177

Onbirinci Söz

وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ❋ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ❋ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ❋ وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ❋ وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ❋ وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ❋ وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ❋ … اِلخ
Ey kardeş! Eğer hikmet‑i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammâsını ve hakikat-i salâtın rumûzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak:
Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem, o hazinelerde her çeşit cevâhir, elmas ve zümrüd bulunuyormuş. Hem, gizli pek acâib defineleri varmış. Hem, kemâlâtça sanâyi‑i garîbede pek çok mehâreti varmış. Hem, hesabsız fünûn-u acîbeye mârifeti, ihâtası varmış. Hem, nihâyetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılâ'ı varmış.
İşte her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, O Sultan‑ı Zîşan dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın enzârında saltanatının haşmetini, hem servetinin şa'şaasını, hem kendi san'atının hàrikalarını, hem kendi mârifetinin garîbelerini izhâr edip göstersin. Tâ cemâl ve kemâl-i manevîsini iki vecihle müşâhede etsin.
Bir vechi, bizzat nazar‑ı dekàik-âşinâsıyla görsün.
Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.
178
Bu hikmete binâen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmağa başladı. Şâhâne bir sûrette dâirelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest‑i san'atının en latîf, en güzel eserleriyle zînetlendirip, fünûn-u hikmetinin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ulûmunun âsâr-ı mu'cizekârâneleriyle donatarak tekmîl ettikten sonra, herbir taam ve ni'metlerinin bütün çeşitlerinden en lezîzlerini câmi' sofralar, o sarayda kurdu. Herbir tâifeye lâyık bir sofra ta'yin etti. Öyle sehàvetkârâne ve san'at-perverâne bir ziyâfet-i âmme ihzar etti ki; güyâ herbir sofra, yüz sanâyi-i latîfenin eserleriyle vücûd bulmuş gibi kıymetli hadsiz ni'metleri serdi.
Sonra aktâr‑ı memleketindeki ahâli ve raiyetini, seyre ve tenezzühe ve ziyâfete dâvet etti. Sonra, bir Yâver-i Ekrem’ine, sarayın hikmetlerini ve müştemilâtının mânâlarını bildirerek O’nu, üstad ve ta'rif edici ta'yin etti. Tâ ki, sarayın Sâni'ini, sarayın müştemilâtıyla ahâliye ta'rif etsin ve sarayın nakışlarının rumûzlarını bildirip, içindeki san'atlarının işâretlerini öğretip, derûnundaki manzûm murassa'lar ve mevzûn nukùş nedir ve ne vecihle saray sâhibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere ta'rif etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip, o görünmeyen Sultan’a karşı marziyâtı dâiresinde teşrîfat merâsimini ta'rif etsin.
İşte o muarrif Üstad’ın herbir dâirede birer avanesi bulunuyor. Kendisi, en büyük dâirede şâkirdleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebliğâtta bulunuyor, diyor ki:
179
“Ey ahâli! Şu kasrın meliki olan Seyyidimiz, bu şeylerin izhârıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımağa çalışınız. Hem şu tezyînâtla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san'atını takdir ve işlerini istihsân ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem, bu gördüğünüz ihsânat ile, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi, itâat ile ona muhabbet ediniz. Hem, şu görünen in'âm ve ikramlar ile size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem, şu kemâlâtının âsârıyla manevî cemâlini size göstermek istiyor. Siz dahi, onu görmeğe ve teveccühünü kazanmağa iştiyakınızı gösteriniz. Hem, bütün şu gördüğünüz masnûât ve müzeyyenât üstünde birer mahsûs sikke, birer hususî hâtem, birer taklid edilmez tuğrâ koymakla, herşey kendisine hàs olduğunu ve kendi eser‑i desti olduğunu ve kendisi tek ve yektâ, istiklâl ve infirad sâhibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu, tek ve yektâ ve misilsiz, nazîrsiz, bî-hemtâ tanıyınız ve kabûl ediniz.”
Daha bunun gibi, ona ve o makama münâsib sözleri seyircilere söyledi. Sonra, giren ahâli iki gürûha ayrıldılar:
Birinci gürûhu; kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için, o sarayın içindeki acâiblere baktıkları zaman dediler: “Bunda büyük bir iş var.” Hem anladılar ki; beyhûde değil, âdi bir oyuncak değil. Onun için merak ettiler. “Acaba tılsımı nedir, içinde ne var?” deyip düşünürken, birden o muarrif Üstad’ın beyân ettiği nutkunu işittiler, anladılar ki; bütün esrârın anahtarları O’ndadır; O’na müteveccihen gittiler ve dediler: “Esselâmü aleyke yâ eyyühe'l‑Üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sâdık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.”
Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabûl edip tam istifade ettiler. Pâdişah’ın marziyâtı dâiresinde amel ettiler. Onların şu edebli muâmele ve vaziyetleri O Pâdişah’ın hoşuna geldiğinden onları hàs ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya dâvet etti, ihsân etti. Hem, öyle bir Cevvâd‑ı Melik’e lâyık ve öyle mutî' ahâliye şâyeste ve öyle edebli misâfirlere münâsib ve öyle yüksek bir kasra şâyân bir sûrette ikram etti; dâimî onları saâdetlendirdi.
180
İkinci gürûh ise; akılları bozulmuş, kalbleri sönmüş olduklarından, saraya girdikleri vakit nefislerine mağlûb olup, lezzetli taamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler. Bütün o mehâsinden gözlerini kapadılar ve O Üstad’ın irşadâtından ve şâkirdlerinin îkazâtından kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen, fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksîrlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar; seyirci misâfirleri çok rahatsız ettiler. Sâni'‑i Zîşan’ın düsturlarına karşı edebsizlikte bulundular. Saray sâhibinin askerleri de onları tutup, öyle edebsizlere lâyık bir hapse attılar.
Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş! Elbette anladın ki; O Hâkim‑i Zîşan bu kasrı, şu mezkûr maksadlar için bina etmiştir. Şu maksadların husûlü ise, iki şeye mütevakkıftır:
Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz Üstad’ın vücûdudur. Çünkü; O bulunmazsa, bütün maksadlar beyhûde olur. Çünkü; anlaşılmaz bir kitab muallimsiz olsa, mânâsız bir kağıttan ibaret kalır.
İkincisi: Ahâli, O Üstad’ın sözünü kabûl edip dinlemesidir. Demek, vücûd‑u Üstad, vücûd-u kasrın dâîsidir ve ahâlinin istimâ'ı, kasrın bekàsına sebebdir. Öyle ise, denilebilir ki; eğer şu Üstad olmasaydı, O Melik-i Zîşan, şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki; O Üstad’ın ta'limâtını, ahâli dinlemedikleri vakit, elbette o kasır, tebdil ve tahvîl edilecek.
Ey arkadaş! Hikâye burada bitti. Eğer şu temsîlin sırrını anladınsa bak, hakikatin yüzünü de gör:
İşte o saray, şu âlemdir ki; tavanı tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba, gûnâ‑gûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O Melik ise; Ezel, Ebed Sultan’ı olan bir Zât-ı Mukaddes’tir ki; yedi kat semâvât ve arz ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsûs lisânlarla O Zât’ı takdis edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki; semâvât ve arzı altı günde yaratarak Arş-ı Rubûbiyet’inde durup gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp, kâinât sahifesinde âyâtını yazan ve Güneş, Ay, yıldızlar emrine musahhar zîhaşmet ve zîkudret sâhibidir.
181
O sarayın menzilleri ise, şu onsekiz bin âlemdir ki, herbirisi kendine lâyık bir tarz ile tezyîn ve tanzim edilmiştir. İşte o sarayda gördüğün sanâyi‑i garîbe ise, şu âlemde görünen kudret-i İlâhiye’nin mu'cizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar ise, şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde Rahmet-i İlâhiye’nin semerât-ı hàrikalarına işârettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise, burada kalbinde ateş olan arz ve sath-ı arzdır.
Ve orada temsîlde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise, şu hakikatte Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilvelerine misâldir. Ve temsîlde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise, şu âlemi süslendiren muntazam masnûât ve mevzûn nukùş-u kalem-i kudrettir ki; Kadîr-i Zülcelâl’in esmâsına delâlet ederler. Ve O Üstad ise, seyyidimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Avanesi ise, Enbiyâ Aleyhimüsselâm’dır. Ve şâkirdleri ise, evliyâ ve asfiyâdır. O saraydaki Hâkim’in hizmetkârları ise, şu âlemde Melâike Aleyhimüsselâm’a işârettir. Temsîlde, seyir ve ziyâfete dâvet edilen misâfirler ise, şu dünya misâfirhânesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işârettir.
Ve o iki fırka ise, burada birisi ehl‑i îmândır ki, kitab-ı kâinâtın âyâtının müfessiri olan Kur'ân-ı Hakîm’in şâkirdleridir. Diğer gürûh ise, ehl-i küfür ve tuğyandır ki; nefis ve şeytana tâbi olup yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi belki daha aşağı, sağır, dilsiz, dâllîn gürûhudur.
182
Birinci kafile olan süedâ ve ebrâr ise; zülcenâheyn olan Üstadı dinlediler. O Üstad, hem abddir; ubûdiyet noktasında Rabbini tavsif ve ta'rif eder ki, Cenâb‑ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resûldür; risalet noktasında Rabbinin ahkâmını Kur'ân vâsıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.
Şu bahtiyar cemâat, O Resûl’ü dinleyip Kur'ân’a kulak verdiler. Kendilerini, envâ'‑ı ibâdâtın fihristesi olan “Namaz” ile, birçok makàmât‑ı àliye içinde çok latîf vazifelerle telebbüs etmiş gördüler.
Evet, namazın mütenevvi' ezkâr ve harekâtıyla işâret ettiği vezâifi, makàmâtı mufassalan gördüler. Şöyle ki:
Evvelen: Âsâra bakıp, gâibâne muâmele sûretinde Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsinine temâşâger makamında kendilerini gördüklerinden, tekbir ve tesbih vazifesini edâ edip “Allâhu Ekber” dediler.
Sâniyen: Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilveleri olan bedâyi'ine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle “Sübhânallâh, Velhamdülillâh” diyerek takdis ve tahmîd vazifesini îfâ ettiler.
Sâlisen: Rahmet‑i İlâhiye’nin hazinelerinde iddihar edilen ni'metlerini, zâhir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve senâ vazifesini edâya başladılar.
Râbian: Esmâ‑i İlâhiye’nin definelerindeki cevherleri, manevî cihâzât mîzanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzîh ve medih vazifesine başladılar.
183
Hâmisen: Mistar‑ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektûbat-ı Rabbâniye’yi mütâlaa makamında, tefekkür ve istihsân vazifesine başladılar.
Sâdisen: Eşyanın yaratılışında ve masnûâtın san'atındaki latîf incelik ve nâzenîn güzellikleri temâşâ ile tenzîh makamında, Fâtır‑ı Zülcelâl, Sâni'-i Zülcemâl’lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.
Demek kâinâta ve âsâra bakıp, gâibâne muâmele‑i ubûdiyetle mezkûr makàmâtta mezkûr vezâifi edâ ettikten sonra Sâni'-i Hakîm’in dahi muâmelesine ve ef'âline bakmak derecesine çıktılar ki; hâzırâne bir muâmele sûretinde evvelâ Hàlık-ı Zülcelâl’in kendi san'atının mu'cizeleriyle kendini zîşuûra tanıttırmasına karşı, hayret içinde bir mârifet ile mukàbele ederek: سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ dediler. “Senin ta'rif edicilerin, bütün masnûâtındaki mu'cizelerindir.”
Sonra O Rahmân’ın kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı; muhabbet ve aşk ile mukàbele edip: اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ dediler.
Sonra O Mün'im‑i Hakîki’nin tatlı ni'metleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı; şükür ve hamd ile mukàbele ettiler, dediler: سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ “Senin hak şükrünü nasıl edâ edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir Meşkûr’sun ki; bütün kâinâta serilmiş bütün ihsânatın açık lisân‑ı hâlleri, şükür ve senânızı okuyorlar. Hem, âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün ni'metlerin ilânatıyla hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem, rahmet ve ni'metin manzûm meyveleri ve mevzûn yemişleri, senin cûd ve keremine şehâdet etmekle, senin şükrünü enzâr-ı mahlûkat önünde îfâ ederler.”
184
Sonra şu kâinâtın yüzlerinde değişen mevcûdât âyinelerinde Cemâl ve Celâl ve Kemâl ve Kibriyâ’sının izhârına karşı اَللّٰهُ اَكْبَرُ deyip ta'zîm içinde bir aczle rükûa gidip, mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip, mukàbele ettiler.
Sonra O Ganiyy‑i Mutlak’ın servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı; fakr ve hâcetlerini izhâr edip, duâ edip, istemekle mukàbele edip: وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ dediler.
Sonra O Sâni'‑i Zülcelâl’in kendi san'atının latîflerini, hàrikalarını, antikalarını, sergilerle teşhîrgâh-ı enâmda neşrine karşı; مَا شَاءَ اللّٰهُ deyip takdir ederek, “Ne güzel yapılmış!” deyip istihsân ederek, بَارَكَ اللّٰهُdeyip müşâhede etmek, اٰمَنَّا deyip şehâdet etmek, “Geliniz, bakınız!” hayran olarak حَيَّ عَلَى الْفَلَاحِ deyip herkesi şâhid tutmakla mukàbele ettiler.
Hem O Sultan‑ı ezel ve ebed, kâinâtın aktârında kendi Rubûbiyet’inin saltanatını ilânına ve Vahdâniyet’inin izhârına karşı; tevhid ve tasdik edip سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا diyerek itâat ve inkıyad ile mukàbele ettiler.
185
Sonra O Rabbü'l‑Âlemîn’in Ulûhiyet’inin izhârına karşı; za'f içinde aczlerini, ihtiyaç içinde fakrlarını ilândan ibaret olan ubûdiyet ile ve ubûdiyetin hülâsası olan “Namaz” ile mukàbele ettiler.
Daha bunlar gibi gûnâ‑gûn ubûdiyet vazifeleriyle şu dâr-ı dünya denilen mescid-i kebîrinde farîza-i ömürlerini ve vazife-i hayatlarını edâ edip ahsen-i takvîm sûretini aldılar. Bütün mahlûkat üstünde bir mertebeye çıktılar ki, yümn-i îmân ile emn ü emânet ile mücehhez emin bir halife-i arz oldular.
Ve şu meydân‑ı tecrübe ve şu destgâh-ı imtihandan sonra onların Rabb-i Kerîm’i onları, îmânlarına mükâfât olarak saâdet-i ebediyeye ve İslâmiyet’lerine ücret olarak Darü's-selâma dâvet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki; hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb-i beşere hutûr etmemiş derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve bekà verdi. Çünkü; ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedâr âşıkı, elbette bâkî kalıp ebede gidecektir.
İşte Kur'ân şâkirdlerinin âkıbetleri böyledir. Cenâb‑ı Hak bizleri onlardan eylesin, âmîn!
Amma, füccâr ve eşrâr olan diğer gürûh ise; hadd‑i bülûğ ile şu âlem sarayına girdikleri vakit, bütün vahdâniyetin delillerine karşı küfür ile mukàbele edip ve bütün ni'metlere karşı küfran ile mukàbele ederek ve bütün mevcûdâtı kıymetsizlikle kâfirâne bir ittiham ile tahkîr ettiler ve bütün Esmâ-i İlâhiye’nin tecelliyâtına karşı red ve inkâr ile mukàbele ettiklerinden, az bir vakitte, nihâyetsiz bir cinayet işlediler; nihâyetsiz bir azâba müstehak oldular. Evet, insana sermâye-i ömür ve cihâzât-ı insaniye, mezkûr vezâif için verilmiştir.
186
Ey sersem nefsim ve ey pür‑heves arkadaşım! Âyâ, zannediyor musunuz ki; vazife‑i hayatınız, yalnız terbiye-i medeniye ile güzelce muhâfaza-i nefs etmek – ayıb olmasın – batn ve fercin hizmetine mi münhasırdır? Yâhut zannediyor musunuz ki; hayatınızın makinesinde dercedilen şu nâzik letâif ve maneviyat; ve şu hassas a'zâ ve âlât; ve şu muntazam cevârih ve cihâzât; ve şu mütecessis havâs ve hissiyatın gaye-i yegânesi; şu hayat-ı fâniyede, nefs-i rezîlenin, hevesât-ı süfliyenin tatmini için isti'mâline mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ! Belki vücûdunuzda şunların yaratılması ve fıtratınızda bunların gaye-i idhali, iki esâstır:
Biri: Cenâb‑ı Mün'im-i Hakîki’nin bütün ni'metlerinin herbir çeşitlerini size ihsâs ettirip şükrettirmekten ibarettir. Siz de hissedip şükür ve ibâdetini etmelisiniz.
İkincisi: Âleme tecellî eden Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin bütün tecelliyâtının aksâmını, birer birer, size o cihâzât vâsıtasıyla bildirip tattırmaktır. Siz dahi tatmakla tanıyarak îmân getirmelisiniz.
İşte bu iki esâs üzerine kemâlât‑ı insaniye, neşv ü nemâ bulur. Bununla insan, insan olur.
İnsaniyetin cihâzâtı, hayvan gibi hayat‑ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsîl sırrıyla bak:
Meselâ: Bir zât, bir hizmetçisine yirmi altın verdi; tâ mahsûs bir kumaştan kendisine bir kat libâs alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın a'lâsından mükemmel bir libâs aldı, giydi.
187
Sonra gördü ki: O zât, diğer bir hizmetkârına bin altın verip, bir kağıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebine koydu, ticârete gönderdi. Şimdi, her aklı başında olan bilir ki; o sermâye, bir kat libâs almak için değil. Çünkü; evvelki hizmetkâr, yirmi altınla en a'lâ kumaştan bir kat libâs almış olduğundan, elbette bu bin altın, bir kat libâsa sarfedilmez. Şâyet bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kağıdı okumayıp, belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya bir kat libâs için verip, hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libâsından elli derece aşağı bir libâs alsa, elbette o hàdim nihâyet derecede ahmaklık etmiş olacağı için şiddetle tâzib ve hiddetle te'dib edilecektir.
Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermâye‑i ömür ve isti'dâd-ı hayatınızı hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fânîye ve lezzet-i maddiyeye sarfetmeyiniz. Yoksa sermâyece en a'lâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz hâlde, en ednâsından elli derece aşağı düşersiniz.
Ey gâfil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mâhiyetini, hem hayatının sûretini, hem hayatının sırr‑ı hakikatini, hem hayatının kemâl-i saâdetini bir derece anlamak istersen bak.
Senin hayatının gayelerinin icmâli “dokuz emir”dir.
Birincisi şudur ki: Senin vücûdunda konulan duygular terâzileriyle, Rahmet‑i İlâhiye’nin hazinelerinde iddihar edilen ni'metleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.
İkincisi: Senin fıtratında vaz'edilen cihâzâtın anahtarlarıyla Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin gizli definelerini açmaktır, Zât-ı Akdes’i o esmâ ile tanımaktır.
Üçüncüsü: Şu teşhîrgâh‑ı dünyada, mahlûkat nazarında, Esmâ-i İlâhiye’nin sana taktıkları garîb san'atlarını ve latîf cilvelerini bilerek hayatınla teşhîr ve izhâr etmektir.
Dördüncüsü: Lisân‑ı hâl ve kàlinle Hàlık’ının dergâh-ı Rubûbiyet’ine ubûdiyetini ilân etmektir.
Beşincisi: Nasıl bir asker pâdişahından aldığı türlü türlü nişanları, resmî vakitlerde takıp pâdişahın nazarında görünmekle, onun iltifatât‑ı âsârını gösterdiği gibi; sen dahi Esmâ-i İlâhiye’nin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla bilerek süslenip, O Şâhid-i Ezelî’nin nazar-ı şühûd ve işhâdına görünmektir.
188
Altıncısı: Zevi'l‑hayat olanların tezâhürat-ı hayatiye denilen, Hàlık’larına tahiyyâtları ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sâni'lerine tesbihâtları ve semerât ve gâyât-ı hayatiye denilen, Vâhibü'l-Hayat’a arz-ı ubûdiyetlerini bilerek müşâhede etmek, tefekkür ile görüp şehâdetle göstermektir.
Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz'î ilim ve kudret ve irâde gibi sıfât ve hâllerinden küçük nümûnelerini vâhid‑i kıyâsî ittihàz ile Hàlık-ı Zülcelâl’in sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçüler ile bilmektir. Meselâ; sen, cüz'î iktidarın ve cüz'î ilmin ve cüz'î irâden ile bu hâneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hânenden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.
Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcûdâtın herbiri kendine mahsûs bir dil ile Hàlık’ının Vahdâniyet’ine ve Sâni'inin Rubûbiyet’ine dair manevî sözlerini fehmetmektir.
Dokuzuncusu: Acz ve za'fın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret‑i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniye’nin derecât-ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki, açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâ'ı mikdarınca taamın lezzeti ve derecâtı ve çeşitleri anlaşılır; onun gibi sen de nihâyetsiz aczin ve fakrınla, nihâyetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiye’nin derecâtını fehmetmelisin. İşte senin hayatının gayeleri, icmâlen, bunlar gibi emirlerdir.
189
Şimdi kendi hayatının mâhiyetine bak ki, o mâhiyetinin icmâli şudur:
Esmâ‑i İlâhiye’ye ait garâibin fihristesi‥ hem şuûn ve sıfât-ı İlâhiye’nin bir mikyâsı‥ hem kâinâttaki âlemlerin bir mîzanı‥ hem bu âlem-i kebîrin bir listesi‥ hem şu kâinâtın bir haritası‥ hem şu kitab-ı ekberin bir fezlekesi‥ hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi‥ hem mevcûdâta serpilen ve evkàta takılan kemâlâtının bir ahsen-i takvîmidir. İşte mâhiyet-i hayatın bunlar gibi emirlerdir.
Şimdi senin hayatının sûreti ve tarz‑ı vazifesi şudur ki:
Hayatın, bir kelime‑i mektûbedir. Kalem-i kudretle yazılmış hikmet-nümâ bir sözdür. Görünüp ve işitilip Esmâ-i Hüsnâ’ya delâlet eder. İşte hayatının sûreti bu gibi emirlerdir.
Şimdi hayatının sırr‑ı hakikati şudur ki:
Tecellî‑i Ehadiyet’e, cilve-i Samediyet’e âyineliktir. Yani, bütün âleme tecellî eden esmânın nokta-i mihrâkıyesi hükmünde bir câmiiyetle Zât-ı Ehad-i Samed’e âyineliktir.
Şimdi hayatının saâdet içindeki kemâli ise:
Senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems‑i Ezelî’nin envârını hissedip sevmektir. Zîşuûr olarak O’na şevk göstermektir. O’nun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir. İşte bu sırdandır ki, seni a'lâ-yı illiyîne çıkaran bir Hadîs-i Kudsînin meâl-i şerîfi olan: مَنْ نَه گُنْجَمْ دَرْ سَمٰوَاتُ و زَمِينْ ❋ اَزْ عَجَبْ گُنْجَمْ بَقَلْبِ مُؤْمِنِينْ denilmiştir.
190
İşte ey nefsim! Hayatının böyle ulvî gâyâta müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri câmi' olduğu hâlde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki; hiç‑ender hiç olan muvakkat huzûzât-ı nefsâniyeye, geçici lezâiz-i dünyeviyeye sarfedip zâyi' edersin! Eğer zâyi' etmemek istersen geçen temsîl ve hakikate remzeden, وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ❋ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ❋ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ❋ وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ❋ وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ❋ وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ❋ وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ❋ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا ❋ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ❋ وَقَدْخَابَ مَنْ دَسّٰيهَا Sûresi’ndeki kasem ve cevab‑ı kasemi düşünüp amel et.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى شَمْسِ سَمَاءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ نُجُومِ الْهِدَايَةِ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ