313
Onsekizinci Söz
Bu Söz’ün İki Makam’ı var. İkinci Makam’ı daha yazılmamıştır. Birinci Makam’ı Üç Nokta’dır.
Birinci Nokta
﷽
لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Nefs‑i Emmâreme Bir Sille-i Te'dib:
Ey fahre meftûn, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, hodbînlikte bî‑hemtâ sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşe'i olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir da'vâ ise; senin dahi sana yüklenen ni'metler için fahre, gurura belki bir hakkın var.
Hâlbuki sen, dâim zemme müstehaksın. Zîra o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz'‑i ihtiyarın bulunmakla, o ni'metlerin kıymetlerini fahrin ile tenkìs ediyorsun, gururunla tahrib ediyorsun ve küfranınla ibtal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun. Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevâzu'dur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbînlik değil, hudâbînliktedir.
314
Evet sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabûl etmek, şerre merci' olmak için yaratılmışsınız. Yani, fâil ve masdar değilsiniz; belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir te'siriniz var; o da, hayr‑ı mutlak’tan gelen hayrı, güzel bir sûrette kabûl etmemenizden şerre sebeb olmanızdır.
Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ, güzelliği görülmeyen zâhirî çirkinlikler size isnâd edilip Zât‑ı Mukaddese-i İlâhiye’nin tenzîhine vesile olasınız. Hâlbuki bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıt bir sûret giymişsiniz. Kàbiliyetsizliğinizden hayrı, şerre kalbettiğiniz hâlde, Hàlık’ınızla güyâ iştirâk edersiniz. Demek nefis-perest, tabiat-perest; gayet ahmak, gayet zâlimdir.
Hem deme ki: “Ben mazharım. Güzele mazhar ise, güzelleşir.” Zîra, temessül etmediğinden mazhar değil, memer olursun.
Hem deme ki: “Halk içinde ben intihâb edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.” Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü, herkesten ziyâde sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.
İkinci Nokta
اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ âyetinin bir sırrını izâh eder. Şöyle ki:
Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakîki bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinâttaki herşey, her hâdise, ya bizzat güzeldir; ona hüsn‑ü bizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki; ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zâhirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zâhirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle:
315
Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihâyetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış ve güz mevsiminin haşîn tahribâtı, hazîn firâk perdeleri arkasında tecelliyât‑ı Celâliye-i Sübhâniye’nin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyîkinden ve tâzibinden muhâfaza etmek için, nâzdâr çiçeklerin dostları olan nâzenîn hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenîn, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir. Fırtına, zelzele, vebâ gibi hâdiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok manevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşv ü nemâsız kalan birçok isti'dâd çekirdekleri, zâhirî çirkin görünen hâdiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güyâ umum inkılâblar ve küllî tahavvüller, birer manevî yağmurdur.
Fakat insan, hem zâhir‑perest, hem hodgâm olduğundan zâhire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhâkeme ederek şer olduğuna hükmeder. Hâlbuki; eşyanın insana ait gayesi bir ise, Sâni'inin esmâsına ait binlerdir.
Meselâ: Kudret‑i Fâtıra’nın büyük mu'cizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, mânâsız telâkki eder. Hâlbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar. Meselâ; atmaca kuşu, serçelere taslîti, zâhiren rahmete uygun gelmez. Hâlbuki serçe kuşunun isti'dâdı, o taslît ile inkişaf eder. Meselâ; “kar”ı, pek bâridâne ve tatsız telâkki ederler. Hâlbuki o bârid, tatsız perdesi altında o kadar harâretli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, ta'rif edilmez.
Hem insan hodgâmlık ve zâhir‑perestliğiyle beraber, herşeyi kendine bakan yüzüyle muhâkeme ettiğinden pek çok mahz-ı edebî olan şeyleri, hilâf-ı edeb zanneder. Meselâ; âlet-i tenâsül-i insan, insan nazarında bahsi, hacâlet-âverdir. Fakat şu perde-i hacâlet, insana bakan yüzdedir. Yoksa hilkate, san'ata ve gâyât-ı fıtrata bakan yüzler, öyle perdelerdir ki, hikmet nazarıyla bakılsa; ayn-ı edebdir, hacâlet ona hiç temâs etmez.
İşte menba'‑ı edeb olan Kur'ân-ı Hakîm’in bazı tâbiratı, bu yüzler ve perdelere göredir. Nasıl ki, bize görünen çirkin mahlûkların ve hâdiselerin zâhirî yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli san'at ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki, Sâni'ine bakar ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar ve pek çok zâhirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam bir kitabet-i kudsiyedir…
316
Üçüncü Nokta
اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
Mâdem kâinâtta hüsn‑ü san'at, bilmüşâhede vardır ve kat'îdir; elbette Risalet-i Ahmediye (A.S.M.), şühûd derecesinde bir kat'iyyetle sübûtu lâzım gelir. Zîra, şu güzel masnûâttaki hüsn-ü san'at ve zînet-i sûret gösteriyor ki; onların san'atkârında ehemmiyetli bir irâde-i tahsin ve kuvvetli bir taleb-i tezyîn vardır ve şu irâde ve taleb ise; O Sâni'de, ulvî bir muhabbet ve masnû'larında izhâr ettiği kemâlât-ı san'atına karşı kudsî bir rağbet var olduğunu gösteriyor. Ve şu muhabbet ve rağbet ise; masnûât içinde en münevver ve mükemmel ferd olan insana daha ziyâde müteveccih olup temerküz etmek ister.
İnsan ise, şecere‑i hilkatin zîşuûr meyvesidir. Meyve ise; en cem'iyetli ve en uzak ve en ziyâde nazarı âmm ve şuûru küllî bir cüz'îdir. Nazarı âmm ve şuûru küllî zât ise; O San'atkâr-ı Zülcemâl’e muhâtab olup görüşen ve küllî şuûrunu ve âmm nazarını tamamen Sâni'inin perestişliğine ve san'atının istihsânına ve ni'metinin şükrüne sarfeden en yüksek, en parlak bir ferd olabilir.
Şimdi iki levha, iki dâire görünüyor.
Biri: Gayet muhteşem, muntazam bir dâire‑i Rubûbiyet ve gayet musanna', murassa' bir levha-i san'at…
Diğeri: Gayet münevver, müzehher bir dâire‑i ubûdiyet ve gayet vâsi', câmi' bir levha-i tefekkür ve istihsân ve teşekkür ve îmân vardır ki; ikinci dâire bütün kuvvetiyle birinci dâirenin nâmına hareket eder.
İşte O Sâni'in bütün makàsıd‑ı san'at-perverânesine hizmet eden o dâire reisinin ne derece O Sâni' ile münâsebetdâr ve onun nazarında ne kadar mahbûb ve makbûl olduğu bilbedâhe anlaşılır.
317
Acaba hiç akıl kabûl eder mi ki; şu güzel masnûâtın bu derece san'at‑perver, hattâ ağzın her çeşit tadını nazara alan in'âm-perver san'atkârı, arş ve ferşi çınlattıracak bir velvele-i istihsân ve takdir içinde, berr ve bahri cezbeye getirecek bir zemzeme-i şükrân ve tekbir ile, perestişkârâne O’na müteveccih olan en güzel masnû'una karşı lâkayd kalsın ve O’nunla konuşmasın ve alâkadarâne O’nu resûl yapıp, güzel vaziyetinin başkalara da sirâyet etmesini istemesin? Kellâ! Konuşmamak ve O’nu resûl yapmamak mümkün değil…
اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُمُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ …
318
Firkatli ve Gurbetli Bir Esârette Fecir Vaktinde Ağlayan Bir Kalbin Ağlayan Ağlamalarıdır
Seherlerde eser bâd‑i tecellî
Uyan ey gözlerim vakt‑i seherde
İnâyethâh zidergâh‑ı İlâhî
Seherdir ehl‑i zenbin tevbegâhı
Uyan ey kalbim vakt‑i fecirde
Bekün tevbe, becû gufrân zidergâh‑ı İlâhî
سَحَرْ حَشْرِيسْت دَرُو هُشْيَارْ دَرْ تَسْبِيحْ هَمَه شَىْ‥
بَخَوابِ غَفْلَتْ سَرْسَمْ نَفْسَمْ حَتَّى كَىْ‥
عُمْرْ عَصْرِيسْت سَفَرْ بَاقَبْر مِى بَايَدْ زِهَرْ حَىْ‥
بِبَرْخِيزْ نَمَازِى چُو نِيَازِى گُو بِكُنْ اۤوَازِى چُونْ نَىْ‥
بَگُو: يَا رَبْ پَشِيمَانَمْ خَجِيلَمْ شَرْمسَارَمْ اَزْ گُنَاهْ بِى شُمَارَمْ
پَرِيشَانَمْ ذَلِيلَمْ اَشْكْ بَارَمْ اَزْ حَيَاتْ بِى قَرَارَمْ
غَرِيبَمْ بِى كَسَمْ ضَعِيفَمْ نَاتُوَانَمْ عَلِيلَمْ عَاجِزَمْ اِخْتِيَارَمْ بِى اِخْتِيَارَمْ
اَلْاَمَانْ گُويَمْ عَفُوْ جُويَمْ مَدَدْ خَواهَمْ زِدَرْگَاهَتْ اِلٰهِى