27
﷽
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
وَالصَّلٰوةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik temsîlâtıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü; ben nefsimi herkesten ziyâde nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim “Sekiz Söz”ü, biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avâm lisânıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.
Birinci Söz
“Bismillâh” her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisân‑ı hâl ile vird-i zebânıdır.
“Bismillâh” ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle… Şöyle ki:
Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki; bir kabile reisinin ismini alsın ve himâyesine girsin. Tâ, şakìlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perîşan olacaktır.
İşte böyle bir seyahat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi idi, diğeri mağrûr. Mütevâzii, bir reisin ismini aldı. Mağrûr almadı… Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtiü't‑tarîka rast gelse, der: “Ben, filân reisin ismiyle gezerim.” Şakì def'olur gider, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrûr, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, ta'rif edilmez. Dâima titrer, dâima dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezîl oldu.
28
İşte ey mağrûr nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin, fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihâyetsizdir. Mâdem öyledir; şu sahrânın Mâlik‑i Ebedî ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al‥ tâ, bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübârek bir definedir ki; senin nihâyetsiz aczin ve fakrın, seni nihâyetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr‑i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefâatçi yapar.
Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki; askere kaydolur, devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. “Kanun nâmına, devlet nâmına” der, her işi yapar, herşeye karşı dayanır.
Başta demiştik: “Bütün mevcûdât, lisân‑ı hâl ile ‘Bismillâh’ der.” Öyle mi?
Evet, nasıl ki görsen; bir tek adam geldi. Bütün şehir ahâlisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakìnen bilirsin; o adam kendi nâmıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki, o bir askerdir. Devlet nâmına hareket eder, bir pâdişah kuvvetine istinâd eder.
Öyle de: Herşey Cenâb‑ı Hakk’ın nâmına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.
Demek herbir ağaç “Bismillâh” der; hazine‑i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.
Herbir bostan “Bismillâh” der; matbaha‑i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif lezîz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.
Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar, “Bismillâh” der; Rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzâk nâmına en latîf, en nazîf, âb‑ı hayat gibi bir gıdâyı takdim ediyorlar.
Herbir nebât ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, “Bismillâh” der; sert olan taş ve toprağı deler geçer. “Allah nâmına, Rahmân nâmına” der, herşey ona musahhar olur.
Evet, havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl‑i sühûletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi, hem şiddet-i harârete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabîiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki:
29
“En güvendiğin salâbet ve harâret dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer Asâ‑yı Mûsa (A.S.) gibi فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisal ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kağıdı gibi ince nâzenîn yapraklar, birer a'zâ‑yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan harârete karşı, يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا âyetini okuyorlar.”
Mâdem herşey ma'nen “Bismillâh” der. Allah nâmına, Allah’ın ni'metlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi “Bismillâh” demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz, Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gâfil insanlardan almamalıyız.
Suâl: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sâhibi olan Allah, ne fiat istiyor?
Elcevab: Evet, O Mün'im‑i Hakîki, bizden o kıymetdâr ni'metlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir. Başta “Bismillâh” zikirdir. Âhirde “Elhamdülillâh” şükürdür. Ortada, “Bu kıymetdâr hàrika‑i san'at olan ni'metler; Ehad, Samed’in mu'cize‑i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derketmek” fikirdir. Bir pâdişahın kıymetdâr bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sâhibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakîki’yi unutmak ondan bin derece daha belâhettir.
Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver‥ Allah nâmına al‥ Allah nâmına başla‥ Allah nâmına işle‥ vesselâm.