barışık müstakîm felsefenin hakikat-perver bir feylesofudur, hem nazîrsiz bir sosyolog (ictimâiyatçı) ve bir psikolog (rûhiyâtçı) ve bir pedagogdur (terbiyeci), hem dâima hakikat terennüm etmiş ve eden, yüksek ve emsâlsiz ve dâhî bir müellif ve edîbdir.
Said Nursî, senelerden beri şiddetli bir istibdâd ve takyidat altında bulundurulup tanıttırılmadığı ve hem de kendisi, şahsî kemâlâtını setrettiği, gizlediği için; mezkûr sıfatların herbirisine muttali' olamayan bulunabilir. Hem bunlar ve hem Risale‑i Nurun hususiyetleri hakkındaki beyânâtımız, hakikat-perver ve fazilet-perver ve bu zamanda bir kısım ulemâ-i hakîkinin ve ehlullâhın ittifak ve icmâ kuvvetindeki hükümleridir. Hem de bizim kat'î kanâatlerimizdir.
Bediüzzaman’ın, öyle bir ilim ve sıfatlara mâlik olduğuna en mu'teber ve en birinci ve en hakîki delilimiz; Bediüzzaman Said Nursî’dir. Kimin şübhesi varsa, Risale‑i Nuru okusun. Evet, biz zikrettiğimiz ve edeceğimiz bu hakàik-ı uzmâyı, bütün İslâm Dünyası’na ve umum beşeriyet âlemine ifşa ve ilân ediyoruz. Evet, bin seneden beri Âlem-i İslâmiyet ve insaniyet, Risale-i Nur gibi bir esere intizar ediyordu.
1029
Bediüzzaman Said Nursî, çok ilimlerde müstesnâ birer eser yazabilirdi. Fakat O, “Zaman, îmânı kurtarmak zamanıdır.” demiş ve bütün himmet ve mesâîsini ve hayatını, ulûm‑u îmâniyenin te'lif ve neşrine hasretmiştir.
Evet, Hazret‑i Üstad ulûm-u îmâniyeyi neşretmekle, Âlem-i İslâm ve âlem-i insaniyeti hayatdâr ve ziyâdâr eylemiştir. Cenâb-ı Hak, o büyük Üstaddan ebediyen râzı olsun, uzun ömürler versin. Âmîn, âmîn, âmîn…
Risale‑i Nur, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bu asırda bir mu'cize-i maneviyesi olan yüksek ve parlak bir tefsiridir. Evet, Risale-i Nur kalblerin fâtihi ve mahbûbu, rûhların sultanı, akılların muallimi, nefislerin mürebbî ve müzekkîsidir. Risale-i Nurun bir hususiyeti de, Mektûbat’ın birinci cildinin yüzyirmidokuzuncu sahifesindeki şu bahistir: “Bazı Söz’lerde, ulemâ-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur'ân’dan alınan minhâc-ı hakîkinin farkları hakkında şöyle bir temsîl söylemişiz ki, meselâ: Bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısmı da her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir; tıkanır, kesilir. Fakat, her yerde kuyular kazıp su çıkarmaya ehil olanlar; zahmetsiz, herbir yerde suyu buldukları gibi…
Aynen öyle de: Ulemâ‑i ilm-i kelâm, esbâbı nihâyet-i âlemde teselsül ve devrin muhâliyeti ile kesip, sonra Vâcibü'l-Vücûd’un vücûdunu onunla isbât ediyorlar; uzun bir yolda gidiliyor. Amma, Kur'ân-ı Hakîm’in minhâc-ı hakîkisi ise; her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer Asâ-yı Mûsa gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ düsturunu herşeye okutturuyor.
1030
Hem îmân, yalnız ilim ile değil‥ îmânda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki: Bir yemek mideye girse; o yemek muhtelif a'sâba, muhtelif bir sûrette inkısam edip tevzî' olunuyor. İlim ile gelen mesâil‑i îmâniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre rûh, kalb, sır, nefis ve hâkezâ letâif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır.” İşte Risale-i Nur her yerde suyu buluyor, çıkartıyor. Evvelce gidilen uzun yolu kısaltıyor ve müstakîm ve selâmetli yapıyor.
Eski hükemâ, ahkâm‑ı Şer'iye’den ve akàid-i îmâniyeden bazıları için: “Bu nakildir, îmân ederiz, akıl buna yetişmez.” demişler. Hâlbuki, bu asırda akıl hükmediyor. Bediüzzaman Said Nursî ise; “Bütün ahkâm‑ı şer'iye ve hakàik-ı îmâniye aklîdir. Aklî olduğunu isbâta hazırım.” demiş ve Risale‑i Nurda isbât etmiştir.
Risale‑i Nurda, müstesnâ bir edebiyât ve belâğat ve îcâz; nazîrsiz, câzib ve orijinal bir üslûb vardır. Evet, Bediüzzaman; zâtına mahsûs bir üslûba mâliktir. O’nun üslûbu, başka üslûblarla muvâzene ve mukayese edilemez. Eserlerin bazı yerlerinde, edebiyât kaidesine veya başka üslûblara nazaran pek münâsib düşmemiş gibi zannedilen bir noktaya rastlanırsa, orada gayet ince bir nükte, bir îmâ veya ince bir mânâ veya hikmet vardır. Ve o beyân tarzı, oraya tam muvâfıktır. Fakat, o ince inceliği, âlimler de birden pek anlamadıklarını itiraf etmişlerdir. Bunun için, Bediüzzaman’ın eserlerindeki hususiyet ve incelikleri Risale-i Nur’la fazla iştigâl etmemiş olanlar, birden intikal edemezler.
Büyük şâirimiz, edebiyâtımızın medâr‑ı iftiharı merhum Mehmed Âkif, bir üdebâ meclisinde: “Viktor Hügo’lar, Şekspir’ler, Dekart’lar; edebiyâtta ve felsefede, Bediüzzaman’ın bir talebesi olabilirler.” demiştir.
Edîb ve şâirler, zevâl ve firâktan ağlamışlar, ölümden vâveylâ etmişlerdir. Güz mevsimini hüzünle tasvir etmişlerdir. Hattâ, dünyaca meşhûr Arab edîbleri “Eğer firâk olmasa idi, ölüm rûhlarımızı almak için yol bulup gelemezdi.” mânâsında لَوْ لَا مُفَارَقَةُ الْاَحْبَابِ مَا وَجَدَتْ لَهَا الْمُنَايَا اِلٰى اَرْوَاحِنَا سُبُلًا demişlerdir.
1031
Bediüzzaman ise, “Kâinâttaki zevâl, firâk ve adem zâhirîdir. Hakikatte firâk yok, visâl var. Zevâl ve adem yok, teceddüd var. Ve kâinâtta herşey, bir nev'i bekàya mazhardır. Ölüm, bu âlem‑i fânîden âlem-i bâkîye gitmektir. Ölüm, ehl-i hidayet ve ehl-i Kur'ân için, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbablarına kavuşmağa vesiledir. Hem hakîki vatanlarına girmeye vâsıtadır. Hem zindân-ı dünyadan, bostan-ı cinâna bir dâvettir. Hem Rahmân-ı Rahîm’in fazlından, kendi hizmetine mukâbil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem ubûdiyet ve imtihanın ta'lim ve ta'limâtından bir paydostur. Azrâil Aleyhisselâm bugün gelse, ‘Hoş geldin, safâ geldin.’ diye gülerek karşılayacağım.” diyor.
Bediüzzaman, beşeri, Risale‑i Nurla sefâhet ve dalâletten kurtarırken, korku ve dehşet vermek tarzını takib etmiyor. Gayr-ı meşrû bir lezzetin içinde, yüz elemi gösterip, hissi mağlûb ediyor. Kalb ve rûhu, hissiyata mağlûb olmaktan muhâfaza ediyor. Risale-i Nurda muvâzenelerle küfür ve dalâlette, bir zakkum-u Cehennem tohumu olduğunu ve dünyada dahi Cehennem azâbları çektirdiğini ve îmân ve İslâmiyet ve ibâdette, bir Cennet çekirdeği ve lezîz lezzetler ve zevkler ve Cennet meyveleri bulunduğunu, dünyada dahi bir nev'i mükâfâta nâil eylediğini isbât ediyor.
Risale‑i Nur; nifâk ve şikàkı, tefrikayı, fitne ve fesâdı kaldırıp; kardeşliği, uhuvvet-i diniyeyi, tesânüd ve teâvünü yerleştirir. Risale-i Nur mesleğinin bir esâsı da budur. Risale-i Nur, gurur ve kibir ve hodfürûşluk ve zillet gibi, ahlâk-ı seyyieden kurtararak, tevâzu' ve mahviyet ve izzet ve vakar gibi güzel ahlâklara sâhib kılar.
Risale‑i Nur, insan olan bir insana, acz ve fakrını derkettirir. Bediüzzaman der ki: “İnsan, acz ve fakrını anlamakla, tam Müslüman ve abd olur.”
1032
Bu dinsizleri mağlûb etmek için, yeni tahsili de yapalım diyenler veya yapanlar, Nur Risaleleri’ni devam ve sebatla mütâlaa ederek, bu hedeflerine vâsıl olurlar ve çare‑i yegâne de budur. Hem böylelikle, mekteb ma'lûmâtları da maârif-i İlâhiye’ye inkılâb eder.
Ey, bin seneden beri İslâmiyet’in bayraktarlığını yapan bir milletin torunları olan cengâver rûhlu kardeşlerim!‥ Bu zamanın ve gelecek asırların Müslümanlar’ı ve bizler, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın tefsiri olan öyle bir rehbere muhtacız ki: Tahkîkî îmân dersleriyle, îmân mertebelerinde terakkî ve teâlî ettirsin. Hem korkak değil, bil'akis Risale-i Nur Talebeleri gibi cesur ve kahraman ve fa'âl ve amel-i sâlih sâhibi, mütedeyyin, müttakì ve bununla beraber, şahsî rahatlık ve menfaatlerini îmân ve İslâmiyet’in kurtuluşu uğrunda fedâ eden, fedâi ve mücâhid Müslümanlar yetiştirsin, neme lâzımcılıktan kurtarsın. Hem, taarruz ve işkenceler ve ölüm ihtimalleri karşısında, tahkîkî îmân kuvvetinden gelen bir cesâretle, Kur'ân ve İslâmiyet cebhesinden asla çekilmeyen, “Ölürsem şehîdim, kalırsam Kur'ân’ın hizmetkârıyım.” diyen ve yılgınlık hâline düşmeyen sâdık ve ihlâslı, yalnız Allah rızâsı için hizmet eden, Nur Talebeleri gibi İslâmiyet hàdimleri yetiştirsin, böyle muazzez Müslümanlar meydâna getirsin.
Evet, bu asra öyle bir Kur'ân tefsiri lâzım ve elzemdir ki: Risale‑i Nur gibi, akıl, fikir ve mantıkı çalıştırsın, rûh ve kalb ve vicdânı tenvir etsin. Müslümanlar’ı, beşeri uyandırsın; intibâh versin; gafletten kurtarsın. Sırat-ı Müstakîm olan Kur'ân yolunu göstersin. Sünnet-i Seniye’ye ve İslâmiyet’in şeâirine muhâlif olarak yaptırılan ve yapılan şeyleri fark ettirip, Sünnet-i Peygamberî’ye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ittibâ'ı ders versin ve ihyâ etmek cehdini uyandırsın.
İşte Risale‑i Nurun böyle hâsiyetleri hâvî bir Kur'ân tefsiri olduğu, otuz seneden beri meydândadır ve ehl-i hakikatin tasdikiyle sâbittir. Hem, amansız din düşmanlarının plânlarıyla mahkemelere sürüklenen Risale-i Nur Talebeleri’nin müdafaaları; ve bu talebelerin İslâmiyet’e hizmetleri esnâsında gizli İslâmiyet düşmanı, insafsız, cebbâr zâlimlerin entrikalarıyla ma'rûz kaldıkları işkencelerden yılmamak, şahıslarını düşünmeden, yani; şahsî refahlarını İslâm’ın refah ve saâdeti için fedâ ederek, sıddıkıyetle sebat etmeleri ve eşedd-i zulme mukâvemet etmeleri, âşikâr bir delil teşkil etmektedir.
1033
Evet, hem yirmibeş seneden beri Risale‑i Nurla îmân hizmetine, bütün varlığını vakfeden ve şimdiye kadar gaddâr din düşmanlarının çok defalar tecâvüz ve taarruzuna ve taharriyâta ma'rûz kaldığı hâlde, yirmibeş senedir inziva içinde, Risale-i Nurun nâşirliğini yapan Nur Kahramanları ağabeylerimiz, bizlere birer nümûne-i imtisal olan, îmân ve İslâmiyet fedâileridir.
İşte biz Müslümanlar, böyle bir tefsir‑i Kur'ân arıyor, böyle bir hâdîyi bekliyorduk. O ihlâslı Nur Talebeleri ki, “Cenâb‑ı Hak, Hafîz’dir. Ben O’nun inâyeti ve himâyeti altındayım. Başıma ne gelse hayırdır.” diye îmân etmekle beraber amel ederler. Îmân hizmetini yaparlar. Din düşmanlarına yakalanmamak ve canlarından kıymetli olduğuna inandıkları Nur Risaleleri’ni, onlara kaptırmamak için de ihtiyat ederler. Şahıslarına gelecek zararları nazar‑ı itibara almadan hizmetlerine devam ederler. Hapse, zindâna atılıp, işkence yapıldığı zamanda, onlar yine, üstadları Bediüzzaman ile alâkadardırlar. Eğer gizlice bir imkân bulurlarsa, onlar yine Risale-i Nur ile meşguldürler. Hattâ: “Belki hapse atılırım, Nur Risaleleri’mi vermezler, çalışmaktan mahrum kalırım.” diye bazı Nur’ları ezberleyen talebeler de olmuştur.
Muhlis bir Nur Talebesi, hapishâneden çıkarıldığı vakit; güyâ o kırbaçlı, falakalı, türlü türlü işkenceli hapishâne, ona bir kuvvet, bir enerji kaynağı olmuş, sadâkat ve teyakkuzla Nur hizmetinde koşturmak için bir kırbaç te'siri yapmış gibi, Üstad’ına daha ziyâde yakınlaşır ve eskisinden daha fazla Nur’lara çalışır, neşriyat yapar.
Afyon hâdisesinde, Bediüzzaman hapiste iken, muallim bir Nur Talebesi, savcılıkta Risale‑i Nur ve Üstadı hakkında kahramanca cevablar verdiği için, savcı kızmış, “Şimdi seni hapse atarım.” diye tehdid etmiş. O İslâm fedâisi muallim de cevaben: “Ben hazırım, derhâl hapse gönderin.” demiştir.
Yine Afyon Mahkemesi’nde, bir Nur Talebesi hakkında tevkîf kararı veriliyor, fakat, adliye bulamaz. O talebe bundan haberdar olur. Diğer Nur Kardeşleri gibi; “Üstadım ve kardeşlerim hapiste iken, nasıl hariçte kalabilirim.” diyerek savcılığa teslîm olup, hapse girer.
1034
Aynı, bu hapishânede, bir Nur Talebesi’ni sehven tahliye ederler‥ O da “Üstadım ve kardeşlerim henüz hapistedirler. Hem istinsahını tamamlayacağım yeni te'lif edilen Nur Risaleleri var.” diye düşünerek, hapishâne müdürüne, “Benim, kırk gün sonra tahliye edilmem lâzım. Ceza müddetim daha bitmedi.” der. Hesab ederler ki; hakikaten böyledir, tekrar hapse koyarlar…
Hamiyet‑i diniye meziyetine lâyık anlayışlı kardeşlerim!
Said Nursî, kendi hakkında verilen böyle bir ma'lûmâtı görürse, diyeceklerdir ki: “Ne için böyle yapıyorlar? Şahsımın ehemmiyeti yok. Kıymet, Kur'ân’dan tereşşuh eden ve Kur'ân‑ı Hakîm’in malı olan Risale-i Nurdadır. Ben bir hiçim.”
Üstad’ın şahsının mazhar ve âyine olduğu, Kur'ânî hakikatler ve nurlar itibariyle ve neşrettiği îmân ve İslâmiyet dersleriyle, ihlâs‑ı tâmme ile, umumî ve küllî bir tarzda Kur'ân’a ve dine hizmet etmesiyle, onun hakkındaki takdir ve tahsinler, mânâ-yı harfî ile şahsına ait kalmıyor. Kur'ân ve İslâmiyet’e râci'dir. Allah nâm ve hesabınadır. Din düşmanları tarafından, ona yapılan düşmanlık ve taarruzlar da, Bediüzzaman’ın hàdimliğini yaptığı Kur'ân ve İslâmiyet’in ortadan kaldırılması maksad-ı mahsûsuna mâtuftur.
Zîra hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyeyi câmi', o cihan-şümûl Risale-i Nur eserleri ona ihsân edilmiştir.
İşte, bu bedîhî hakikati bilen, maskeli, gizli ve münâfık îmân ve İslâmiyet muârızları ve düşmanları, yarım asra yakındır, Bediüzzaman’ın çürütemedikleri şahsını, yalan ve yaygaralarla hâlâ çürütmeye çabalıyorlar. Maksadları; Risale‑i Nur, rağbet ve revâc görüp intişar etmesin, îmân ve İslâmiyet inkişaf etmesin. Hâlbuki, Said Nursî’ye iliştikçe Risale-i Nur parlıyor. Neşriyat dâiresi genişliyor. Birer nümûne olan yirmibeş sene içindeki hâdiseler meydândadır.
İslâmiyet düşmanları, bir taraftan tamamıyla yalan propagandalarına ve taarruzlarına devam ederken, diğer taraftan da Nur Talebeleri’nin Üstadları ve Risale‑i Nur hakkında isti'dâdları nisbetinde, istifade ve istifâzelerinden doğan minnet ve şükrânlarını ifâde eden takdirkâr yazı ve sözlerden mürekkeb, bir nev'i müdafaalarını perdeler arkasından men' etmeye çalışıyorlar. Bunun için, sâfdil gördükleri dostların dostlarına veya dostlara samîmî görünerek “İfrata gidiyorsunuz.” gibi, bir takım şeyler söylettiriyorlar. İşte, böyle sinsî, böyle dessâs, böyle entrikalı, çeşitli iftiralarla bizi korkutmaya, yıldırmaya ve susturmaya çalışıyorlar.
1035
Evet, acaba hiç akıl kârı mıdır ki: Din düşmanları, iftira ve yalanlardan ibaret yaygaralarını yapsınlar da, bizler hakikati izhâr tarzıyla müdafaa etmekte susalım? Acaba hiç mümkün müdür ki: İslâmiyet düşmanlığıyla, Üstad Bediüzzaman hakkında zâlimâne ve cebbârâne haksızlıkları irtikâb eden o insafsız propagandacılar, yalanlarını savururken, biz, Üstad ve Risale‑i Nurun hakkâniyetini ilân ederek o acîb yalanlarını akîm bırakmaya çalışmayalım? Acaba eblehlik ve sâfderunluk olmaz mı ki: Kur'ân ve îmânın hunhar ve müstebid zâlim düşmanları; Kur'ân ve İslâmiyet’i ve dini, Risale-i Nurla küfr-ü mutlaka karşı müdafaa ve muhâfaza hizmetini yapan Bediüzzaman aleyhtarlığında, mütemâdiyen uydurmalarla seslerini yükseltsinler de, biz hak ve hakikati beyân ve ilân etmekte sükût edelim, susalım veya “Biraz susun!” gibi bir şeyle, paravanalar, perdeler arkasında icra-yı fa'âliyet yapan o gizli dinsizlere bir nev'i yardım etmiş veya desteklemiş olalım?
Asla ve kellâ, kat'a ve asla susmayacağız!‥ Ve hem susturamayacaklardır. Durmayacağız!‥ Ve hem durduramayacaklardır. Bu can, bu kafesten çıkıncaya kadar; bu rûh, bu cesedden ayrılıncaya kadar; bu nefes, bu bedenden gidinceye kadar; Risale‑i Nuru okuyacağız, neşredeceğiz. Risale-i Nurun mahz-ı hakikat ve ayn-ı hak olduğunu ve Bediüzzaman Said Nursî’nin, yapılan ithamlardan tamamıyla münezzeh ve müberrâ olduğunu, iftiracı ve tertibci, hunhar din düşmanlarına mukâbil, izhâr ve ilân edeceğiz.
Kıymetli kardeşlerim! İslâm tarihinde, altın sahifelerde mevkileri bulunan, büyük ve nazîrsiz zâtlar meydâna gelmiştir. O misilsiz zâtların tefsirleri ve eserleri, hiçbir Avrupalı feylesofun eseriyle kàbil‑i kıyâs olmayacak derecede emsâlsizdir. O büyük İslâm müellifleri ve İslâm dâhîleri, herhangi bir hükûmetin, senelerce ağır bir esâret ve koyu bir istibdâdı tahtında olmaksızın, Kur'ân ve İslâmiyet’e hakkıyla ve hàlis bir sûrette hizmet etmişlerdi. Tarihte eşine rastlanmayan bir istibdâd-ı mutlak ve eşedd-i zulüm altında ve dehşetli bir esâret içinde bırakılan ve kendini ve eserlerini imha etmeye çalışan din düşmanlarına mukâbil, bir şahs-ı manevî olan Bediüzzaman Said Nursî, Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz’in sünnetine tam ittibâ' ederek yaptığı dinî cihad-ı ekberinde, beşer tarihinde misli görülmemiş bir tarzda muvaffak ve muzaffer olmuştur…
1036
Bediüzzaman gibi, yüzotuz parça îmânî eserlerini şiddetli bir istibdâd, tazyîkat ve takyidat altında, gizliden gizliye te'lif edebilmek, hem kuvvetli bir takvâ ve ubûdiyete sâhib olmak ve hem bunlarla beraber, harb cebhesinde de fedâi olarak gönüllü askerleriyle muhârebe etmiş olmak ve harb cebhesinde, avcı hattında dahi, fırsat buldukça Kur'ân’ın en ince nüktelerini ve hàrika i'câzını beyân eden bir Kur'ân tefsiri te'lif etmiş olmak ve aynı zamanda nefis mücâdelesinde de gâlib olup, nefsini de dine hizmetkâr yapmak ve hürriyeti gasbedilerek, ücra bir köye sürgün edilip, tecrid‑i mutlak ve tarassudlar ve her türlü azâblar içinde ablukaya alınıp, Engizisyon zulümlerini çok geride bırakan hâkim bir kuvvetin tazyîkatı altında, cânî canavarların pek vahşî işkenceleri içinde, “Sırran tenevveret” sırrıyla, perde altında Risale-i Nur eserleri gibi eserler neşretmek ve böylece cihanın maddî, manevî “Fâtih”i olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniye’sinin bir hizmetkârı olarak, bugün milyonlara bâliğ olan bir câmiayı, inâyet-i İlâhî ile Kur'ân-ı Hakîm’in cadde-i kübrâsında selâmetle ilerletmek ve mü'minlerin ve beşeriyetin sâdece dünyalarını değil, ebedî saâdetlerini te'mine Risale-i Nur gibi bir eserle vesile olmak; bu mezkûr hususiyetlerin manevî şahsında toplanması, Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursî gibi, tarihte hangi bir zâta daha nasîb olmuştur acaba?‥
1037
Evet kardeşlerim! Risale‑i Nur, öyle bir ziyâ-yı hakikat, öyle bir bürhân-ı hak ve bir sirâc-ı hakikat neşrediyor ve iki cihanın saâdetini te'min edecek, Kur'ân ve îmân hakikatlerini ders veriyor ve öyle bir lütf-u İlâhî’dir ki: Yirmibeş seneden beri, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek, muallimi, feylesofu, talebesi, âlimi, mutasavvıfı gibi, herbir tabaka-i insaniye, bu Nur’un âşıkı, bu Nur’un pervânesi, bu Nur’un meclûbu, bu Nur’un muhibbi olmuşlar, bu Nur’a koşmuşlar, bu Nur’un sînesine atılmışlar, bu Nur’dan medet istemişler. Milyonlarca bahtiyar kimselerden müteşekkil muazzam bir kitle, bu Nur’la nurlanıp, bu Nur’la kurtulmuşlardır.
Evet kardeşlerim! Mahzen‑i mu'cizât ve mu'cize-i kübrâ olan Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın hakîki bir tefsiri olan Risale-i Nur, o kadar merak-âver, o kadar câzibedâr, o kadar dehşetli ve muazzam hakikatleri ders veriyor ve mesâili isbât ediyor ki; îmân ve İslâmiyet’in kıt'alar genişliğinde inkişaf ve fütûhâtına medâr oluyor ve olacaktır.
Evet Risale‑i Nur, kalblere o derece bir aşk ve muhabbet, rûhlara o kadar bir vecd ve heyecan vermiş, akıl ve mantıkları öyle bir tarzda iknâ etmiş ve öyle bir itmi'nân-ı kalb hâsıl etmiştir ki; milyonlarca Nur Talebeleri’ne, kendini defalarca okutmuş, yazdırmış ve bir ömür boyunca mütâlaa ettirmiş ve senelerden beri âdeta kendi kendini neşretmiştir.
Azîz kardeşlerim! Ecnebî parmağıyla idare edilen zındıka komiteleri, İslâmiyet’i imha için, İslâm memleketlerinde, bilhassa Türkiye’de, öyle desîselerle entrikalar çevirmişler, hâince dolaplar döndürmüşler, hunharâne ve vahşiyâne zulümler irtikâb ve şeytânî ve menfûr plânlar tatbik etmişler ve iğfalâtta bulunmuşlar; iblisâne, sinsî metodlar takib etmişler ve kardeşi kardeşe çarpıştırmışlar ve öyle aldatıcı yalan ve propagandalar ve yaygaralar yapmışlar, fitne‑fesâd ve tefrika tohumları saçmışlardır ki; bunlar İslâm’ın bünyesine derin rahneler açmış ve büyük tahribâtlar yapmıştır.
1038
Fakat, o musîbetler, Cenâb‑ı Hakk’ın imdâdı ile, tahrîk ve istihdam olunan Bediüzzaman Said Nursî gibi, ihlâs-ı tâmmı kazanmış olan bir Zât vâsıtasıyla, rahmet-i İlâhî ile meded-res ve şifâ-resân ve cihan-pesend ve cihan-şümûl bir mâhiyeti hâiz Risale-i Nur eserlerinin meydâna gelmesine sebeb olmuştur. Ve aynı zamanda, Müslümanlar’ı uyandırmış; onları halâs, kurtuluş çarelerini aramaya sevk etmiştir. Ebedî âhiret hayatlarını kurtarmak için, hakîki îmân derslerini almak ve Allah’a ilticâ ve emirlerine itâat etmek ihtiyacını şiddetle hissettirmiş ve bu husustaki gaflet ve kusurâtı; o musîbetlerin ihtar ettiğini idrak ettirmiştir. Zâten, insanların, mü'minlerin başına gelen belâ ve musîbetlerin hikmeti budur.
Evet, o ecnebîlerin, canavarlar gibi yaptıkları muâmele ve zulümler, İslâm dünyasında, hürriyet ve istiklâl ve İttihâd‑ı İslâm cereyanını da hızlandırmıştır. Nihâyet, müstakil İslâm Devletleri’nin teşkilini intac etmiştir. İnşâallâhu Teâlâ, Cemâhîr-i Müttefika-i İslâmiye de meydâna gelecek ve İslâmiyet, dünyaya hâkim ve hükümrân olacaktır. Rahmet-i İlâhî’den kuvvetle ümîd ve niyâz ediyoruz.
İşte, Risale‑i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursî, öyle bir mücâhid-i İslâm’dır ki; ve te'lifâtı Risale-i Nur, öyle uyandırıcı ve öyle halâskâr ve öyle fevkalâde ve cihangir bir eserdir ki: Din aleyhindeki bütün o komitelerin bellerini kırmış ve mezkûr, muzır ve habîs fa'âliyetlerini akamete dûçâr ve dinsizlik esâslarının temel taşlarını, paramparça etmiş ve köküyle kesmiştir ve İslâmî ve îmânî fütûhâtı, perde altında, kalbden kalbe inkişaf ettirmiş ve Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın hâkimiyet-i mutlakasına zemin ihzar etmiştir.
1039
Evet, Risale‑i Nur, o tahribâtı Kur'ân’ın elmas hakikatleriyle ve Kur'ân-ı Kerîm’deki en kısa ve en müstakîm bir tarîkle tamir ve o yaraları, Kur'ân-ı Hakîm’in eczâhâne-i kübrâsındaki edviyelerle tedâvi ediyor ve edecektir. Hem, masûm Müslümanların kanlarını sömüren ve servetleri tahaccür etmiş millet kanı olan, parazit, tufeylî ve aç gözlü canavar ve barbar emperyalistleri, müstemlekecileri ve onların içimizdeki, sâdece şahsî menfaat zebûnu, zâlim, hunhar, harîs ve müstebid uşaklarını, hâk ile yeksân edip izmihlâl ve inhidam-ı mutlakla mağlûb eden ve edecek yegâne çarenin, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bu asırda bir mu'cize-i manevîsi olan Risale-i Nur eserleri olduğunda, basîretli İslâm mücâhidleri ve âlimleri, icraat ve müşâhedâta müstenid, yakìnî bir kanâat-ı kat'iyye ile müttefiktirler.
Evet, tarih‑i beşer, Risale-i Nur gibi bir eser göstermiyor. Demek anlaşılıyor ki: Risale-i Nur, Kur'ân’ın emsâlsiz bir tefsiridir.
Evet, Bediüzzaman Said Nursî’ye, yalnız Âlem‑i İslâm değil, Hıristiyan dünyası da medyûn ve minnetdârdır ki; dinsizliğe karşı umumî cihadında mazhar olduğu muvaffakıyet ve gâlibiyetten dolayı Roma’daki Papa dahi, kendisine resmen tebrik ve teşekkürnâme yazmıştır.
Şimdi, Risale‑i Nur Külliyatı’ndan, îmân, Kur'ân ve Hazret-i Peygamber (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz hakkında olan eserlerden bazı kısımları aynen okuyacağım. Siz bu eserleri elde edip tamamını okursunuz. Okurken, belki izâh edilmesini isteyen kardeşlerimiz olacaktır. Fakat, bu hususta arzedeyim ki; Üstadımız Bediüzzaman, bir Nur Talebesi’ne Risale-i Nurdan bazen okuyuvermek lütfunu bahşederken izâh etmiyor, diyor ki: “Risale‑i Nur, îmânî mes'eleleri lüzumu derecesinde izâh etmiş. Risale-i Nurun hocası, Risale-i Nurdur. Risale-i Nur, başkalarından ders almağa ihtiyaç bırakmıyor. Herkes isti'dâdı nisbetinde kendi kendine istifade eder. Aklınız herbir mes'eleyi tam anlamasa da, rûh, kalb ve vicdânınız hissesini alır. Ne kadar istifade etseniz, büyük bir kazançtır.”
Okunan Türkçe veya Arapça bir risalenin izâhı, başka bir risalede varsa, onu getirip okuyor. Risale‑i Nurdaki gayet ince nükteleri derkeden basîretli âlimler de der ki: Bir âlimin yüksek bir ilmi olabilir‥ fakat, Risale-i Nuru cemâate okurken tafsilâta girişip eski ma'lûmâtlarıyla açıklarsa, bu izâhatı, Risale-i Nurun beyân ettiği, asrımızın fehmine uygun ve ihtiyacına tam cevab veren hakikatlerin anlaşılmasında ve te'sirâtında ve Risale-i Nurun mâhiyetinin derkine bir perde olabilir. Bunun için, bazı lûgatların mânâlarını söyleyerek aynen okumak daha müessir ve daha efdaldir.
1040
İstanbul Üniversitesi’ndeki kardeşlerimiz de böyle okuyorlar. Biz de hülâsaten deriz ki: Risale‑i Nur, gayet fasîh ve vecîzdir. Sözün kıymeti; îcâzındadır, kısalığındadır. Bir mes'ele-i îmâniye ve Kur'âniye, umuma ders verilirken, mücmel olarak tedrîsinde, daha fazla istifaza ve istifade vardır.
Ey Üstadımız Efendimiz! Umum kadir‑şinâs insanlar Risale-i Nuru ve sizi ebediyen tebcil ve tekrîm edeceklerdir. Tahkîkî îmân dersleriyle îmânımızı kurtaran cihan-bahâ ve cihan-değer bir kıymette olan Risale-i Nuru, bütün rûh u canımızla, bütün mevcûdiyetimizle seviyor ve tekrîm ediyoruz. Bu aşk ve bu muhabbet, bu ta'zîm ve bu hürmet; nesilden nesile, asırdan asıra, devirden devire intikal edecektir.
Evet, Risale‑i Nurdaki hakàik-ı Kur'âniye öyle bir kuvvettir ki: Bu kudret karşısında, küfr-ü mutlakın ve dinsizliğin temelleri târ ü mâr olacak; inhidam çukurlarına yuvarlanarak geberecektir. Bâkî kalanlar, îmân ve Kur'ân nuruyla felâh ve necât bulacaklardır.
Evet, dağları, taşları pamuk gibi dağıtacak, demir ve granitleri yağ gibi eritecek derecede olan bu kuvvet‑i Kur'âniye, dünyayı nur ve saâdete gark edecek. Bu Nur-u Kur'ân, îmânların kurtuluşunda, dünyaya hâkim ve hükümrân olacaktır…
وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ