52

Altıncı Söz

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
Nefis ve malını Cenâb‑ı Hakk’a satmak ve O’na abd olmak ve asker olmak; ne kadar kârlı bir ticâret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle:
Bir zaman bir pâdişah, raiyetinden iki adama, herbirisine emâneten birer çiftlik verir ki; içinde fabrika, makine, at, silâh gibi herşey var. Fakat fırtınalı bir muhârebe zamanı olduğundan, hiçbir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur veya tebeddül eder gider. Pâdişah, o iki nefere kemâl‑i merhametinden bir yâver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir fermân ile onlara diyordu:
“Elinizde olan emânetimi bana satınız. Tâ sizin için muhâfaza edeyim. Beyhûde zâyi' olmasın. Hem, muhârebe bittikten sonra, size daha güzel bir sûrette iâde edeceğim. Hem, güyâ o emânet malınızdır, pek büyük bir fiat size vereceğim. Hem, o makine ve fabrikadaki âletler, benim nâmımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiatı, hem ücretleri birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârifâtını tedârik edemezsiniz. Bütün masârifâtı ve levâzımatı ben derûhde ederim. Bütün vâridâtı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhisât zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr!‥
Eğer bana satmazsanız, zâten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhâfaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacak. Hem beyhûde gidecek, hem o yüksek fiattan mahrum kalacaksınız. Hem o nâzik, kıymetdâr âletler, mîzanlar; isti'mâl edilecek şâhâne mâdenler ve işler bulmadığından, bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhâfaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem, emânette hıyânet cezasını göreceksiniz. İşte beş derece hasâret içinde hasâret!‥
53
Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim nâmımla tasarruf etmek demektir. Âdi bir esir ve başıbozuğa bedel, àlî bir pâdişahın hàs, serbest bir yâver‑i askeri olursunuz.”
Onlar, şu iltifatı ve fermânı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı dedi:
“Baş üstüne, ben maaliftihâr satarım. Hem bin teşekkür ederim.”
Diğeri mağrûr, nefsi fir'avunlaşmış, hodbîn, ayyaş, güyâ ebedî o çiftlikte kalacak gibi, dünyanın zelzelelerinden ve dağdağalarından haberi yok. Dedi:
“Yok, yok!‥ Pâdişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam!‥”
Biraz zaman sonra birinci adam, öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes hâline gıbta ederdi. Pâdişahın lütfuna mazhar olmuş, hàs sarayında saâdetle yaşıyor. Diğeri, öyle bir hâle giriftâr olmuş ki; herkes ona acıyor, hem “Müstehak!” diyor. Çünkü; hatâsının neticesi olarak, hem saâdeti ve mülkü gitmiş, hem ceza ve azâb çekiyor.
İşte ey nefs‑i pür-heves! Şu misâlin dûrbîni ile hakikatin yüzüne bak. Amma O Pâdişah ise; ezel-ebed Sultan’ı olan Rabbin, Hàlık’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mîzanlar ise; senin dâire-i hayatın içindeki mâmelekin ve o mâmelekin içindeki cisim, rûh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayâl gibi zâhirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve O Yâver-i Ekrem ise, Resûl-i Kerîm’dir. Ve o fermân-ı ahkem ise, Kur'ân-ı Hakîm’dir ki; bahsinde bulunduğumuz ticâret-i azîmeyi, şu âyetle ilân ediyor:اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
54
Ve o dalgalı muhârebe meydânı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki; durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Mâdem herşey elimizden çıkacak, fânî olup kaybolacak; acaba bâkîye tebdil edip ibkà etmek çaresi yok mu?” deyip düşünürken birden semâvî sadâ‑yı Kur'ân işitiliyor. Der: “Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir sûrette, güzel ve rahat bir çaresi var.”
Suâl: Nedir?
Elcevab: Emâneti sâhib‑i hakîkisine satmak.
İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var.
Birinci Kâr: Fânî mal bekà bulur. Çünkü: Kayyûm‑u Bâkî olan Zât-ı Zülcelâl’e verilen ve O’nun yolunda sarfedilen şu ömr-ü zâil, bâkîye inkılâb eder. Bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakikaları; âdeta tohumlar, çekirdekler hükmünde zâhiren fenâ bulur, çürür. Fakat, Âlem-i Bekà’da saâdet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler. Ve Âlem-i Berzah’ta ziyâdâr, mûnis birer manzara olurlar.
İkinci Kâr: Cennet gibi bir fiat veriliyor.
Üçüncü Kâr: Her a'zâ ve hâsselerin kıymeti, birden bine çıkar.
55
Meselâ: Akıl bir âlettir. Eğer Cenâb‑ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan; öyle meş'ûm ve müz'ic ve muacciz bir âlet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazînânesini ve gelecek zamanın ehvâl-i muhavvifânesini senin bu bîçâre başına yükletecek yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki; fâsık adam, aklın iz'aç ve tâcizinden kurtulmak için, gâliben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakîki’sine satılsa ve O’nun hesabına çalıştırsan; akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinâtta olan nihâyetsiz Rahmet hazinelerini ve Hikmet definelerini açar. Ve bununla sâhibini, saâdet-i ebediyeye müheyyâ eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar.
Meselâ: Göz, bir hâssedir ki, rûh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb‑ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan; geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile, şehvet ve heves-i nefsâniyeye bir kavvâd derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni'-i Basîr’ine satsan ve O’nun hesabına ve izni dâiresinde çalıştırsan; o zaman şu göz, şu kitab-ı kebîr-i kâinâtın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu'cizât-ı san'at-ı Rabbâniye’nin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübârek bir arısı derecesine çıkar.
Meselâ: Dildeki kuvve‑i zâikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan, belki nefis hesabına, mide nâmına çalıştırsan; o vakit, midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukùt eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîm’e satsan; o zaman dildeki kuvve-i zâika, Rahmet-i İlâhiye hazinelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.
İşte ey akıl! Dikkat et! Meş'ûm bir âlet nerede, kâinât anahtarı nerede? Ey göz! Güzel bak! Âdi bir kavvâd nerede, kütübhâne‑i İlâhî’nin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil! İyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hàssa-i Rahmet nâzırı nerede?‥
Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve a'zâları kıyâs etsen anlarsın ki; hakikaten mü'min Cennet’e lâyık ve kâfir Cehennem’e muvâfık bir mâhiyet kesbeder. Ve onların herbiri öyle bir kıymet almalarının sebebi; mü'min, îmânıyla Hàlık’ının emânetini, O’nun nâmına ve izni dâiresinde isti'mâl etmesidir. Ve kâfir, hıyânet edip nefs‑i emmâre hesabına çalıştırmasıdır.
Dördüncü Kâr: İnsan zaîftir; belâları çok‥ fakirdir; ihtiyacı pek ziyâde‥ âcizdir; hayat yükü pek ağır… Eğer Kadîr‑i Zülcelâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve i'timâd edip teslîm olmazsa, vicdânı dâim azâb içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş ya canavar eder.
56
Beşinci Kâr: Bütün o a'zâ ve âletlerin ibâdeti ve tesbihâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda, Cennet yemişleri sûretinde sana verileceğine, ehl‑i zevk ve keşf ve ehl-i ihtisàs ve müşâhede ittifak etmişler.
İşte bu beş mertebe kârlı ticâreti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasâret içinde hasârete düşeceksin.
Birinci Hasâret: O kadar sevdiğin mal ve evlâd; ve perestiş ettiğin nefis ve hevâ; ve meftûn olduğun gençlik ve hayat zâyi' olup kaybolacak. Senin elinden çıkacaklar. Fakat, günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.
İkinci Hasâret: Emânette hıyânet cezasını çekeceksin. Çünkü; en kıymetdâr âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarfedip nefsine zulmettin.
Üçüncü Hasâret: Bütün o kıymetdâr cihâzât‑ı insaniyeyi hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp, Hikmet-i İlâhiye’ye iftira ve zulmettin.
Dördüncü Hasâret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zaîf beline yükleyip zevâl ve firâk sillesi altında dâim vâveylâ edeceksin.
Beşinci Hasâret: Hayat‑ı ebediye esâsâtını ve saâdet-i uhreviye levâzımatını tedârik etmek için verilen akıl, kalb, göz, dil gibi güzel hediye-i Rahmâniye’yi Cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir sûrete çevirmektir.
Şimdi satmağa bakacağız… Acaba o kadar ağır bir şey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar. Yok!‥ Kat'a ve asla! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zîra helâl dâiresi geniştir, keyfe kâfî gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Ferâiz‑i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki ta'rif edilmez. Vazife ise; yalnız bir asker gibi Allah nâmına işlemeli, başlamalı‥ ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı‥ ve izni ve kanunu dâiresinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı‥ Kusur etse istiğfar etmeli: “Yâ Rab! Kusurumuzu affet. Bizi, kendine kul kabûl et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar, bizi emânette emin kıl. Âmîn!‥” demeli ve O’na yalvarmalı…