1043

Fihrist

Âyât‑ı Kur'âniye’nin bir nev'i tefsiri olan Risale-i Nur eczâlarından “SÖZLER MECMUASI”nın mücmel bir fihristesidir.

Birinci Söz

’in çok esrâr‑ı mühimmesinden bir sırrını güzel bir temsîl ile tefsir eder. Ve “Bismillâh” ne kadar kıymetdâr bir Şeâir-i İslâmiye olduğunu gösteriyor.
Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı
’in en mühim beş‑altı sırlarını tefsir ediyor. Ve Kur'ân’ın bir hülâsası ve bir fihristesi ve miftâhı olduğunu gösterdiği gibi; arştan ferşe kadar uzanmış bir hatt‑ı kudsî-i nurânî olmakla beraber, saâdet-i ebediye kapısını açan bir anahtar ve her mübârek şeye feyz ve bereket veren bir menba'-ı envâr olduğunu beyân eder.
Bu İkinci Makam, en birinci risale olan Birinci Söz’e bakar. Âdeta Risale‑i Nur eczâları, bir dâire hükmünde olup, müntehâsı ibtidâsına hatt‑ı mübârekiyle ittihâd ediyor. Ve bu makamda altı sır yerine, otuz yazılacaktı. Şimdilik altı kaldı. Kısadır, fakat gayet büyük hakàikı tazammun ediyor. Bunu dikkatle okuyan, ne kadar kıymetdâr bir hazine‑i kudsiye olduğunu anlar.
1044

İkinci Söz

اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ meâlinde ve îmân hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını, gayet ma'kul bir temsîl ile tefsir eder.

Üçüncü Söz

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetinin meâlinde ve ubûdiyet hakkındaki âyetlerin mühim bir hakikatini, mantıkî bir temsîl ile tefsir ediyor.

Dördüncü Söz

اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا âyetinin meâlinde ve namaz hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını, gayet ma'kul ve mantıkî bir temsîl ile tefsir ediyor. Zerre mikdar insafı bulunanı teslîme mecbur ediyor.

Beşinci Söz

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَالَّذ۪ينَ هُمْ مُحْسِنُونَ âyetinin meâlinde ve takvâ ve ubûdiyet hakkındaki âyetlerin ve vazife‑i ubûdiyet ve takvânın mühim bir sırrını gayet güzel bir temsîl ile tefsir ediyor. O tefsir herkesi iknâ ediyor.
1045

Altıncı Söz

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ âyetinin meâlinde ve nefis ve malını Cenâb‑ı Hakk’a satmak hakkındaki âyetlerin gayet mühim bir sırrını tefsir etmekle beraber, nefis ve malını Cenâb-ı Hakk’a satanların beş derece kâr içinde kâr; ve satmayanların beş derece hasâret içinde hasâret kazandıklarını, gayet mukni' bir temsîl ile tefsir ediyor. Hakikate karşı mühim bir kapı açıyor.

Yedinci Söz

يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِاِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ âyetinin meâlinde ve “Îmân‑ı Billâh ve'l-yevmi'l-âhir” ve hayat-ı dünyeviye hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını gayet ma'kul bir temsîl ile tefsir etmekle beraber, ehl-i gaflet hakkında dünyanın ne kadar dehşetli; ve mevt ve ecel, ne kadar müdhiş; ve acz ve fakr, ne kadar elîm olduğunu ve ehl-i hidayet hakkında hayat-ı dünyeviyenin iç yüzü, ne kadar güzel; ve kabir ve ecel ve acz ve fakr, nasıl birer vesile-i saâdet bulunduğunu gayet kat'î bir tarz ile isbât eder. Saâdet-i Dâreyne giden yolu gösterir.

Sekizinci Söz

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ ve اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ âyetlerinin meâlinde, mâhiyet‑i dünya ve dünyada mâhiyet-i insan ve insanda mâhiyet-i din hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını (Suhuf-u İbrahim’de aslı bulunan) güzel ve parlak bir temsîl ile tefsir etmekle beraber, dünyanın mâhiyetini ve dünyadaki rûh-u insanî ve insandaki dinin kıymetini göstermekle beraber, dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu isbât etmekle ve şu âlemin tılsımını açan ve rûh-u beşeri zulmetten kurtarmak çarelerini göstermekle beraber, gayet latîf ve güzel bir muvâzene ile; fâsık olan bedbaht adamın müdhiş vaziyetini, sâlih olan bahtiyar adamın saâdetli vaziyetini gösteriyor.
1046

Dokuzuncu Söz

فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ ❋ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ âyetinin meâlinde ve beş vakit namaz hakkındaki âyâtın gayet mühim bir sırrını “Beş Nükte” ile tefsir etmekle beraber, ma'lûm olan beş vakit namazın o vakitlere hikmet‑i tahsîsini o kadar güzel ve şirin bir tarzda beyân ediyor ki: Zerre mikdar şuûru bulunan bir insan, bu câzibedâr hikmet ve parlak hakikate karşı teslîme mecbur olur. Ve cesed-i insan; havaya, suya, gıdâya muhtaç olduğu gibi, rûh-u insan da namaza muhtaç bulunduğunu gayet kat'î bir sûrette beyân eder.

Onuncu Söz

فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ âyetinin meâlinde ve Haşir ve Âhiret hakkındaki âyâtın mühim bir hakikatini, oniki mantıkî ve ma'kul sûret‑i temsîliye ile ve oniki hakàik-ı kàtıa-i bâhire ile tefsir etmekle beraber, îmân-ı bil'âhireti o kadar kuvvetli bir sûrette isbât eder ki: Bütün bütün kalbi ölmemiş ve bütün bütün aklı sönmemiş bir insan, o isbâta karşı teslîm olur. İzn-i İlâhî ile îmâna gelir. Îmâna gelmezse de inkârdan vazgeçmeye mecbur olur.
1047

Onbirinci Söz

وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ❋ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ❋ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ❋ وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ❋ وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ❋ وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ❋ وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ❋ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا ❋ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ❋ وَقَدْخَابَ مَنْ دَسّٰيهَاوَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ âyetlerinin yüksek ve geniş bir hakikatini Sûre‑i Şems’in mu'cizâne işâret ettiğini ve kâinâtı muntazam bir saray sûretinde gösterdiğini, ulvî ve vüs'atli bir temsîl ile tefsir etmekle beraber, mâhiyet-i insaniyedeki vezâif-i ubûdiyet ve cihâzât-ı insaniyeyi ve Rubûbiyet-i İlâhiye’nin envâ'-ı tecelliyâtına karşı ubûdiyet-i insaniyenin mukàbelelerini o kadar güzel bir sûrette isbât ediyor ki: Sûre-i ve'ş-Şems’in mu'cizâne olan işâretini hàrika bir sûrette ve en azîm bir dâirede a'zam bir Rubûbiyet’i, ekmel bir ubûdiyetle karşılaştırıyor.

Onikinci Söz

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْرًا كَث۪يرًاوَبِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ âyetlerinin meâlinde ve Hikmet‑i Kur'âniye’nin fazileti hakkında yüzer âyâtın mühim bir hakikatini, hikmet-i felsefe ile Hikmet-i Kur'âniye’nin muvâzenesi sûretinde gayet parlak bir temsîl ile tefsir etmekle Kur'ân’ın bir mu'cizesini ve i'câzını ve O’nun karşısında hikmet-i felsefenin aczini ve sukùtunu hàrika bir sûrette isbât eder, körlere de gösterir. Bu Söz, Onbirinci Söz gibi gayet mühimdir. Herkes onlara muhtaçtır.
1048

Onüçüncü Söz

“İki Makam”dır.
Birinci Makam
وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ âyetiyle وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُ âyetinin meâlinde ve Hikmet‑i Kur'âniye’nin kudsiyeti ve vüs'ati ve şiirden istiğnâsı hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsir etmekle beraber, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın yüksek mu'cizâne hikmetini, felsefenin aşağı ve dar hikmeti ile muvâzene ediyor. Hikmet-i Kur'âniye’deki kesret ve vüs'ati ve felsefenin fakr ve iflasını muhtasar beyân etmekle beraber, Kur'ân’ın şiirden istiğnâsının ve adem-i tenezzülünün sebebi, hakàik-ı Kur'âniyenin yüksekliğini ve parlaklığı olduğunu gösterir. Ve mühim bir temsîl ile bir nev'i i'câz-ı Kur'âniye’yi beyân eder.
İkinci Makam:
Gençliği, dalâlet ve sefâhet uçurumuna düşmekten kurtaran ve îmânda; bu dünyada dahi hakîki bir Cennet lezzeti ve dalâlette ise; cehennemî bir azâb ve sıkıntı bulunduğunu misâllerle izâh ve isbât eden bir derstir.
İkinci Makam’ın Hâşiyesi:
Mahpuslara tesellî hakkında dört mektûbdur.
İkinci Makam’ın Zeyli:
Leyle‑i Kadir’de ihtar edilen bir mes'ele-i mühimmedir.
Meyve Risalesi’nden Altıncı Mes'ele:
Hüve Nüktesi:
1049

Ondördüncü Söz

Dar akıllara sığışmayan yüksek ve geniş bir kısım hakàik‑ı Kur'âniyeyi göze görünen emsâl ve nazîreleriyle fehme takrib ediyor. Meselâ: خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍوَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍوَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُوَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ âyetlerinin gayet yüksek ve gayet geniş hakikatlerini temsîl ve tanzîr ile akla kabûl ettirir ve kalbi iknâ eder bir tarzda beyân ediyor.
Ondördüncü Söz’ün Hâtimesi:
Gâfil kafaya bir tokmak ve bir ders‑i ibrettir. Âhirinde, nefs-i emmâreye müessir bir sille-i îkaz var. Nefse esir olan onu okusa ve kabûl etse, esâretten kurtulur.
Ondördüncü Söz’ün Zeyli:
Zelzele hakkında ehemmiyetli altı suâle cevaptır.

Onbeşinci Söz

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ âyetinin meâlinde ve melâike ile şeytanların mübârezeleri hakkındaki âyâtın, kozmoğrafyacıların dar akıllarına yerleşmeyen mühim bir sırrını, “Yedi Basamak” nâmıyla yedi muhkem hüccet ve metîn bir mukaddime ile tefsir ediyor. Ve şu âyetin semâsından evhâm‑ı şeytaniyeyi recmedip tardeder.
1050
Onbeşinci Söz’ün Zeyli:
Kur'ân’ın, Kelâmullâh ve Hazret‑i Muhammed (A.S.M.), Allah’ın Resûl’ü olduğunu mukni' delillerle isbât eden, münâzara tarzında yazılmış belîğ bir risaledir.

Onaltıncı Söz

اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ❋ فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ âyetlerinin meâlindeki çok âyâtın ifâde ettiği: “Ehadiyet‑i Zâtiyesi ile Külliyet-i Ef'âl; ve Vahdet-i Şahsiyesiyle muînsiz Umumiyet-i Rubûbiyet; ve ferdâniyetiyle şerîksiz şümûl-u tasarrufât; ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması; ve nihâyetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması; ve bir tek Zât-ı Ehadî olmakla herşeyi bizzat elinde tutmak” olan hakàik-ı àliye-i Kur'âniye’nin “Dört Şuâ” nâmıyla gayet mühim bir sırrını tefsir ediyor. Ve o hakàikı müstakîm akıllara ve selîm kalblere teslîm ettiriyor.

Onyedinci Söz

اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ❋ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًاوَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ âyetlerinin meâllerinde: Lezzet‑i hayat içinde elem-i mevt; ve sürûr ve visâl içinde elem-i zevâl hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını ve ism-i Kahhâr’a karşı Rahmân isminin cilvesini gayet güzel bir sûretle gösterip tefsir ediyor.
1051
Ve ehl‑i îmân için dünyanın mâhiyetini; seyyâr bir ticâretgâh ve muvakkat bir misâfirhâne ve birkaç günlük bir teşhîrgâh ve kısa bir müddet için işleyecek bir tezgâh ve ahz-ı i'tâ için yol üstünde kurulmuş bir pazar olduğunu gösterip, dünyadan berzah ve âhiret tarafına insan seyahatini sevdirir ve dehşetini izâle eder. Ve bu Söz’ün âhirinde bazı nüshalarda “Siyah Dutun Meyvesi” nâmıyla kıymetdâr ve câzibedâr ve şiir kıyafetinde birkaç hakikat var.
Kalbe Fârisî Olarak Tahattur Eden Bir Münâcât:
Ehl‑i Gaflet Dünyasının Hakikatini Tasvir Eden Birinci Levha:
Ehl‑i Hidayet ve Huzurun Hakikat-i Dünyalarına İşâret Eden İkinci Levha:
Barla Yaylası, Çam, Katran, Ardıç, Karakavağın Bir Meyvesi:
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldıznâme:

Onsekizinci Söz

Bu söz, “İki Makam”dır.
İkinci Makamı: Yazılmamış.
Birinci Makamı: Üç Nokta’dır.
Birincisi: لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا âyetinin: Fahre meftûn, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, hodbîn nefs‑i emmârenin kafasına sille-i te'dibi vuran bir sırrını,
1052
İkincisi: اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ’nün: Çirkin ve bahsi hilâf‑ı edeb görünen şeylerin güzel cihetlerini gösteren bir sırrını,
Üçüncüsü: اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ âyetinin Risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) dair ince, fakat kuvvetli bir delilini gösteren bir sırrını tefsir eder.

Ondokuzuncu Söz

يٰسٓ ❋ وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِ ❋ اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ âyetinin meâlindeki yüzer âyâtın en mühim hakikatleri olan Risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) “Ondört Reşha” nâmıyla ondört kat'î ve parlak ve muhkem bürhânlarla tefsir ve isbât ediyor. Ve en muannid bir hasmı dahi ilzam eder. Güneş gibi Risalet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) izhâr ediyor.

Yirminci Söz

“İki Makam”dır.
Birinci Makamı: Sûre‑i Bakara’nın başında: Hazret-i Âdem’e meleklerin secdesi ve bir bakaranın zebhi ve taşlardan su çıkması hakkındaki üç mühim âyete karşı şeytanın gayet müdhiş üç şübhesini öyle bir tarzda reddedip mahveder ki: Şeytanı ve şeytan gibi insanları öyle desîselerden perîşan edip vazgeçiriyor. Çünkü; onlar, tenkid ve i'tirâzlarıyla lemeât-ı i'câziyenin kapısını açtırttılar. O üç âyetten üç lem'a-i i'câziye göründü.
1053
İkinci Makamı: Mu'cizât‑ı Enbiyâ (Aleyhimüsselâm) yüzünde parlayan bir Mu'cize-i Kur'âniye’yi göstermekle beraber, Mu'cizât-ı Enbiyâ’ya dair Âyât-ı Kur'âniye’nin ne kadar mânidâr ve hikmetdâr olduklarını gösterir. Ve Kur'ân’da kapalı kalmış çok defineler bulunduğunu ihtar eder.

Yirmibirinci Söz

İki Makam’dır.
Birinci Makamı: Namazın o kadar güzel bir tarzda kıymetini ve fâidesini gösterir ki, en tenbel ve en fâsık adama dahi namaza karşı bir iştiyak verir ve gayrete getirir.
İkinci Makamı: Şeytanın çok isti'mâl ettiği mühim desîselerini ibtal ediyor. Ve vesvesesi ile mü'minlerin kalbinde açtığı yaraların beşine, güzel merhemler ta'rif ediyor.

Yirmiikinci Söz

فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُاَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ meâlinde ve tevhid‑i hakîki hakkındaki yüzer âyâtın mühim bir hakikatini “İki Makam” ile tefsir eder.
Birinci Makam: Gayet güzel ve parlak ve muhkem bir hikâye‑i temsîliye ile oniki basamak hükmünde “Oniki Bürhân” ile Vahdâniyet-i İlâhiye’yi, o kadar kat'î bir sûrette isbât eder ki: En mütemerrid müşrikleri de tevhide mecbur ediyor. Ve kolay, fakat kuvvetli, ve basit, fakat parlak bir sûrette Vâcibü'l-Vücûd’un vücûdunu ve vahdetini ve ehadiyetini bütün sıfât ve esmâsıyla isbât eder.
1054
İkinci Makamı İse: Hakikat‑i tevhidi ve tevhid-i hakîkiyi, “Oniki Lem'a” nâmıyla hikâye-i temsîliyenin perdesi altında oniki bürhân-ı bâhire ile Vahdâniyet-i İlâhiye’yi isbât etmekle beraber, evsâf-ı celâliye ve cemâliye ve kemâliyesini Vahdâniyet içinde isbât ediyor. O lem'alardaki deliller, o kadar kat'îdir ki: Hiçbir şübhe yeri kalmıyor. Ve o kadar küllîdirler ki: Mevcûdât adedince, belki zerrât sayısınca mârifetullâha pencereler açıyor. Ve onun ile Vâcibü'l-Vücûd’un vücûdunu, umum sıfât ve esmâsıyla en muannidlere karşı isbât ediyor.

Yirmiüçüncü Söz

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ❋ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ ❋ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ âyetlerinin meâlindeki çok âyâtın îmâna dair ve terakkiyât ve tedenniyât‑ı insaniyeye medâr hakikatlerini “Beş Nokta” ile ve “Beş Nükte” içinde herkese taalluk eden ve herkes ona muhtaç olan on mebhas ile o sırr-ı azîmi tefsir eder. İsti'dâdât-ı insaniye ile vezâif-i insaniyeyi, gayet ma'kul ve makbûl bir sûrette beyân eder.
Bu Söz, şimdiye kadar binler adamı hâb‑ı gafletten kurtardığı gibi, çoklarını da îmâna getirmiş; gayet kıymetdâr ve yüksek olmakla beraber, temsîller ile fehmi kolaylaşmış, herkes onun dilini anlıyor…
1055

Yirmidördüncü Söz

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى âyetinin meâlinde ve Esmâ‑i Hüsnâ’nın cilveleri hakkındaki çok âyâtın muazzam bir hakikatini beş dal nâmıyla mebâhis‑i azîme ile tefsir ediyor.
Birinci ve İkinci Dalları, mühim esrârın muhtasar bir hazinesidir.
Üçüncü Dal, hadîslere gelen evhâmı oniki kaide ile reddeder. Evhâmın esâslarını keser.
Dördüncü Dal, kâinât sarayında istihdam olunan nebâtât ve hayvanat ve insan ve melâike tâifelerinin sırr‑ı istihdamlarını ve güzel vazife-i ubûdiyet ve tesbihlerini ve haşmet-i Rubûbiyet-i İlâhiye’yi câzibedâr bir tarzda beyân eder.
Beşinci Dal, اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى âyetinin şecere‑i nurâniyesinin hadsiz meyvelerinden Beş Meyve’sini gayet parlak ve güzel bir sûrette gösteriyor.
Bu Beş Meyve ve Otuzbirinci Söz’ün âhirindeki Beş Meyve, çok şirindirler. Tatlı ilim isteyenler onları alsın okusun.

Yirmibeşinci Söz

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا âyetinin hakikatini te'yid eden yüzer âyâtın en mühim bir hakikati olan i'câz‑ı Kur'ânî’yi tefsir eder. Üç Şuâ içinde kırk vücûh-u i'câziyeyi beyân ve tefsir ediyor ki; Kur'ân, Kelâmullâh olduğunu; gündüzdeki ziyâ, güneşin vücûdunu gösterdiği gibi, öylece gösterir ve isbât eder. Nısf-ı evvel çendan sür'atli te'lif edilmiş, fakat istirahat-i kalb ile yazıldığı için izâhlıdır. Nısf-ı âhir bazı esbâb-ı mühimmeye binâen muhtasar ve mücmel kalmıştır. Fakat bununla beraber her tâifeye göre (ve ne fikirde bulunursa bulunsun) bu mübârek Söz, i'câz-ı Kur'ân’ı ona gösterir ve isbât eder. Bu Söz şimdiye kadar i'câz-ı Kur'ân’a karşı çok muannidleri serfürû ettirerek secdeye getirmiş.
1056

Yirmialtıncı Söz

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍوَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ meâlindeki âyâtın sırr‑ı kadere ait ve “Îmân‑ı bilkader” “Hayrihi ve şerrihî minallâhi teâlâ”nın isbâtına medâr mühim bir hakikatini dört mebhas ile öyle bir sûrette tefsir eder ki: Hàvâssın fikirleri yetişmediği esrâr‑ı kaderiyeyi, basit avâmların zihinlerine takrib edip anlattırıyor.
Hâtime’sinde: En kısa ve en selîm ve en müstakîm bir tarîkin esâsını “Dört Hatve” nâmıyla tezkiye‑i nefsin ve tekemmül-ü rûhun medârı olan dört mühim dersi veriyor.
Ve “Hâtime”nin hâtimesinde mesâil‑i müteferrikadan altı mes'ele var ki, birisi Sûre-i Feth’in âhirindeki âyetin bir sırr-ı i'câziyesini açıyor.

Yirmiyedinci Söz

وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰٓى اُولِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلًا âyetinin meâlindeki âyâtın ictihâda dair mühim bir hakikatini tefsir eder. Ve bu zamanda haddinden tecâvüz edip ictihâddan dem vuranların haddini bildirip, ihtilâf‑ı mezâhibin sırrını güzel beyân eder. “Bu zamanda eski zaman gibi ictihâd edebiliriz.” diyenlerin ne kadar yanlış, hatâ ettiklerini isbât eder.
1057
Bu Söz’ün zeylinde Sahâbe‑i Güzîn’in evliyâdan yüksek olan mertebelerini gayet parlak bir sûrette ve kat'î bir tarzda isbât etmekle beraber, Sahâbelerin nev'-i beşer içinde enbiyâdan sonra en mümtâz şahsiyetler olduklarını ve onlara yetişilmediğini kat'î bir sûrette isbât eder.

Yirmisekizinci Söz

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُو وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ âyetinin Cennet’e ve saâdet‑i ebediyeye dair hakikatini te'yid eden yüzer âyâtın mühim bir hakikatini iki makamla tefsir eder.
Birinci Makam: “Beş Suâl ve Cevab” nâmıyla Cennet’in lezâiz‑i cismâniyesine ve hûriler hakkında medâr-ı tenkid olmuş mes'eleleri öyle güzel bir sûrette beyân eder ki, herkesi iknâ eder.
İkinci Makam: Arabiyyü'l‑ibare olarak oniki lâsiyyemâ kelimesiyle başlar ve gayet kuvvetli ve kat'î ve hiçbir cihette sarsılmaz, Haşre dair, Cennet ve Cehennem’in hakkâniyetine medâr binler bürhânı tazammun eden bir bürhân-ı bâhirdir ki; o bürhân, Onuncu Söz’ün menşe'i ve esâsı ve hülâsasıdır.
1058

Yirmidokuzuncu Söz

قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪يوَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهِوَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُمَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetlerinin meâlindeki yüzer âyâtın Haşir ve Bekà‑i Rûh’a ve Melâike’ye dair üç mühim hakikatini tefsir eder. Bekà-i Rûh’u o kadar güzel isbât eder ki: Cesedin vücûdu gibi, rûhun bekàsını gösterir. Ve melâikenin vücûdlarını Amerika insanlarının vücûdları gibi isbât eder. Ve Haşir ve Kıyâmet’in vücûd ve tahakkuklarını o kadar mantıkî ve aklî bir sûrette isbât eder ki: Hiçbir feylesof, hiçbir münkir i'tirâza mecâl bulamaz. Teslîm olmazsa da mülzem olur. Hususan âhirindeki “Remizli Nüktenin Sırrı” nâmıyla Haşr-i Ekberin esbâb-ı mûcibesini ve hikmetlerini öyle bir tarzda beyân eder ki; tılsım-ı kâinâtın üç muammâsından bir muammâsını gayet parlak bir sûrette halleder.

Otuzuncu Söz

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ❋ وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَاعَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ âyetlerinin enâniyet‑i insaniye ve tahavvülât-ı zerrât hakkındaki hakikate dair gelen âyâtın iki mühim sırrını iki maksad ile beyân eder.
Birinci Maksad: Enâniyet‑i insaniyenin muammâ-yı acîbesini hallederek silsile-i diyânet ile silsile-i felsefenin menşe'lerini gayet parlak bir tarzda gösterir.
1059
İkinci Maksad: Tahavvülât‑ı zerrâtın tılsımını keşfediyor. Zerrâtın harekâtını, o derece hikmetli ve muntazam gösteriyor ki: O umum zerreler, Sultan-ı Ezelî’nin muhteşem ve muazzam bir ordusu ve mutî' ve musahhar memurları olduğunu kat'î delillerle isbât eder.
Yirmidokuzuncu Söz nasıl ki tılsım‑ı kâinâtın üç muammâsından birisini keşfetmiş. Bu Otuzuncu Söz dahi akılları hayrette bırakan ve feylesofları sersemleştiren o tılsımın üç muammâsından ikinci muammâsını halletmiştir. Hususan, hâtimesinde: Yedi hikmet ve yedi kanun-u azîm ile bir ism-i a'zamın tecellîsini göstermekle; tahavvülât-ı zerrâtın hikmetini gayet kat'î ve parlak bir sûrette gösterdiği gibi, zîhayat cisimlerini, o zerrâtın seyr ü seferine bir misâfirhâne ve bir kışla ve bir mekteb hükmünde gösterir, isbât eder.
1060

Otuzbirinci Söz

سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي… الخوَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى âyetlerinin hakikatini te'yid eden âyâtın en mühim bir hakikati olan Mi'râc‑ı Ahmediye’yi (A.S.M.) ve o mi'râc içinde Kemâlât-ı Muhammediye’yi (A.S.M.) ve o kemâlât içinde Risalet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) ve o Risalet içinde çok esrâr-ı Rubûbiyet’i tefsir eder ve kat'î delillerle isbât eder bir risaledir. Muhtelif tabakàttan olan insanlardan bu risaleyi kim görmüşse, karşısında hayran olup, akıldan uzak mes'ele-i mi'râcı en zâhir ve vâcib ve lâzım bir tarzda gösterdiğini kabûl ediyorlar. Hususan o şecere-i nurâniye-i mi'râcın âhirlerinde beşyüz meyveden “Beş Meyve”sini o kadar güzel tasvir eder ki: Zerre mikdar zevki, şuûru bulunan onlara meftûn olur.
Zeyl:
Şakk‑ı Kamer mu'cizesine bu zaman feylesoflarının ettikleri i'tirâzlarını “Beş Nokta” ile gayet kat'î bir sûrette reddedip, İnşikak-ı Kamer’in vukû'una hiçbir mâni bulunmadığını gösterir. Ve âhirinde de “Beş İcmâ” ile Şakk-ı Kamer’in vukû' bulduğunu gayet muhtasar bir sûrette isbât eder. Şakk-ı Kamer mu'cize-i Ahmediye’sini güneş gibi gösterir.

Otuzikinci Söz

Üç Mevkıf’tır.
Birinci Mevkıf:
لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin meâlindeki yüzer âyâtın Vahdâniyet’e dair en mühim hakikatini öyle bir sûrette isbât eder ki: Şirk ve küfür yolunu muhâl ve mümteni' gösterir. Kâinâtın etrafında küfür ve şirki tardeder. Zerrât adedince Vahdâniyet’in delilleri bulunduğunu beyân eder. Gayet latîf ve yüksek ve mantıkî bir muhâvere‑i temsîliye sûretinde hadsiz geniş mesâili o temsîl içinde dercedip gösterir. Ve zeylinde gayet latîf birkaç mes'ele var ki: Hakikat oldukları hâlde şiirin en parlak ve geniş hayâlinden daha parlak, daha geniştir.
1061
İkinci Mevkıf:
قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❋ اَللّٰهُ الصَّمَدُ’in hakikatine dair sırr‑ı Ehadiyet’e ve Vahdet’e gelen teşkîkât ve evhâmı izâle eder. Ehl-i dalâletin, ehl-i tevhide karşı ettikleri i'tirâzâtı kat'î bir sûrette reddediyor. Birinci Mevkıf’tan daha kuvvetli, Âyât-ı Kur'âniye’nin Vahdâniyet’e dair mu'cizâne isbâtlarını gösterir. Ehadiyet-i Zâtiye ile bütün eşyayı birden bir ânda tedbir ve terbiye etmek olan hakikat-i muazzama-i Kur'âniye’yi gayet güzel ve vâzıh bir temsîl ile isbât eder. Aklı iknâ ve kalbi teslîme mecbur eder.
Ve bilhassa bu İkinci Mevkıf’ın hâtimesinden evvel ikinci temsîlin neticesinde Zât‑ı Akdes-i İlâhiye’den hiçbir şey saklanmadığını ve hiçbir şey O’ndan gizlenemediğini, hiçbir ferd O’ndan uzak kalmadığını, hiçbir şahıs külliyet-i kudsiye kesbetmeden O’na yanaşamadığını ve Rubûbiyet’inde ve tasarrufunda bir iş, bir işe mâni olmadığını ve hiçbir yer, O’nun huzurundan hàlî kalmadığını, herşeyde bakar ve işitir sem' ve basarının cilvesi bulunduğunu, silsile-i eşya; emirlerinin sür'at-i cereyanlarına birer tel, birer damar hükmüne geçtiğini, esbâb ve vesâit sırf zâhirî bir perde olduğunu, hiçbir yerde bulunmadığı hâlde her yerde ilim ve kudretiyle bulunduğunu, hiçbir tahayyüz ve temekküne muhtaç olmadığını ve uzaklık ve güçlük ve tabakàt-ı vücûdun perdeleri O’nun kurbiyetine ve tasarrufuna ve şühûduna mâni olmadığını ve maddîlerin, mümkünlerin, kesiflerin, kesîrlerin, mahdûdların hàssaları O’nun dâmen-i izzetine yanaşamadığını ve tağayyür ve tebeddül ve tahayyüz ve tecezzî gibi emirlerden mücerred, münezzeh, müberrâ ve mukaddes olduğunu gayet güzel bir sûrette isbât eder.
1062
Bu İkinci Mevkıf’ın hâtimesinde sırr‑ı Ehadiyet’e dair Arabiyyü'l-ibare gayet mühim bir parça tercümesiyle beraber gayet parlak bir sûrette çok mesâil-i mühimmeyi ifâde eder. Hususan insanın muhâsebe-i a'mâli için Haşir ve Neşr’i yapmak, koca kâinâtı tağyîr ve tebdil ve tahrib ve tamir etmek sırrını beyân eder.
Üçüncü Mevkıf:
وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ âyetlerinin meâlindeki yüzer âyâtın mühim bir hakikatini gayet mühim bir muvâzene ile beyân eder. Ehl‑i dalâlet hakkında hayat-ı dünyeviye ne kadar müdhiş neticeler getirdiğini ve ehl-i hidayet hakkında ne kadar güzel neticeler ve gayeler verdiğini gösterir. Hususan, muhabbet hakkındaki semerât-ı dünyeviye ve uhreviye; ehl-i dalâlet için ne kadar elîm, ehl-i hidayet için ne kadar hoş olduğunu gösterir. Bu Üçüncü Mevkıf hakkında bazı müdakkik kardeşlerimiz demişler ki: “Sâir Risaleler yıldızlar olsa, bu güneştir.” Diğer biri ona mukâbil demiş: “Herbir Risale, kendi âleminde ve kendine mahsûs semâ-i hakikatte birer güneştir. Uzak olanlara yıldız, yakın olanlara şemstirler.”
1063

Otuzüçüncü Söz

سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ
Otuzüç âyetin birer hakikatlerini tefsir eden Otuzüç Pencere’dir. Otuzüç risale olmağa lâyık iken gayet müsta'cel bir zamanda yazıldığı için, bir veya yarım sahifelik pencereleri birer risale kuvvetinde ve birer risaleyi tazammun eder mâhiyetinde olduğunu gösterir. Fakat maatteessüf baştaki pencereler gayet mücmel ve muhtasar kalmış, lâkin gittikçe inbisat ederek nısf‑ı âhirdeki pencereler vâzıh düşmüştür.
Birinci Pencere
وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ âyetinin bir hakikatini kuvvetli bir bürhân‑ı vahdâniyet olarak tefsir ediyor.
İkinci Pencere
وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ âyetinin, sîmâ‑yı insaniyedeki sikke-i Rubûbiyeti, gayet parlak bir bürhân-ı vahdâniyet olduğunu göstermekle tefsir ediyor.
1064
Üçüncü Pencere
فَانْظُرْ اِلَٓى اٰثَارِ رَحْمَةِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا âyetinin bir hakikatini, küre‑i arzın sîmâsında dört yüz bin hayvanat ve nebâtât envâ'ının çizgileriyle tezâhür eden sikke-i Rubûbiyeti gayet parlak bir bürhân-ı vahdâniyet olduğunu göstermekle tefsir ediyor.
Dördüncü Pencere
اُدْعُونِٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْفَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ âyetlerinin bir hakikatini, mevcûdâtta isti'dâd lisânıyla ve ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla ve kavl ve hâl lisânıyla ve bütün mahlûkatın bütün duâlarını kabûl etmek ve cevab vermek noktasında gayet kuvvetli bir bürhân-ı vahdâniyet göstermekle tefsir ediyor.
Beşinci Pencere
اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُصُنْعَ اللّٰهِ الَّذِٓى اَتْقَنَ كُلَّ شَىْءٍ âyetlerinin bir hakikatini, def'aten ve ânî ve sühûletle vücûda gelen masnûâtta nihâyet derecede hüsn‑ü san'at ve kemâl-i rubûbiyet bulunmasıyla parlak bir delil-i vahdâniyet göstermekle tefsir ediyor.
1065
Altıncı Pencere
اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِى تَجْرِى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Bu pek büyük âyetin pek büyük bir hakikatini, pek kuvvetli ve pek parlak ve pek geniş bir delil‑i vahdâniyet olduğunu göstermekle tefsir ediyor.
Yedinci Pencere
Dört cihetle pek çok âyâtın mühim hakikatlerini dört kat'î ve kuvvetli vahdâniyet delilleriyle tefsir ediyor.
Sekizinci Pencere
فَاُولَٓئِكَ مَعَ الَّذِينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ اُولَٓئِكَ رَفِيقًا âyetinin pek mühim bir hakikatini, bütün ervâh‑ı neyyire ashâbı olan enbiyâ (A.S.) mu'cizâtlarına istinâden ve bütün kulûb-u münevvere aktâbı olan evliyâ (K.S.) keşif ve kerâmetlerine i'timâden ve bütün ukùl-ü nurâniye erbâbı olan asfiyâ (Radıyallahu Anhüm) tahkîklerine istinâden bir tek Vâhid, Ehad, Vâcibü'l-Vücûd, Hàlık-ı Külli Şey’in vücûb-u vücûduna ve vahdetine ve kemâl-i rubûbiyet’ine icmâ ve tevâtür sûretinde şehâdetleri, pek büyük ve çok nurânî bir pencere-i mârifet ve hüccet-i vahdâniyet olduğunu göstermekle tefsir ediyor.
1066
Dokuzuncu Pencere
اِنْ كُلُّ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اِلَّٓا اٰتِى الرَّحْمٰنِ عَبْدًاوَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ âyetlerinin bir hakikatini, anâsır ve zîhayat ve nebâtât ve insanların ayrı ayrı şekilde ettikleri ubûdiyet içinde gayet kat'î ve kuvvetli bir hüccet‑i vahdâniyet göstermek ile tefsir ediyor.
Onuncu Pencere
وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ âyetinin gayet mühim ve büyük bir hakikatini, kâinâtın mevcûdâtındaki birbirine teâvünü, tecâvübü ve tesânüdü noktasında gayet kuvvetli ve hiçbir cihetle sarsılmaz bir delil‑i vahdâniyet göstermekle tefsir ediyor.
On Birinci Pencere
اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
Hadsiz mevcûdâtı Vâhide isnâd etmekle kalb mutmain olduğu; yoksa hadsiz müşkülât içinde hadsiz bir ızdırâba mazhar olduğu cihetle kuvvetli bir delil‑i vahdâniyet göstermekle tefsir ediyor.
On İkinci Pencere
سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلَى ❋ اَلَّذِى خَلَقَ فَسَوَّى ❋ وَالَّذِى قَدَّرَ فَهَدَى âyetlerinin bir hakikatini, eşyanın a'zâ ve cihâzâtındaki eğri büğrü hududların verdikleri meyveler noktasında gayet kuvvetli bir bürhân‑ı vahdâniyeti göstermekle tefsir ediyor.
1067
On Üçüncü Pencere
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ âyetinin mühim bir hakikatini, mevcûdâtın muntazam sûretleri herbiri birer lisân‑ı ubûdiyet; ve mevzûn hey'etleri herbiri birer lisân-ı şehâdet; ve mükemmel hayatları herbiri birer lisân-ı tesbih olduğu cihetle gayet geniş ve kuvvetli ve câmi' bir delil olduğunu göstermekle tefsir ediyor.
On Dördüncü Pencere
قُلْ مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍوَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُمَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَااِنَّ رَبّىِ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ âyetlerinin hakikatlerinden mühim bir hakikatini, za'f‑ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlakanın; ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın; ve fakr-ı mutlak içinde bir gınâ-i mutlakın; ve cümûd-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın; ve cehl-i mutlak içinde muhît bir şuûrun mevcûdâtta görünen tezâhüratını ve âsârını nihâyetsiz Alîm, Hayy, Kadîr ve Kavî bir Zât-ı Zülcelâl’in vahdâniyetine hüccet göstermekle tefsir ediyor.
1068
On Beşinci Pencere
اَلَّذِٓى اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ âyetinin bir hakikatini, herşeye mâhiyetinin kàbiliyetine göre kemâl‑i mîzan ve intizam ile en kısa yolda en kısa bir sûrette, en hafif bir tarzda isti'mâlce en kolay bir şekilde isrâfsız olarak hikmetli bir tarzda vücûd vermek, sûret giydirmek, mevcûdât adedince diller ile Sâni'in vücûb-u vücûduna delâletleriyle tefsir ediyor.
On Altıncı Pencere
Şimdi tahattur edemediğim bir âyetin mühim bir hakikatini zeminin yüzünde mevsim be‑mevsim tazelenen mahlûkatın icâd ve tedbirlerindeki intizamın gösterdiği rahmet-i vâsia ile ve o ihsânattaki iâşe-i umumiyenin gösterdiği rezzâkıyet cihetinde gayet parlak ve kuvvetli ve kat'î bir bürhân-ı vahdâniyeti göstermekle tefsir ediyor.
On Yedinci Pencere
اِنَّ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ gibi âyetlerin hakàikından bir hakikatini, zeminin yüzünde yaz zamanında müşevveşiyeti iktiza eden nihâyet sehàvet içinde kemâl‑i intizam ve mîzansızlığı iktiza eden sür'at-i mutlaka içinde kemâl-i mevzûniyet ve mebzûliyet ve kabalığı iktiza eden kesret-i mutlaka içinde kemâl-i hüsn-ü san'at ve basitliği ve san'atsızlığı iktiza eden sühûlet-i mutlaka içinde nihâyet derecede mehâret ve san'atkârlık ve ihtilâfı iktiza eden uzaklık içinde bir ittikan-ı mutlak ve tenâsüb-ü tâmm ve karışıklığı ve bulaşmaklığı iktiza eden kemâl-i ihtilât içinde kemâl-i imtiyaz ve ehemmiyetsizliği ve kıymetsizliği iktiza eden mebzûliyet ve nihâyet derecede ucuzluk içinde san'atça nihâyet derecede kıymetdâr ve pahalı bir keyfiyette mevcûdâtın görünmesi güneş gibi parlak olarak her tarafta vahdâniyet-i İlâhiye’yi gösterip Sâni'-i Vâhid’in vücûb-u vücûduna şehâdet ederek, küre-i arz kuvvetinde bir hüccet-i vahdâniyeti göstermekle tefsir ediyor.
1069
On Sekizinci Pencere:
اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فِى مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin bir hakikatini mükemmel bir eser mükemmel bir fiile, mükemmel fiil mükemmel bir fâile, mükemmel fâil mükemmel sıfât ve esmâya kat'î delâlet ettiğinden, bütün kâinât mevcûdâtıyla herbiri birer hikmetli esere, her eser birer muntazam fiile, muntazam fiil birer fâile ve o fâilin Kadîr ve Alîm gibi esmâsına, yani Hàlık‑ı Zülcelâl’in esmâ ve sıfâtına delâlet ve şehâdet ettikleri sûretinde tefsir ediyor.
On Dokuzuncu Pencere:
يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ âyetinin bir hakikatini, semâvât, güneşler ve yıldızlar kelimâtıyla ve arz kafası, nebâtât ve hayvanat denilen kelimât‑ı tesbihiyesi ile ve herbir ağaç, yaprak, çiçek ve meyvelerin kelimeleriyle ettikleri tesbihât noktasında silsile-i mevcûdât gibi kuvvetli bir hüccet-i vahdâniyeti göstermekle tefsir ediyor.
1070
Yirminci Pencere
فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍوَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍوَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً مُبَارَكًا فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَمَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ âyetlerinin hakàikından geniş bir hakikati mevcûdâtın envâ'‑ı külliyesinden ziyâ, hava, mâ gibi anâsır-ı külliyenin zâhiren tesâdüfî zannedilen vaziyetlerindeki intizam-ı mahfî ve çiçekler ve meyveler ve kuşlar gibi envâ'ın şekillerindeki hikem-i hafiyenin izhârı cihetiyle gayet geniş ve parlak bir delil-i vahdâniyeti göstermekle tefsir ediyor.
Yirmi Birinci Pencere
وَالشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ âyetinin bir hakikatini, şu kâinâtın lambası olan güneş, kâinât sâhibinin vücûd ve vahdâniyetine güneş gibi parlak ve nurânî bir hüccet olduğunu göstermekle tefsir ediyor.
Yirmi İkinci Pencere
اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا ❋ وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا ❋ وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًافَانْظُرْ اِلَٓى اٰثَارِ رَحْمَةِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا âyetlerinin hakàikından bir hakikatini; küre‑i arzın vaziyet ve hareketinde ve yüzündeki mütemâdiyen kemâl-i hikmet ve mîzan ile yüzbinler ecnâs-ı nebâtât ve envâ'-ı hayvanat ile şenlendirip, doldurup boşaltmak cihetiyle bir Vâcibü'l-Vücûd’un vahdetine şehâdet ettikleri sûretinde küre-i arz kuvvetinde bir hüccet-i vahdâniyeti göstermekle tefsir ediyor.
Yirmi Üçüncü Pencere
اَلَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَوةَ âyetinin bir hakikatini; hayat, vahdâniyet‑i İlâhiye bürhânlarının en kuvvetlisi ve en parlağı ve tecelliyât-ı samedâniye âyinelerinin en câmi'i, en berrakı olduğu cihetinde Hayy-ı Kayyûm’u esmâ ve şuûnâtıyla bildirir bir hüccet-i kàtıa olduğunu göstermekle tefsir ediyor.
1071
Yirmi Dördüncü Pencere
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ âyetlerinin mevte dair bir hakikatini ve mevcûdât vücûd ve hayatlarıyla Sâni'‑i Zülcelâl’i gösterdikleri gibi, mevt ve zevâlleriyle dahi kuvvetli bir sûrette bâkî bir Sâni'-i Zülcelâl’in vücûduna şehâdet etmekle mevt dahi hayat gibi bir hüccet-i bâhire-i vahdâniyet olduğunu göstermekle tefsir ediyor.
Yirmi Beşinci Pencere
Umûr‑u nisbiye tâbir edilen, biri birisiz olmayan; veled vâlidi, fevkıyet tahtiyeti iktiza ettiği gibi, kâinâtın herbir mevcûdâtında bulunan mahlûkıyet, bir Hàlık’a; masnûiyet bir Sâni'a, infiâl bir fâile bizzarûre delâlet ettiğinden bütün mevcûdâttaki bütün hikmetli masnûiyetler ve muntazam mahlûkıyetler ve mîzanlı fiiller, infiâller hadsiz bir sûrette bir Hàlık-ı Vâhid’e şehâdet etmekle beraber, herbir mevcûd böyle umûr-u nisbî adedince bir Vâcibü'l-Vücûd’un vahdâniyetine delâlet ettiklerini beyân eder.
1072
Yirmi Altıncı Pencere
Kâinâtın bütün mevcûdâtı yüzünden tazelenen, gelip geçen cemâller, hüsünler, bir Cemâl‑i Sermedînin bir nev'i gölgeleri olduğunu ve insanda tezâhür eden kâinâtın kalbindeki ciddi bir incizab-ı aşkı, bir mâşuk-u Lâyezâlî’yi gösterdiğini ve kâinâtın sînesinde çok sûretlerde tezâhür eden incizablar, cezbeler, câzibeler, bir hakikat-i câzibedârın cezbiyle olduğunu ve mahlûkatın en hassas ve nurânî tâifesi olan ehl-i keşf ve velâyetin ittifakıyla zevk-i şühûdîye istinâd ederek bir Cemîl-i Zülcelâl’in kendini tanıttırmasına ve sevdirmesine zevk ile muttali' olduklarını müttefikan haber verdiklerini bildiren gayet kuvvetli ve nurânî bir hüccet-i vahdâniyet ve mârifetullâha karşı hususî, fakat üç renkli bir ziyâyı neşreden bir penceredir.
Yirmi Yedinci Pencere
اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ âyetinin bir hakikatini; kâinâtta hiçbir sebeb hiçbir müsebbebin icâdına eli yetişmediği gibi, müsebbebin gayelerini düşünmek ve irâde etmek kàbiliyetinde de olmadığını ve müsebbebdeki san'at‑ı hàrikaya da hiçbir cihette kàbil olmadığı cihette, doğrudan doğruya her müsebbeb sebebden değil, belki Müsebbibü'l-Esbâb olan Vâcibü'l-Vücûd’un kudretinden çıktığı cihetle gayet câmi', belki müsebbebât adedince delâletleri tazammun eden bir hüccet-i vahdâniyeti göstermekle tefsir ediyor.
Yirmi Sekizinci Pencere
وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ âyetinin bir hakikatini, kâinâtın hey'et‑i mecmuasındaki intizamında ve erkân-ı külliyesindeki hikmetli tezyînât ve harekâtında ve hayvanat ve nebâtâtın tedbir ve terbiyelerinde, hattâ hüceyrât-ı bedeniyenin mîzan ve intizam dâiresindeki vaziyetlerinde kâinâtın silsilesi kuvvetinde bir hüccet-i vahdâniyeti göstermekle tefsir ediyor.
1073
Yirmi Dokuzuncu Pencere
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ âyetinin bir hakikatini bahar mevsiminde garîbâne bir seyahat zamanında inkişaf eden şöyle bir nur‑u tevhid ile yani; herşey, hususan çiçekler ve meyveler herbiri birer mektûb-u Samedânînin birer mührü, belki herbir mektûbun hadsiz mühürleri olduğunu ve herbir mühür ile hadsiz mektûbatı mühürlendirdiğini yani her bir şeyi bütün eşyayı kendi sâhibinin mektûbu ve mülkü olduğunu gösterdiği cihetle tefsir edip, gayet latîf ve kuvvetli ve vâzıh bir sûrette mârifetullâha karşı pencereler açıyor.
Otuzuncu Pencere
لَوْ كَانَ فِيهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاكُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ âyetlerinin hakàikından imkân ve hudûsa dair bir hakikati ilm‑i kelâmın cadde-i kübrâları içinde imkân ve hudûs noktasında gayet kuvvetli bir bürhân-ı vahdâniyeti göstermekle tefsir ediyor.
1074
Otuz Birinci Pencere
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِٓى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍوَفِى الْاَرْضِ اَيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ ❋ وَفِٓى اَنْفُسِكُمْ اَفَلَا تُبْصِرُونَ âyetlerinin, insanın mâhiyeti noktasında ve enfüsî cihetine bakan bir hakikatini, insan üç cihetle Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsına âyine olmasıyla yani acziyle ve fakrıyla, naks ve kusuruyla Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini, gınâsını, kemâlini bildirdiği gibi cüz'î ilim ve cüz'î kudretiyle ve cüz'î basar ve cüz'î sem'iyle ve cüz'î mâlikiyetiyle yine Sâni'in ilm-i mutlakına, sem' ve basarına ve mâlikiyet-i mutlakasına âyinedârlık edip gösterdiğini ve hem insan üstünde nakışları görünen Esmâ-i İlâhiye’ye o nakışlar cihetiyle âyinedârlık ederek, esmâda bir ism-i a'zam olduğu gibi esmânın nukùşunda dahi insan bir nakş-ı a'zam bulunduğunu göstermekle gayet kuvvetli bir delil-i vahdâniyeti insanın mâhiyetinde izhâr edip üç cihetle mârifetullâha pencereler açar. لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِٓى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ in bir hakikatini tefsir ediyor.
Otuz İkinci Pencere
هُوَ الَّذِٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفَى بِاللّٰهِ شَهِيدًاقُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَمِيعًا âyetlerinin bir hakikatini, semâ‑i risalet’in bir güneşi olan Zât-ı Ahmediye’ye (A.S.M.) dair olan On Dokuzuncu Mektûb ve On Dokuzuncu Söz ve Otuz Birinci Söz ile tefsir edip, bu pencere ile o tefsire işâret ediyor.
1075
Otuz Üçüncü Pencere
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِٓى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا âyetinin Kur'ân’a dair bir hakikatini, Kur'ân’ın herbir âyeti birer pencere olduğunu ve belki ekser âyetinde mârifetullâha karşı çok pencereler bulunduğunu ve Kur'ân’ın hey'et‑i mecmuası umum pencereler kuvvetini tazammun ettiğini göstermekle gayet parlak ve vâzıh ve câmi' diğer bir pencere daha açmakla gayet kat'î ve yakìnî ve şüphesiz bir hüccet-i vahdâniyet gösterip, i'câz-ı Kur'ân’a dair Yirmi Beşinci Söz’le tefsir ediyor. Ve bu pencere ile o tefsire işâret ediyor.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْآنَ لَنَا فِى الدُّنْيَا قَرِينًا وَفِى الْقَبْرِ مُونِسًا وَفِى الْقِيَامَةِ شَفِيعًا وَعَلَى الصِّرَاطِ نُورًا وَمِنَ النَّارِ سِتْرًا وَحِجَابًا وَفِى الْجَنَّةِ رَفِيقًا وَاِلَى الْخَيْرَاتِ كُلِّهَا دَلِيلًا وَاِمَامًا
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Lemeât

Risale‑i Nur Şâkirdleri’ne küçük bir mesnevî ve îmânî bir dîvândır.

Anglikan Kilisesi’ne Cevab

Konferans