41
İkinci Söz
﷽
اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
Îmânda ne kadar büyük bir saâdet ve ni'met ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:
Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticâret için seyahate giderler. Biri hodbîn, tâli'siz, bir tarafa; diğeri hudâbîn, bahtiyar, diğer tarafa sülûk eder, giderler.
Hodbîn adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan, bedbînlik cezası olarak nazarında pek fenâ bir memlekete düşer. Bakar ki; her yerde âciz bîçâreler, zorba müdhiş adamların ellerinden ve tahribâtlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hâli görür. Bütün memleket bir mâtemhâne‑i umumî şeklini almış. Kendisi, şu elîm ve muzlim hâleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü; herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müdhiş cenazeleri ve me'yûsâne ağlayan yetîmleri görür. Vicdânı, azâb içinde kalır.
Diğeri; hudâbîn, hudâ‑perest ve hakendîş, güzel ahlâklı idi ki; nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürûr, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş'e içinde zikirhâneler… Herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrûrâne ahz-ı asker için bir davul, bir muzîka sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemi ile müteellim olmasına bedel; şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın sürûru ile mesrûr ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticâret eline geçer, Allah’a şükreder.
42
Sonra döner, öteki adama rast gelir, hâlini anlar. Ona der: “Yâhû sen dîvâne olmuşsun. Bâtınındaki çirkinlikler, zâhirine aksetmiş olmalı ki; gülmeyi ağlamak, terhisâtı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ, şu musîbetli perde senin nazarından kalksın. Hakikati görebilesin. Zîra nihâyet derecede âdil, merhametkâr, raiyet‑perver, muktedir, intizam-perver, müşfik bir Melik’in memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyât ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği sûrette olamaz.” Sonra o bedbahtın aklı başına gelir. Nedâmet eder. “Evet, ben işretten dîvâne olmuştum. Allah senden râzı olsun ki, cehennemî bir hâletten beni kurtardın.” der.
Ey nefsim! Bil ki; evvelki adam kâfirdir. Veya fâsık, gâfildir. Şu dünya onun nazarında bir mâtemhâne‑i umumiyedir. Bütün zîhayat, firâk ve zevâl sillesiyle ağlayan yetîmlerdir. Hayvan ve insan ise, ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcûdât, rûhsuz, müdhiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evhâm, küfründen ve dalâletinden neş'et edip onu ma'nen tâzib eder.
43
Diğer adam ise mü'mindir. Cenâb‑ı Hàlık’ı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya bir zikirhâne-i Rahmân, bir ta'limgâh-ı beşer ve hayvan ve bir meydân-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyât-ı hayvaniye ve insaniye ise terhisâttır. Vazife-i hayatını bitirenler bu dâr-ı fânîden, ma'nen mesrûrâne, dağdağasız diğer bir âleme giderler. Tâ, yeni vazifedârlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdât-ı hayvaniye ve insaniye ise, ahz-ı askere, silâh altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat birer muvazzaf mesrûr asker, birer müstakîm memnun memurlardır. Bütün sadâlar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neş'esinden neş'et eden nağamâttır. Bütün mevcûdât, o mü'minin nazarında, Seyyid-i Kerîm’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer mûnis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok latîf, ulvî ve lezîz, tatlı hakikatler, îmânından tecellî eder, tezâhür eder.
Demek îmân, bir manevî Tûbâ‑i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, manevî bir Zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.
Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet’te ve îmândadır. Öyle ise, biz dâima: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى د۪ينِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْا۪يمَانِ demeliyiz…