62
Sekizinci Söz
﷽
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُاِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ
Şu dünya ve dünya içindeki rûh‑u insanî ve insanda dinin mâhiyet ve kıymetlerini ve eğer Din-i Hak olmazsa, dünya bir zindân olması ve dinsiz insan, en bedbaht mahlûk olduğunu ve şu âlemin tılsımını açan, rûh-u beşerîyi zulümâttan kurtaran يَا اَللّٰهُ ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ olduğunu anlamak istersen; şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:
Eski zamanda iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddi bir adamı gördüler. Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?” O dahi onlara dedi ki: “Sağ yolda, kanun ve nizâma tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saâdet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekàvet vardır. Şimdi intihâbdaki ihtiyar sizdedir.”
Bunu dinledikten sonra güzel huylu kardeş sağ yola تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ deyip gitti. Ve nizâm ve intizama tebaiyeti kabûl etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zâhiren hafif, ma'nen ağır vaziyette giden bu adamı hayâlen takib ediyoruz.
63
İşte bu adam, dereden tepeden aşıp gitgide tâ hàlî bir sahrâya girdi. Birden müdhiş bir sadâ işitti. Baktı ki; dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp, elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare; biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı gördü ki; arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı gördü ki; dehşetli bir ejderha içindedir. Başını kaldırmış otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrüb etmiş. Ağzı, kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki; ısırıcı muzır haşerât etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki; bir incir ağacıdır. Fakat hàrika olarak muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var.
İşte şu adam sû‑i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki; bu, âdi bir iş değildir. Bu işler tesâdüfî olamaz. Bu acîb işler içinde garîb esrâr var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikal etmedi. Şimdi bunun kalbi ve rûh ve aklı, şu elîm vaziyetten gizli feryâd u figân ettikleri hâlde; nefs-i emmâresi, güyâ bir şey yokmuş gibi tecâhül edip, rûh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp, kendi kendini aldatarak bir bahçede bulunuyor gibi o ağacın meyvelerini yemeye başladı. Hâlbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi.
Bir hadîs‑i kudsîde Cenâb-ı Hak buyurmuş: اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْد۪ي ب۪ي Yani: “Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muâmele ederim.” İşte bu bedbaht adam, sû‑i zan ile ve akılsızlığı ile gördüğünü, âdi ve ayn-ı hakikat telâkki etti. Ve öyle de muâmele gördü ve görüyor ve görecek!‥ Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor. Böylece azâb çekiyor. Biz de şu meş'ûmu, bu azâbda bırakıp döneceğiz. Tâ öteki kardeşin hâlini anlayacağız.
İşte, şu mübârek akıllı zât gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünkü; güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür, güzel hülyalar eder. Kendi kendine ünsiyet eder. Hem biraderi gibi zahmet ve meşakkat çekmiyor. Çünkü nizâmı bilir, tebaiyet eder, teshîlât görür. Âsâyiş ve emniyet içinde serbest gidiyor. İşte bir bahçeye rast geldi. İçinde, hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış, hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât ise, “Herşeyin iyisine bak.” kaidesiyle amel edip, murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifade etti. Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.
64
Sonra gitgide bu dahi evvelki biraderi gibi bir sahrâ‑yı azîmeye girdi. Birden hücum eden bir arslanın sesini işitti. Korktu, fakat biraderi kadar korkmadı. Çünkü; hüsn-ü zannıyla ve güzel fikriyle, “Şu sahrânın bir hâkimi var. Ve bu arslan, o hâkimin taht-ı emrinde bir hizmetkâr olması ihtimali var.” diye düşünüp tesellî buldu. Fakat yine kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi, kendini içine attı. Biraderi gibi ortasında bir ağaca eli yapıştı; havada muallak kaldı. Baktı iki hayvan, o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı, arslan; aşağıya baktı, bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi bir acîb vaziyet gördü. Bu dahi tedehhüş etti. Fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafif… Çünkü; güzel ahlâkı ona güzel fikir vermiş. Ve güzel fikir ise, ona herşeyin güzel cihetini gösteriyor.
İşte bu sebebden şöyle düşündü ki: “Bu acîb işler birbiriyle alâkadardır. Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise bu işlerde bir tılsım vardır. Evet bunlar, bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim; o gizli hâkim bana bakıyor, beni tecrübe ediyor, bir maksad için beni bir yere sevkedip dâvet ediyor.”
Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak neş'et eder ki: “Acaba beni tecrübe edip kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acîb yol ile bir maksada sevkeden kimdir?”
Sonra tanımak merakından tılsım sâhibinin muhabbeti neş'et etti. Ve şu muhabbetten tılsımı açmak arzusu neş'et etti. Ve o arzudan tılsım sâhibini râzı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaziyet almak irâdesi neş'et etti.
Sonra ağacın başına baktı, gördü ki incir ağacıdır. Fakat başında binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünkü, kat'î anladı ki; bu incir ağacı bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O mahfî hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin nümûnelerini bir tılsım ve bir mu'cize ile o ağaca takmış ve kendi misâfirlerine ihzar ettiği et'imeye birer işâret sûretinde o ağacı tezyîn etmiş olmalı. Yoksa bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez.
65
Sonra niyâza başladı. Tâ, tılsımın anahtarı ona ilhâm oldu. Bağırdı ki: “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehàlet ediyorum ve sana hizmetkârım. Ve senin rızânı istiyorum. Ve seni arıyorum.” Ve bu niyâzdan sonra, birden kuyunun duvarı yarılıp, şâhâne, nezîh ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha ağzı, o kapıya inkılâb etti. Ve arslan ve ejderha, iki hizmetkâr sûretini giydiler. Ve onu içeriye dâvet ediyorlar. Hattâ o arslan, kendisine musahhar bir at şekline girdi.
İşte ey tenbel nefsim! Ve ey hayâlî arkadaşım! Geliniz, bu iki kardeşin vaziyetlerini muvâzene edelim. Tâ iyilik nasıl iyilik getirir ve fenâlık nasıl fenâlık getirir, görelim‥ bilelim.
Bakınız: Sol yolun bedbaht yolcusu, her vakit ejderhanın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise, meyvedâr ve revnâkdâr bir bahçeye dâvet edilir. Hem o bedbaht, elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise, lezîz bir ibret, tatlı bir havf, mahbûb bir mârifet içinde garîb şeyleri seyir ve temâşâ ediyor. Hem o bedbaht, vahşet ve me'yûsiyet ve kimsesizlik içinde azâb çekiyor. Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümîd ve iştiyak içinde telezzüz ediyor. Hem o bedbaht, kendini vahşî canavarların hücumuna ma'rûz bir mahpus hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise, bir azîz misâfirdir ki, misâfiri olduğu Mihmandâr‑ı Kerîm’in acîb hizmetkârları ile ünsiyet edip eğleniyor. Hem o bedbaht, zâhiren lezîz, ma'nen zehirli yemişleri yemekle azâbını tâcil ediyor. Zîra o meyveler nümûnelerdir. Tatmaya izin var, tâ asıllarına tâlib olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini te'hir eder. Ve intizar ile telezzüz eder. Hem o bedbaht kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakikati ve parlak bir vaziyeti, basîretsizliği ile kendisine muzlim ve zulümâtlı bir evhâm, bir Cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstehaktır ve ne de kimseden şekvâya hakkı vardır.
66
Meselâ; bir adam güzel bir bahçede, ahbablarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyâfetteki keyfe kanâat etmeyip, kendini pis müskirlerle sarhoş edip, kendisini kış ortasında, canavarlar içinde, aç, çıplak tahayyül edip, bağırmaya ve ağlamaya başlasa; nasıl şefkate lâyık değil… Kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp tahkîr ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir. Ve şu bahtiyar ise hakikati görür. Hakikat ise güzeldir. Hakikatin hüsnünü derketmekle, hakikat sâhibinin kemâline hürmet eder. Rahmetine müstehak olur. İşte, “Fenâlığı kendinden, iyiliği Allah’tan bil.” olan hükm‑ü Kur'ânî’nin sırrı zâhir oluyor.
Daha bunlar gibi sâir farkları muvâzene etsen anlayacaksın ki; evvelkisinin nefs‑i emmâresi, ona bir manevî Cehennem ihzar etmiş. Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsân ve saâdete ve parlak bir fazilete ve feyze mazhar etmiş.
Ey nefsim! Ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam! Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur'ân’ı dinle ve hükmüne mutî' ol! Ve O’na yapış! Ve ahkâmıyla amel et!‥
Şu hikâye‑i temsîliyede olan hakikatleri eğer fehmettin ise; hakikat-i din ve dünya ve insan ve îmânı ona tatbik edebilirsin. Mühimlerini ben söyleyeceğim. İncelerini sen kendin istihrâc et.
67
İşte bak! O iki kardeş ise; biri, rûh‑u mü'min ve kalb-i sâlihtir. Diğeri, rûh-u kâfir ve kalb-i fâsıktır. Ve o iki tarîkten sağ ise; tarîk-ı Kur'ân ve îmândır. Sol ise; tarîk-ı isyan ve küfrandır. Ve o yoldaki bahçe ise; cem'iyet-i beşeriye ve medeniyet-i insaniye içinde muvakkat hayat-ı ictimâiyedir ki; içinde hayır ve şer, iyi ve fenâ, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Âkıl odur ki; خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ kaidesiyle amel eder, selâmet‑i kalb ile gider. Ve o sahrâ ise; şu arz ve dünya’dır. Ve o arslan ise; ölüm ve eceldir. Ve o kuyu ise; beden-i insan ve zaman-ı hayattır. Ve o altmış arşın derinlik ise; ömr-ü vasatî ve ömr-ü gâlibî olan altmış seneye işârettir. Ve o ağaç ise; müddet-i ömür ve madde-i hayattır. Ve o iki siyah ve beyaz hayvan ise; gece ve gündüzdür. Ve o ejderha ise; ağzı kabir olan tarîk-ı berzahiye ve revâk-ı uhreviyedir. Fakat o ağız, mü'min için zindândan bir bahçeye açılan bir kapıdır. Ve o haşerât-ı muzırra ise; musîbât-ı dünyeviyedir. Fakat mü'min için, gaflet uykusuna dalmamak için tatlı îkazât-ı İlâhiye ve iltifatât-ı Rahmâniye hükmündedir. Ve o ağaçtaki yemişler ise; dünyevî ni'metlerdir ki; Cenâb-ı Kerîm-i Mutlak, onları Âhiret ni'metlerine bir liste, hem ihtar edici, hem müşâbihleri, hem Cennet meyvelerine müşterileri dâvet eden nümûneler sûretinde yapmış.
Ve o ağacın birliğiyle beraber, muhtelif başka başka meyveler vermesi ise; kudret‑i Samedâniye’nin sikkesine ve Rubûbiyet-i İlâhiye’nin hâtemine ve saltanat-ı Ulûhiyet’in tuğrâsına işârettir. Çünkü: “Bir tek şeyden herşeyi yapmak” yani; bir topraktan bütün nebâtât ve meyveleri yapmak; hem bir sudan bütün hayvanatı halketmek; hem basit bir yemekten bütün cihâzât-ı hayvaniyeyi icâd etmek; bununla beraber “Herşeyi bir tek şey yapmak” yani; zîhayatın yediği gayet muhtelifü'l-cins taamlardan o zîhayata bir lahm-ı mahsûs yapmak, bir cild-i basit dokumak gibi san'atlar; Zât-ı Ehad-i Samed olan Sultan-ı Ezel ve Ebed’in sikke-i hàssasıdır, hâtem-i mahsûsudur, taklid edilmez bir tuğrâsıdır. Evet, bir şeyi herşey ve herşeyi bir şey yapmak; herşeyin Hàlık’ına hàs ve Kàdir-i Külli Şey’e mahsûs bir nişandır, bir âyettir.
68
Ve o tılsım ise; sırr‑ı îmân ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir. Ve o miftâh ise; يَا اَللّٰهُ ❋ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ ’dur. Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına inkılâb etmesi ise, işârettir ki: Kabir, ehl‑i dalâlet ve tuğyan için vahşet ve nisyan içinde zindân gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu hâlde; ehl-i Kur'ân ve îmân için zindân-ı dünyadan bostan-ı bekàya ve meydân-ı imtihandan ravza-i cinâna ve zahmet-i hayattan Rahmet-i Rahmân’a açılan bir kapıdır. Ve o vahşî arslanın dahi mûnis bir hizmetkâra dönmesi ve musahhar bir at olması ise, işârettir ki: Mevt, ehl-i dalâlet için, bütün mahbûbâtından elîm bir firâk-ı ebedîdir. Hem kendi Cennet-i kâzibe-i dünyeviyesinden ihrac ve tard ve vahşet ve yalnızlık içinde zindân-ı mezara idhal ve hapis olduğu hâlde; ehl-i hidayet ve ehl-i Kur'ân için, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbablarına kavuşmaya vesiledir. Hem hakîki vatanlarına ve ebedî makam-ı saâdetlerine girmeye vâsıtadır. Hem zindân-ı dünyadan bostan-ı cinâna bir dâvettir. Hem Rahmân-ı Rahîm’in fazlından, kendi hizmetine mukâbil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem ubûdiyet ve imtihanın ta'lim ve ta'limâtından bir paydostur…
Elhâsıl: Her kim hayat‑ı fâniyeyi esâs maksad yapsa, zâhiren bir Cennet içinde olsa da, ma'nen Cehennem’dedir. Ve her kim hayat-ı bâkiyeye ciddi müteveccih ise, saâdet-i dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fenâ ve sıkıntılı olsa da, dünyasını, Cennet’in intizar salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder…
69
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَالسَّلَامَةِ وَالْقُرْاٰنِ وَالْا۪يمَانِ اٰم۪ينَ ❋ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ بِعَدَدِ جَم۪يعِ الْحُرُوفَاتِ الْمُتَشَكِّلَةِ ف۪ي جَم۪يعِ الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ ف۪ي مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِئٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَارْحَمْنَا وَوَالِدَيْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِعَدَدِهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ ❋ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ