758

Otuzbirinci Söz

Mi'râc‑ı Nebeviyeye Dairdir (A.s.m.)
İhtar: Mi'râc mes'elesi, erkân‑ı îmâniyenin usûlünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân-ı îmâniyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkân-ı îmâniyeyi kabûl etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat isbât edilmez. Çünkü; Allah’ı bilmeyen, Peygamber’i tanımayan ve melâikeyi kabûl etmeyen veya semâvâtın vücûdunu inkâr eden adamlara Mi'râc’dan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı isbât etmek lâzım geliyor. Öyle ise biz, Mi'râc’da istib'âd ile vesveseye düşen bir mü'mini muhâtab ittihàz ederek, ona karşı serd-i kelâm edip arasıra makam-ı istimâ'da olan mülhidi nazara alıp serd-i kelâm edeceğiz. Bazı sözlerde hakikat-i Mi'râc’ın bir kısım lem'aları zikredilmiştir. İhvânlarımın ısrarı ile ayrı ayrı o lem'aları hakikatin aslıyla birleştirmek ve Kemâlât-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) cemâline birden bir âyine yapmak için, inâyeti Allah’tan istedik.
759
سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى ❋ عَلَّمَهُ شَد۪يدُ الْقُوٰى ❋ ذُومِرَّةٍ فَاسْتَوٰى ❋ وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰى ❋ ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰى ❋ فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى ❋فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِه۪ مَٓا اَوْحٰى ❋ مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَارَاٰى ❋ اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى ❋ وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى ❋ عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ❋ عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰي ❋ اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى ❋ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ❋ لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى
Evvelki âyet‑i azîmenin azîm hazinesinden yalnız اِنَّهُ zamîrinde, bir düstur‑u belâğata istinâd eden iki remzin mes'elemize münâsebeti olduğu için, i'câz bahsinde beyân edildiği üzere yazacağız.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, Habîb-i Ekrem Aleyhi Efdalü's-salâtü ve Ekmelü's-selâm’ın Mi'râc’ının mebde'i olan, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya olan seyranını zikrettikten sonra اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ der. Ve şu kelâm ile Sûre‑i وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى ’da işâret olunan müntehâ‑yı mi'râca remzeden اِنَّهُ ’deki zamîr, ya Cenâb‑ı Hakk’a râci'dir veyâhut Peygamber’edir.
760
Peygamber’e göre olsa, kanun‑u belâğat ve münâsebet-i siyâk-ı kelâm şöyle ifâde ediyor ki: Bu seyahat-ı cüz'iyede bir seyr-i umumî, bir urûc-u küllî var ki; tâ Sidretü'l-Müntehâ’ya, tâ Kàb-ı Kavseyn’e kadar merâtib-i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tesâdüf eden âyât-ı Rabbâniye’yi ve acâib-i san'at-ı İlâhiye’yi işitmiş, görmüştür, der. O küçük cüz'î seyahati hem küllî, hem mahşer-i acâib bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.
Eğer zamîr, Cenâb‑ı Hakk’a râci' olsa, şöyle oluyor ki: Bir abdini bir seyahatte huzuruna dâvet edip bir vazife ile tavzif etmek için, Mescid-i Haram’dan mecma'-ı Enbiyâ olan Mescid-i Aksâ’ya gönderip, enbiyâlarla görüştürüp, bütün enbiyâların usûl-ü dinlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Sidretü'l-Müntehâ’ya, tâ Kàb-ı Kavseyn’e kadar mülk ve melekûtunda gezdirdi.
İşte çendan, o bir abddir. Ve o seyahat, bir mi'râc‑ı cüz'îdir. Fakat, bu abdin bütün kâinâta taalluk eden bir emânet beraberindedir. Hem şu kâinâtın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saâdet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb-ı Hak kendini, “Bütün eşyayı işitir ve görür.” sıfatıyla tavsif eder. Tâ o emânet, o nur, o anahtarın cihan‑şümûl ve muhît ve umum kâinâta âmm ve bütün mahlûkata şâmil hikmetlerini göstersin.
Bu sırr‑ı azîmin “DÖRT ESÂS”ı var.
Birincisi: Mi'râc’ın sırr‑ı lüzumu nedir?
İkincisi: Hakikat‑i Mi'râc nedir?
Üçüncüsü: Hikmet‑i Mi'râc nedir?
Dördüncüsü: Mi'râc’ın semerât ve fâidesi nedir?