191
Onikinci Söz
﷽
وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا
Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmâlen muvâzenesi; hem Hikmet-i Kur'âniye’nin, insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı ictimâiyesine verdiği ders-i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi; hem Kur'ân’ın sâir Kelimât-ı İlâhiye’ye ve bütün kelâmlara cihet-i rüchâniyetine bir işârettir. İşte bu sözde “Dört Esâs” vardır.
Birinci Esâs
Hikmet‑i Kur'âniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsîliye dûrbîniyle bak:
Bir zaman, hem dindar, hem gayet san'atkâr bir Hâkim‑i Nâmdâr istedi ki; Kur'ân-ı Hakîm’i, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimâtındaki i'câza şâyeste bir yazı ile yazsın. O mu'ciz-nümâ kàmete, hàrika bir libâs giydirilsin. İşte o Nakkàş Zât, Kur'ân’ı pek acîb bir tarzda yazdı. Bütün kıymetdâr cevherleri, yazısında isti'mâl etti. Hakàikının tenevvü'üne işâret için bazı mücessem hurûfâtını elmas ve zümrüd ile ve bir kısmını lü'lü ve akik ile ve bir tâifesini pırlanta ve mercanla ve bir nev'ini altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temâşâsından hayran olup istihsân ederdi. Bâhusus, ehl-i hakikatin nazarına o sûrî güzellik, mânâsındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyînâtın işârâtı olduğundan, pek kıymetdâr bir antika olmuştur.
192
Sonra O Hâkim, şu musanna' ve murassa' Kur'ân’ı, bir ecnebî feylesofa ve bir müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe, hem mükâfât için emretti ki: “Herbiriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız!” Evvelâ o feylesof, sonra o âlim, ona dair birer kitab te'lif ettiler.
Fakat feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münâsebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve ta'rifatından bahseder, mânâsına hiç ilişmez. Çünkü; o ecnebî adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur'ân’ı, bilmiyor ki; bir kitaptır ve mânâyı ifâde eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor; fakat çok iyi bir mühendistir. Güzel bir tasvircidir. Mâhir bir kimyagerdir. Sarraf bir cevhercidir. İşte o adam, bu san'atlara göre eserini yazdı.
Amma müslüman âlim ise, O’na baktığı vakit anladı ki; O, Kitab‑ı Mübîn’dir, Kur'ân-ı Hakîm’dir. İşte bu hak-perest Zât, ne tezyînât-ı zâhirîsine ehemmiyet verdi ve ne de hurûfun nukùşuyla iştigâl etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigâl ettiği mes'elelerinden daha àlî, daha gâlî, daha latîf, daha şerîf, daha nâfi', daha câmi'… Çünkü; nukùşun perdesi altında olan hakàik-ı kudsiyesinden ve envâr-ı esrârından bahsederek, gayet güzel bir tefsir-i şerîf yazdı.
Sonra ikisi, eserlerini götürüp O Hâkim‑i Zîşan’a takdim ettiler. O Hâkim, evvelâ feylesofun eserini aldı, baktı gördü ki; o hod-pesend ve tabiat-perest adam çok çalışmış, fakat hiç hakîki hikmetini yazmamış. Hiçbir mânâsını anlamamış. Belki karıştırmış. O’na karşı hürmetsizlik, belki edebsizlik etmiş. Çünkü; o menba'-ı hakàik olan Kur'ân’ı, mânâsız nukùş zannederek, mânâ cihetinde kıymetsizlik ile tahkîr etmiş olduğundan O Hâkim-i Hakîm dahi, onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı.
193
Sonra öteki hak‑perest, müdakkik âlimin eserine baktı gördü ki; gayet güzel ve nâfi' bir tefsir ve gayet hakîmâne, mürşidâne bir te'liftir, “Âferin, Bârekallâh” dedi. “İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sâhibine derler. Öteki adam ise, haddinden tecâvüz etmiş bir san'atkârdır.” Sonra onun eserine bir mükâfât olarak; herbir harfine mukâbil, tükenmez hazinesinden “On altın verilsin.” irâde etti.
Eğer temsîli fehmettin ise bak, hakikatin yüzünü de gör:
Amma o müzeyyen Kur'ân ise, şu musanna' kâinâttır. O hâkim ise, Hakîm‑i Ezelî’dir. Ve o iki adam ise, birisi yani ecnebîsi; ilm-i felsefe ve hükemâsıdır. Diğeri, Kur'ân ve şâkirdleridir.
Evet, Kur'ân‑ı Hakîm, şu Kur'ân-ı Azîm-i Kâinât’ın en àlî bir müfessiridir ve en belîğ bir tercümânıdır. Evet, O Furkàn’dır ki: Şu kâinâtın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekvîniyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri, birer harf-i mânidâr olan mevcûdâta “mânâ-yı harfî” nazarıyla, yani onlara Sâni' hesabına bakar; “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir sûrette Sâni'inin cemâline delâlet ediyor!” der. Ve bununla kâinâtın hakîki güzelliğini gösteriyor.
Amma, ilm‑i hikmet dedikleri felsefe ise; hurûf-u mevcûdâtın tezyînâtında ve münâsebâtında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış… Şu kitab-ı kebîrin hurûfâtına “mânâ-yı harfî” ile; yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken öyle etmeyip “mânâ-yı ismî” ile, yani; mevcûdâta mevcûdât hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış”a bedel, “Ne güzeldir!” der, çirkinleştirir. Bununla kâinâtı tahkîr edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinâta bir tahkîrdir.
194
İkinci Esâs
Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkıye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvâzenesi:
Felsefenin hàlis bir tilmizi, bir fir'avundur. Fakat menfaati için en hasîs şeye ibâdet eden bir fir'avun‑u zelîldir. Her menfaatli şeyi kendine “Rab” tanır. Hem o dinsiz şâkird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için, nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasîse için ayağını öpmekle zillet gösterir, denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şâkird, cebbâr bir mağrûrdur. Fakat kalbinde nokta-i istinâd bulmadığı için zâtında gayet acz ile âciz bir cebbâr-ı hodfürûştur. Hem o şâkird, menfaat-perest hodendiştir ki; gaye-i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesâtını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini, bazı menfaat-i kavmiye içinde arayan dessâs bir hodgâmdır.
Amma, Hikmet‑i Kur'ân’ın hàlis tilmizi ise, bir abddir; fakat, a'zam‑ı mahlûkata da ibâdete tenezzül etmez. Hem Cennet gibi a'zam-ı menfaat olan bir şeyi, gaye-i ibâdet kabûl etmez bir abd-i azîzdir. Hem hakîki tilmizi, mütevâzidir, selîm, halîmdir; fakat, Fâtır’ının gayrına, dâire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zaîftir, fakr ve za'fını bilir; fakat onun Mâlik-i Kerîm’i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnîdir ve Seyyid’inin nihâyetsiz kudretine istinâd ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillâh, rızâ-yı İlâhî için, fazilet için amel eder, çalışır.
İşte, iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvâzenesiyle anlaşılır.
195
Üçüncü Esâs
Hikmet‑i felsefe ile Hikmet-i Kur'âniye’nin hayat-ı ictimâiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:
Amma hikmet‑i felsefe ise; hayat‑ı ictimâiyede nokta-i istinâdı, “kuvvet” kabûl eder. Hedefi, “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı, “cidâl” tanır. Cemâatlerin râbıtasını, “unsuriyet, menfî milliyeti” tutar. Semerâtı ise, “hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyîd”dir.
Hâlbuki; kuvvetin şe'ni, “tecâvüz”dür. Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfî gelmediğinden üstünde “boğuşmak”tır. Düstur‑u cidâlin şe'ni, “çarpışmak”tır. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan; “tecâvüz”dür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saâdeti selb olmuştur.
Amma Hikmet‑i Kur'âniye ise; nokta‑i istinâdı, kuvvete bedel “hakk”ı kabûl eder. Gayede menfaate bedel, “fazilet ve rızâ-yı İlâhî”yi kabûl eder. Hayatta düstur-u cidâl yerine, “düstur-u teâvün”ü esâs tutar. Cemâatlerin râbıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “râbıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabûl eder. Gâyâtı, hevesât-ı nefsâniyenin tecâvüzâtına sed çekip, rûhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevkedip insan eder…
Hakkın şe'ni, “ittifak”tır. Faziletin şe'ni, “tesânüd”dür. Düstur‑u teâvünün şe'ni, “birbirinin imdâdına yetişmek”tir. Dinin şe'ni, “uhuvvet”tir, “incizab”tır. Nefsi gemlemekle bağlamak, rûhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, “saâdet-i dâreyn”dir…
196
Dördüncü Esâs
Kur'ân’ın, bütün Kelimât‑ı İlâhiye içinde cihet-i ulviyetini ve bütün kelâmlar üstünde cihet-i tefevvukunu anlamak istersen şu iki temsîle bak:
Birincisi: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, iki tarzda hitâbı vardır. Birisi; âdi bir raiyet ile cüz'î bir iş için, hususî bir hâcete dair hàs bir telefonla konuşmaktır. Diğeri; saltanat‑ı uzmâ ünvânıyla ve hilâfet-i kübrâ nâmıyla ve hâkimiyet-i âmme haysiyetiyle, evâmirini etrafa neşir ve teşhîr maksadıyla, bir elçisiyle veya büyük bir memuruyla konuşmaktır ve haşmetini izhâr eden ulvî bir fermânla mükâlemedir.
İkinci temsîl: Bir adam, elinde bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine mikdarınca bir ışık ve yedi rengi câmi' bir ziyâ alır. O nisbetle güneşle münâsebetdâr olur, sohbet eder ve o ışıklı âyineyi, karanlıklı hânesine veya dam altındaki bağına tevcîh etse; güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kàbiliyeti mikdarınca istifade edebilir.
Diğeri ise, hânesinden veya bağının damından geniş pencereler açar. Gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakîki güneşin dâimî ziyâsıyla sohbet eder, konuşur ve lisân‑ı hâl ile böyle minnetdârâne bir sohbet eder. Der: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünü güldüren dünya güzeli ve gök nâzdârı olan nâzenîn güneş! Onlar gibi benim hâneciğimi ve bahçeciğimi ısındırdın, ışıklandırdın…” Hâlbuki âyine sâhibi böyle diyemez. O kayd altındaki güneşin aksi ise, âsârı mahdûddur. O kayda göredir.
İşte bu iki temsîlin dûrbîniyle Kur'ân’a bak! Tâ ki, i'câzını göresin ve kudsiyetini anlayasın…
Evet, Kur'ân der ki: “Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup, denizler mürekkeb olsa, Cenâb‑ı Hakk’ın kelimâtını yazsalar; bitiremezler.” Şimdi şu nihâyetsiz kelimât içinde en büyük makam, Kur'ân’a verilmesinin sebebi şudur ki:
197
Kur'ân: İsm‑i A'zamdan ve her ismin a'zamlık mertebesinden gelmiş… Hem bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcûdâtın İlâh’ı ünvânıyla Allah’ın fermânıdır. Hem, semâvât ve arzın Hàlık’ı haysiyetiyle bir hitâbdır. Hem Rubûbiyet-i Mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhîta noktasında, bir defter-i iltifatât-ı Rahmâniye’dir. Hem, Ulûhiyet’in azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhâbere mecmuasıdır. Hem İsm-i A'zamın muhîtinden nüzûl ile Arş-ı A'zamın bütün muhâtına bakan, teftiş eden hikmet-feşân bir Kitab-ı Mukaddes’tir.
İşte bu sırdandır ki; “Kelâmullâh” ünvânı, kemâl‑i liyâkatle Kur'ân’a verilmiş.
Amma, sâir Kelimât‑ı İlâhiye ise; bir kısmı, hàs bir itibar ile ve cüz'î bir ünvân ve hususî bir ismin cüz'î tecellîsi ile; ve hàs bir Rubûbiyet ile ve mahsûs bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile zâhir olan kelâmdır. Hususiyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir. Ekser ilhâmât bu kısımdandır. Fakat derecâtı çok mütefâvittir.
Meselâ; en cüz'îsi ve basiti, hayvanatın ilhâmâtıdır. Sonra avâm‑ı nâsın ilhâmâtıdır. Sonra avâm-ı melâikenin ilhâmâtıdır. Sonra evliyâ ilhâmâtıdır. Sonra melâike-i izâm ilhâmâtıdır. İşte şu sırdandır ki; kalbin telefonuyla vâsıtasız münâcât eden bir velî der: حَدَّثَن۪ي قَلْب۪ي عَنْ رَبّ۪ي Yani: “Kalbim benim Rabbimden haber veriyor.” Demiyor: “Rabbü'l‑Âlemîn’den haber veriyor.” Hem der: “Kalbim, Rabbimin âyinesidir, arşıdır.” Demiyor: “Rabbü'l-Âlemîn’in arşıdır.” Çünkü; kàbiliyeti mikdarınca ve yetmiş bine yakın hicâbların nisbet-i ref'i derecesinde mazhar-ı hitâb olabilir.
198
İşte bir pâdişahın saltanat‑ı uzmâsı haysiyetiyle çıkan fermânı, âdi bir adamla cüz'î bir mükâlemesinden ne kadar yüksek ve àlî ise ve gökteki güneşin feyzinden istifade, âyinedeki aksinin cilvesinden istifadeden ne derece çok ve fâik ise; Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân dahi o nisbette bütün kelâmların ve hep kitapların fevkındedir.
Kur'ân’dan sonra ikinci derecede Kütüb‑ü Mukaddese ve Suhuf-u Semâviye’nin, dereceleri nisbetinde tefevvukları vardır. O sırr-ı tefevvuktan hissedardırlar.
Eğer bütün cin ve insanın Kur'ân’dan tereşşuh etmeyen bütün güzel sözleri toplansa; yine Kur'ân’ın mertebe‑i kudsiyesine yetişip tanzîr edemez.
Eğer Kur'ân’ın İsm‑i A'zamdan ve her ismin a'zamlık mertebesinden geldiğini bir parça fehmetmek istersen Âyete'l-Kürsî ve âyet-i وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ ve âyet‑i قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ ve âyet‑i يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ ve âyet‑i يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي ve âyet‑i تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ ve âyet‑i مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ve âyet‑i اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِve âyet‑i يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ ve âyet‑i وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ve âyet‑i لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ gibi âyetlerin küllî, umumî, ulvî ifâdelerine bak!
199
Hem, başlarında اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ veyâhut سَبَّحَ ve يُسَبِّحُ bulunan sûrelerin başlarına dikkat et; tâ, bu sırr‑ı azîmin şuâını göresin. Hem, الٓمٓ ’lerin ve الٓرٰ ’ların ve حٰمٓ ’lerin fâtihalarına bak; Kur'ân’ın, Cenâb‑ı Hakk’ın yanında ehemmiyetini bilesin.
Eğer şu “Dördüncü Esâs”ın kıymetdâr sırrını fehmettin ise; enbiyâya gelen vahyin ekseri, melek vâsıtasıyla olduğunu ve ilhâmın ekseri, vâsıtasız olduğunu anlarsın. Hem, en büyük bir velî, hiçbir nebînin derecesine yetişmediğinin sırrını anlarsın. Hem Kur'ân’ın azametini ve izzet‑i kudsiyetini ve ulviyet-i i'câzının sırrını anlarsın. Hem, Mi'râc’ın sırr-ı lüzumunu; yani tâ semâvâta, tâ Sidretü'l-Müntehâ’ya, tâ Kàb-ı Kavseyn’e gidip, اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ olan Zât‑ı Zülcelâl ile münâcât edip, tarfetü'l-aynda yerine gelmek sırrını anlarsın…
Evet şakk‑ı Kamer, nasıl ki bir mu'cize-i risaletidir; nübüvvetini cin ve inse gösterdi… Öyle de: Mi'râc dahi, bir mu'cize-i ubûdiyetidir; habîbiyetini ervâh ve melâikeye gösterdi.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ كَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ اٰم۪ينَ