57

Yedinci Söz

Şu kâinâtın tılsım‑ı muğlakını açan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ rûh‑u beşer için saâdet kapısını fetheden, ne kadar kıymetdâr iki tılsım-ı müşkül-küşâ olduğunu ve sabır ile Hàlık’ına tevekkül ve ilticâ ve şükür ile Rezzâk’ından suâl ve duâ; ne kadar nâfi' ve tiryâk gibi iki ilâç olduğunu ve Kur'ân’ı dinlemek, hükmüne inkıyad etmek, namazı kılmak, kebâiri terketmek; ebedü'l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnâkdâr bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nur-u kabir olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:
Bir zaman bir asker, meydân‑ı harb ve imtihanda, kâr ve zarar deverânında pek müdhiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki:
Sağ ve sol iki tarafından dehşetli derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor. Onu da bekliyor. Hem bu hâli ile beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor. O bîçâre, şu dehşet içinde me'yûsâne düşünürken; sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhâh, nurânî bir zât peydâ olur. Ona der:
“Me'yûs olma! Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce isti'mâl etsen, o arslan sana musahhar bir at olur. Hem o darağacı sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilâç vereceğim. Güzelce isti'mâl etsen, o iki müteaffin yaraların, iki güzel kokulu Gül‑ü Muhammedî (A.S.M) denilen latîf çiçeğe inkılâb ederler. Hem, sana bir bilet vereceğim. Onunla uçar gibi bir senelik bir yolu, bir günde kesersin. İşte eğer inanmıyorsan bir parça tecrübe et. Tâ doğru olduğunu anlayasın.”
58
Hakikaten bir parça tecrübe etti. Doğru olduğunu tasdik etti. Evet ben, yani şu bîçâre Said dahi bunu tasdik ederim. Çünkü; biraz tecrübe ettim. Pek doğru gördüm.
Bundan sonra birden gördü ki; sol cihetinden şeytan gibi dessâs, ayyaş, aldatıcı bir adam; çok zînetler, süslü sûretler, fantaziyeler, müskirler beraber olduğu hâlde geldi. Karşısında durdu. Ona dedi:
“Hey arkadaş! Gel gel, beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız sûretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.”
Suâl: Hâ hâ!‥ Nedir ağzında gizli okuyorsun?
Cevab: Bir tılsım.
– Bırak şu anlaşılmaz işi!‥ Hazır keyfimizi bozmayalım.
S – Hâ!‥ Şu ellerindeki nedir?
C – Bir ilâç.
– At şunu. Sağlamsın. Neyin var. Alkış zamanıdır.
S – Hâ!‥ Şu beş nişanlı kağıt nedir?
C – Bir bilet. Bir ta'yinât senedi.
– “Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım‥” der. Herbir desîse ile onu iknâa çalışır. Hattâ o bîçâre ona biraz meyleder. Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessâsa aldandım.
Birden sağ cihetinden ra'd gibi bir ses gelir. Der: “Sakın aldanma! Ve o dessâsa de ki: Eğer arkamdaki arslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def'edip, peşimdeki yolculuğu men'edecek bir çare sende varsa, bulursan; haydi yap, göster, görelim. Sonra de: Gel keyfedelim. Yoksa sus hey sersem!‥ Tâ Hızır gibi bu zât‑ı semâvî dediğini desin…”
İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim! Bil!‥ O bîçâre asker ise; sensin ve insandır. Ve o arslan ise; eceldir. Ve o darağacı ise; ölüm ve zevâl ve firâktır ki; gece‑gündüzün dönmesinde, her dost vedâ eder, kaybolur. Ve o iki yara ise; birisi, müz'ic ve hadsiz bir acz-i beşerî; diğeri, elîm, nihâyetsiz bir fakr-ı insanîdir. Ve o nefy ve yolculuk ise; âlem‑i ervâhtan, rahm-ı mâderden, sabâvetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.
59
Ve o iki tılsım ise; Cenâb‑ı Hakk’a îmân ve Âhiret’e îmândır. Evet, şu kudsî tılsım ile ölüm; insan-ı mü'mini, zindân-ı dünyadan bostan-ı cinâna, huzur-u Rahmân’a götüren bir musahhar at ve burâk sûretini alır. Onun içindir ki; ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem zevâl ve firâk, memât ve vefât ve darağacı olan mürûr-u zaman, o îmân tılsımı ile, Sâni'-i Zülcelâl’in taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu'cizât-ı nakşını, havârık-ı kudretini, tecelliyât-ı rahmetini, kemâl-i lezzetle seyr ve temâşâya vâsıta sûretini alır. Evet, Güneş’in nurundaki renkleri gösteren âyinelerin tebeddül edip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar teşkil eder.
60
Ve o iki ilâç ise; biri, sabır ile tevekküldür. Hàlık’ının kudretine istinâd, hikmetine i'timâddır. Öyle mi? Evet, emr‑i كُنْ فَيَكُونُ’e mâlik bir Sultan‑ı Cihan’a, acz tezkeresiyle istinâd eden bir adamın ne pervâsı olabilir? Zîra, en müdhiş bir musîbet karşısında; اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ deyip itmi'nân‑ı kalb ile Rabb-i Rahîm’ine i'timâd eder. Evet, ârif-i billâh; aczden, mehàfetullâhtan telezzüz eder. Evet, havfta lezzet vardır. Eğer, bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan suâl edilse: “En lezîz ve en tatlı hâletin nedir?” Belki diyecek: “Aczimi, zaafımı anlayıp, vâlidemin tatlı tokadından korkarak, yine vâlidemin şefkatli sînesine sığındığım hâlettir.” Hâlbuki; bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir lem'a-i tecellî-i Rahmet’tir. Onun içindir ki: Kâmil insanlar, aczde ve havfullâhta öyle bir lezzet bulmuşlar ki; kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip, Allah’a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı, kendilerine şefâatçi yapmışlar.
Diğer ilâç ise; şükür ve kanâat ile taleb ve duâ ve Rezzâk‑ı Rahîm’in rahmetine i'timâddır. Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i ni'met eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevvâd-ı Kerîm’in misâfirine, fakr ve ihtiyaç, nasıl elîm ve ağır olabilir? Belki fakr ve ihtiyacı, hoş bir iştihâ sûretini alır. İştihâ gibi fakrın tezyîdine çalışır. Onun içindir ki: Kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler. Sakın yanlış anlama! Allah’a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa, fakrını halka gösterip, dilencilik vaziyetini almak demek değildir.
Ve o bilet, sened ise; başta namaz olarak, edâ‑i ferâiz ve terk-i kebâirdir. Öyle mi? Evet, bütün ehl-i ihtisàs ve müşâhedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifakıyla; o uzun ve karanlıklı ebedü'l-âbâd yolunda zâd ve zahîre, ışık ve burâk; ancak Kur'ân’ın evâmirini imtisal ve nevâhîsinden ictinâb ile elde edilebilir. Yoksa, fen ve felsefe, san'at ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları kabrin kapısına kadardır.
İşte ey tenbel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebâiri terketmek, ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi, meyvesi, fâidesi ne kadar çok, mühim ve büyük olduğunu aklın varsa, bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefâhete seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin:
“Eğer ölümü öldürüp, zevâli dünyadan izâle etmek ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp, kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa sus!‥ Kâinât mescid‑i kebîrinde Kur'ân, kâinâtı okuyor. O’nu dinleyelim… O Nur ile nurlanalım… Hidayetiyle amel edelim… Ve O’nu vird-i zebân edelim…
61
Evet, söz O’dur. Ve O’na derler. Hak olup, Hak’tan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden O’dur!‥”
اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اَللّٰهُمَّ اَغْنِنَا بِالْاِفْتِقَارِ اِلَيْكَ وَلَا تُفْقِرْنَا بِالْاِسْتِغْنَاءِ عَنْكَ تَبَرَّأْنَا اِلَيْكَ مِنْ حَوْلِنَا وَقُوَّتِنَا وَالْتَجَئْنَا اِلٰى حَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ فَاجْعَلْنَا مِنَ الْمُتَوَكِّل۪ينَ عَلَيْكَ وَلَا تَكِلْنَا اِلٰى اَنْفُسِنَا وَاحْفَظْنَا بِحِفْظِكَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَنَبِيِّكَ وَصَفِيِّكَ وَخَل۪يلِكَ وَجَمَالِ مُلْكِكَ وَمَل۪يكِ صُنْعِكَ وَعَيْنِ عِنَايَتِكَ وَشَمْسِ هِدَايَتِكَ وَلِسَانِ حُجَّتِكَ وَمِثَالِ رَحْمَتِكَ وَنُورِ خَلْقِكَ وَشَرَفِ مَوْجُودَاتِكَ وَسِرَاجِ وَحْدَتِكَ ف۪ي كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَكَاشِفِ طِلْسِمِ كَائِنَاتِكَ وَدَلَّالِ سَلْطَنَةِ رُبُوبِيَّتِكَ وَمُبَلِّغِ مَرْضِيَّاتِكَ وَمُعَرِّفِ كُنُوزِ اَسْمَائِكَ وَمُعَلِّمِ عِبَادِكَ وَتَرْجُمَانِ اٰيَاتِكَ وَمِرْاٰةِ جَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَمَدَارِ شُهُودِكَ وَاِشْهَادِكَ وَحَب۪يبِكَ وَرَسُولِكَ الَّذ۪ي اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَعَلٰى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالْمُرْسَل۪ينَ وَعَلٰى مَلٰئِكَتِكَ الْمُقَرَّب۪ينَ وَعَلٰى عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ اٰم۪ينَ