765
İkinci Esâs
Hakikat‑i Mi'râc nedir?
Elcevab: Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) merâtib-i kemâlâtta seyr ü sülûkünden ibarettir. Yani; Cenâb-ı Hakk’ın tertib-i mahlûkatta tecellî ettirdiği ayrı ayrı isim ve ünvânlarla ve Saltanat-ı Rubûbiyet’inde teşkil ettiği devâir-i tedbir ve icâdda ve o dâirelerde birer Arş-ı Rubûbiyet ve birer merkez-i tasarrufa medâr olan bir semâ tabakasında gösterdiği âsâr-ı Rubûbiyet’i, birer birer o abd-i mahsûsa göstermekle; o abdi, hem bütün kemâlât-ı insaniyeyi câmi', hem bütün Tecelliyât-ı İlâhiye’ye mazhar, hem bütün tabakàt-ı kâinâta nâzır ve Saltanat-ı Rubûbiyet’in dellâlı ve marziyât-ı İlâhiye’nin mübelliği ve tılsım-ı kâinâtın keşşâfı yapmak için Burâk’a bindirip, berk gibi semâvâtı seyrettirip, kat'-ı merâtib ettirerek, kamervâri menzilden menzile, dâireden dâireye Rubûbiyet-i İlâhiye’yi temâşâ ettirip, o dâirelerin semâvâtında makamları bulunan ve ihvânı olan enbiyâyı birer birer göstererek, tâ Kàb-ı Kavseyn makamına çıkarmış, Ehadiyet ile kelâmına ve rü'yetine mazhar kılmıştır. Şu yüksek hakikate iki temsîl dûrbîni ile bakılabilir.
Birincisi: Yirmidördüncü Söz’de izâh edildiği gibi; nasıl ki bir pâdişahın kendi hükûmetinin dâirelerinde ayrı ayrı ünvânları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nâm ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır…
Meselâ; adliye dâiresinde hâkim‑i âdil ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan-ı a'zam ve ilmiyede halife ve hâkezâ‥ sâir isim ve ünvânları bulunur. Herbir dâirede birer manevî tahtı hükmünde olan makam ve iskemlesi bulunur. O tek pâdişah, o saltanatın dâirelerinde ve tabakàt-ı hükûmetin mertebelerinde, bin isim ve ünvâna sâhib olabilir. Birbiri içinde bin taht-ı saltanatı olabilir. Güyâ o hâkim, herbir dâirede şahsiyet-i maneviye haysiyetiyle ve telefonu ile mevcûd ve hazır bulunur, bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle görünür, görür. Ve her mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle idare eder, bakar. Ve herbir dâirenin başka bir merkezi, bir menzili vardır. Ahkâmları birbirinden ayrıdır, tabakàtları birbirinden başkadır.
İşte böyle bir sultan, istediği bir zâtı, bütün o dâirelerinde gezdirip, her dâireye mahsûs saltanat‑ı şâhânesini ve evâmir-i hâkimânesini gösterip, dâireden dâireye, tabakadan tabakaya gezdirip, tâ huzuruna getirir. Sonra bütün o dâirelere taalluk eden bazı evâmir-i umumiye-i külliyeyi ona tevdî' eder, gönderir.
766
İşte bu misâl gibi; Ezel ve Ebed Sultan’ı olan Rabbü'l‑Âlemîn için, Rubûbiyet’inin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe'n ve nâmları vardır. Ve Ulûhiyet’inin dâirelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve alâmetleri vardır. Ve haşmetli icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer tecellî ve cilveleri vardır. Ve kudretinin tasarrufâtında başka başka, fakat birbirini ihsâs eder ünvânları vardır. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhûratı vardır. Ve ef'âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder tasarrufâtı vardır. Ve rengârenk san'atında ve masnûâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli Rubûbiyet’i vardır.
İşte şu sırr‑ı azîme binâen, kâinâtı hayret-fezâ acîb bir tertib ile tanzim etmiş. En küçük tabakàt-ı mahlûkattan olan zerrâttan tâ semâvâta ve semâvâtın birinci tabakasından, tâ Arş-ı A'zama kadar birbiri üstünde teşkilât var. Herbir semâ, bir ayrı âlemin damı ve Rubûbiyet için bir arş ve tasarrufât-ı İlâhiye için bir merkez hükmündedir. O dâirelerde ve o tabakàtta çendan, Ehadiyet itibariyle bütün esmâ bulunabilir. Bütün ünvânlarla tecellî eder. Fakat nasıl ki adliyede hâkim-i âdil ünvânı asıldır, hâkimdir. Sâir ünvânlar orada onun emrine bakar, ona tâbidir. Öyle de, herbir tabakàt-ı mahlûkatta, herbir semâda bir isim, bir ünvân-ı İlâhî hâkimdir, sâir ünvânlar da onun zımnındadır.
Meselâ: İsm‑i Kadîr’e mazhar Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, hangi semâda Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile görüştü ise, işte o semâ dâiresinde Cenâb-ı Hak, “Kadîr” ünvânıyla bizzat orada mütecellîdir. Meselâ: Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın makamı olan semâ dâiresinde en ziyâde hüküm-fermâ, Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’ın mazhar olduğu “Mütekellim” ünvânıdır ve hâkezâ…
767
İşte Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm – çünkü; ism-i a'zama mazhardır ve nübüvveti umumîdir ve bütün esmâya mazhardır – elbette, bütün devâir-i Rubûbiyet’le alâkadardır. Elbette o dâirelerde makam sâhibi olan enbiyâlarla görüşmek ve umum tabakàttan geçmek; hakikat‑i Mi'râc’ı iktiza ediyor.
İkinci Temsîl: Nasıl ki bir sultanın ünvânlarından olan “kumandan‑ı a'zam” ünvânı, devâir-i askeriyenin serasker dâiresi gibi, küllî ve geniş dâireden tut, tâ onbaşı dâiresi gibi cüz'î ve hususî herbir dâirede bir zuhûru, bir cilvesi vardır. Meselâ; bir nefer, o kumandanlık ünvân-ı a'zamının nümûnesini onbaşı şahsında görür, ona bakar, ondan emir alır. O nefer, onbaşı olduğunda çavuş dâiresindeki kumandanlık dâiresi nazarına çarpar, ona bakar. Sonra çavuş olsa, o vakit kumandanlık nümûnesini ve cilvesini mülâzım dâiresinde görür. O makamda ona mahsûs bir iskemle bulunur. Ve hâkezâ… yüzbaşı, binbaşı, ferîk, müşîr dâirelerinden herbirinde, dâirelerin büyük ve küçüklüğü nisbetinde o kumandanlık ünvânını görür.
Şimdi bir neferi, o kumandan‑ı a'zam, bütün devâir-i askeriyeye taalluk edecek bir vazife ile tavzif etmek istese; bir müfettiş gibi her devâiri görüp ve görünecek bir makam vermek istese; elbette o kumandan-ı a'zam, o neferi onbaşı dâiresinden tut, tâ dâire-i a'zamına kadar birer birer gezdirecek; tâ görsün, görülsün. Sonra huzuruna kabûl edip sohbetine müşerref ederek, nişan ve fermân verip taltif ederek, tâ geldiği yere kadar bir ânda gönderir.
768
Şu temsîlde bir noktayı nazara almak lâzım ki: Pâdişah eğer âciz olmazsa – sûrî olduğu gibi, manevî cihetinde de iktidarı olsa – o vakit ferîk, müşîr, mülâzım gibi eşhâsı tevkîl etmez, bizzat her yerde bulunur. Yalnız bazı perdeler altında ve makam sâhibi eşhâsın arkasında, doğrudan doğruya emri o verir. Bazı veli‑yi kâmil olan pâdişahlar çok dâirelerde, bazı eşhâs sûretinde icraatını yaptığı rivâyet edilir.
Şu temsîl ile baktığımız hakikat ise; acz, onun içinde olmadığı için, doğrudan doğruya herbir dâirede emir ve hüküm, kumandan‑ı a'zamdan geliyor. Onun emriyle, irâdesiyle, kuvvetiyledir.
İşte şu temsîl gibi; Hâkim‑i Arz ve Semâvât, emr-i “kün feyekûn”e mâlik, Âmir‑i Mutlak olan Sultan-ı Ezelî ve Ebedî, tabakàt-ı mahlûkatında cereyan eden ve kemâl-i itâat ve intizam ile imtisal olunan, evâmir ve kumandanlığının şuûnâtı ve zerrâttan seyyârâta ve sinekten semâvâta kadar olan tabakàt-ı mahlûkat ve tavâif-i mevcûdâtta küçük-büyük, cüz'î-küllî tabakàtı ve tâifeleri ayrı ayrı, fakat birbirine bakar bir tarzda birer dâire-i Rubûbiyet, birer tabaka-i hâkimiyet görünüyor.
Şimdi, bütün kâinâttaki makàsıd‑ı ulyâ ve netâic-i uzmâyı anlayacak ve bütün tabakàtın ayrı ayrı vezâif-i ubûdiyetlerini görmekle, Zât-ı Kibriyâ’nın Saltanat-ı Rubûbiyet’ini, haşmet-i hâkimiyetini müşâhede ederek, O Zât’ın marziyâtı ne olduğunu anlamak ve O’nun saltanatına dellâl olmak için, alâ külli hâl, o tabakàt ve dâirelere bir seyr ü sülûk olacaktır. Tâ dâire-i a'zamiyesinin ünvânı olan Arş-ı A'zamına girecek, tâ Kàb-ı Kavseyn’e – yani imkân ve vücûb ortasında Kàb-ı Kavseyn ile işâret olunan makama – girecek ve Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ile görüşecektir ki; şu seyr ü sülûk ise; Mi'râc’ın hakikatidir.
769
Herbir insan, aklıyla, hayâl sür'atinde seyerânı, herbir velî, kalbiyle berk sür'atinde cevelânı ve cism‑i nurânî olan herbir melek, rûh sür'atinde Arş’tan ferşe, ferşten Arş’a deverânı, ehl-i Cennet’in insanları, Burâk sür'atinde haşirden beşyüz sene fazla mesâfeden Cennet’e çıkmaları olduğu gibi; nur ve nur kàbiliyetinde ve evliyâ kalblerinden daha latîf ve emvâtın rûhlarından ve melâike cisimlerinden daha hafif ve cesed-i necmî ve beden-i misâlîden daha zarîf olan Rûh-u Muhammedî’nin (A.S.M.), hadsiz vezâifine medâr ve cihâzâtının mahzeni olan Cism-i Muhammedî (A.S.M.), elbette O’nun rûh-u àlîsiyle arşa kadar beraber gidecektir.
Şimdi makam‑ı istimâ'da olan mülhide bakıyoruz. Hâtıra geliyor ki: O mülhid, kalbinden der: “Ben Allah’ı tanımıyorum, Peygamber’i bilmiyorum, nasıl Mi'râc’a inanacağım?”
Biz de deriz ki: Mâdem şu kâinât ve mevcûdât var ve içinde ef'âl ve icâd var. Hem mâdem, muntazam bir fiil, fâilsiz olmaz. Mânidâr bir kitab, kâtibsiz olmaz. San'atlı bir nakış, nakkàşsız olmaz… Elbette şu kâinâtı dolduran ef'âl‑i hakîmânenin bir fâili ve yeryüzünün mevsim be-mevsim tazelenen hayret-fezâ nukùşlarının, mânidâr mektûbatının bir kâtibi, bir nakkàşı vardır.
770
Hem mâdem bir işte, iki hâkimin bulunması, o işin intizamını bozuyor. Hem mâdem, sinek kanadından tâ semâvât kandiline kadar mükemmel bir intizam var. Öyle ise; O Hâkim birdir. – Bir olmazsa – Çünkü; herşeyde san'at ve hikmet o derece acîbdir ki; o şeyin Sâni'i, herbir şeye muktedir olacak, herbir işi bilecek bir derecede Kadîr‑i Mutlak olmak lâzım gelir. Öyle ise; bir olmazsa mevcûdât adedince ilâhların bulunması lâzım gelir. O ilâhlar hem birbirine zıt, hem birbirine misil olacaklar ve o hâlde şu acîb intizam bozulmamak yüzbin defa muhâldir.
Hem mâdem, şu mevcûdâtın tabakàtı, bir ordudan bin defa daha muntazam bir emir ile hareket ettiği bilbedâhe görünüyor. Yıldızların, güneş ve kamerin muntazaman hareketlerinden tut, tâ bâdem çiçeklerine kadar, herbir tâife o kadar muntazam, o kadar mükemmel bir sûrette Kadîr‑i Ezelî’nin o tâifeye verdiği nişanları, formaları, güzel libâsları ve ta'yin ettiği harekâtı, bin defa ordudan daha muntazam bir tarzda izhâr ediyor. Öyle ise; şu kâinâtın – mevcûdâtı O’nun emrine bakar ve imtisal eder – perde-i gayb arkasında bir Hâkim-i Mutlak’ı vardır.
Hem mâdem O Hâkim, bütün yaptığı icraat‑ı hakîmâne şehâdetiyle, hem gösterdiği âsâr-ı haşmetle, bir Sultan-ı Zülcelâl’dir. Hem gösterdiği ihsânat ile, gayet Rahîm bir Rab’dır. Hem izhâr ettiği güzel san'atlarıyla, san'at-perver ve san'atını çok sever bir Sâni'dir. Hem gösterdiği tezyînât ve merak-âver san'atlarıyla, zîşuûrların nazar-ı istihsânını âsârına celbetmek isteyen bir Hàlık-ı Hakîm’dir. Hem hilkat-i âlemde gösterdiği muhayyirü'l-ukùl tezyînâtın ne demek olduğunu ve mahlûkat nereden gelip, nereye gideceğini, Rubûbiyet’inin hikmetiyle zîşuûra bildirmek istediği anlaşılıyor… Elbette bu Hâkim-i Hakîm ve Sâni'-i Alîm, Rubûbiyet’ini göstermek ister.
771
Hem mâdem bu kadar gösterdiği âsâr‑ı lütûf ve merhamet ve garâib-i san'at ile zîşuûra kendini tanıttırmak ve sevdirmek ister; elbette, zîşuûrlardan arzularını ve onlardaki marziyâtı ne olduğunu bir mübelliğ vâsıtasıyla bildirecektir. Öyle ise; zîşuûrlardan birisini ta'yin edip onun ile o Rubûbiyet’ini ilân edecektir. Ve sevdiği san'atlarını teşhîr için bir dellâlı, kurb-u huzuruna müşerref edip teşhîre vâsıta edecektir. Ve o ulvî makàsıdını sâir zîşuûrlara bildirmekle kemâlâtını izhâr etmek için birisini muallim ta'yin edecektir. Ve şu kâinâtta dercettiği tılsımı ve şu mevcûdâtta gizlediği muammâ-yı Rubûbiyet’i mânâsız kalmamak için, her hâlde bir rehber ta'yin edecektir. Ve gösterdiği ve enzârın temâşâsına neşrettiği mehâsin-i san'at, fâidesiz ve abes kalmamak için, onlardaki makàsıdı ders verecek bir rehber ta'yin edecektir. Hem marziyâtını zîşuûrlara tebliğ etmek için, birisini bütün zîşuûrların fevkınde bir makama çıkaracak ve marziyâtını ona bildirecek, onlara gönderecektir.
Mâdem hakikat ve hikmet böyle iktiza ediyor ve şu vezâife en elyak Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Çünkü, bilfiil en mükemmel bir sûrette o vazifeleri yapmıştır. Teşkil ettiği Âlem-i İslâm ve gösterdiği nur-u İslâmiyet bir şâhid-i âdil ve sâdıktır. Öyle ise; O Zât, doğrudan doğruya bütün kâinâtın fevkıne çıkıp, bütün mevcûdâttan geçip, bir makama girmek lâzımdır ki; bütün mahlûkatın Hàlık’ı ile umumî, ulvî, küllî bir sohbet etsin. İşte Mi'râc dahi, bu hakikati ifâde ediyor.
Elhâsıl: Mâdem şu azîm kâinâtı mezkûr maksadlar gibi çok azîm makàsıd ve çok büyük gayeler için şu sûrette teşkil, tertib ve tezyîn etmiştir. Hem mâdem şu mevcûdât içinde şu umumî Rubûbiyet’i, bütün dekàiki ile; şu azîm saltanat‑ı Ulûhiyet’i, bütün hakàikı ile görecek insan nev'i vardır. Elbette O Hâkim-i Mutlak, o insan ile konuşacaktır, makàsıdını bildirecektir.
772
Mâdem her insan, cüz'iyetten ve süfliyetten tecerrüd edip, en yüksek bir makam‑ı küllîye çıkamıyor, O Hâkim’in küllî hitâbına bizzat muhâtab olamıyor. Elbette o insanlar içinde bazı efrâd-ı mahsûsa, o vazife ile muvazzaf olacaklar; tâ iki cihetle münâsebeti bulunsun: Hem insan olmalı, tâ insanlara muallim olsun; hem rûhen gayet ulvî olmalı ki, tâ doğrudan doğruya hitâba mazhar olsun.
Şimdi; mâdem şu insanlar içinde, şu kâinât Sâni'inin makàsıdını en mükemmel bir sûrette bildiren ve şu kâinât tılsımını keşfeden ve hilkatin muammâsını açan ve Rubûbiyet’in mehâsin‑i saltanatına en mükemmel tarzda dellâllık eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır; elbette bütün efrâd-ı insaniye içinde öyle bir manevî seyr ü sülûkü olacaktır ki; cismânî âlemde seyr ü seyahat sûretinde bir Mi'râcı olacaktır. Yetmiş bin perde tâbir olunan berzah-ı Esmâ ve tecellî-i Sıfât ve Ef'âl ve tabakàt-ı mevcûdâtın arkasına kadar kat'-ı merâtib edecektir. İşte Mi'râc budur.
Yine hâtıra geliyor ki:
Ey müstemi'! Sen kalbinden diyorsun ki: “Nasıl inanayım! Herşeyden daha yakın bir Rabbe binler sene mesâfeyi kat'edip, yetmişbin perdeyi geçtikten sonra O’nunla görüşmek ne demektir?”
Biz de deriz ki: Cenâb‑ı Hak herşeye, herşeyden daha yakındır. Fakat herşey, O’ndan nihâyetsiz uzaktır. Nasıl ki; güneşin şuûru ve konuşması olsa senin elindeki âyine vâsıtası ile seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki âyine-misâl senin göz bebeğinden sana daha yakın olduğu hâlde, sen dörtbin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette ona yanaşamazsın. Eğer terakkî etsen, kamer makamına gelip, doğrudan doğruya bir mukàbele noktasına çıksan, ona yalnız bir nev'i âyinedârlık edebilirsin…
773
Öyle de, Şems‑i Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelâl, herşeye herşeyden daha yakın olduğu hâlde; herşey O’ndan nihâyetsiz uzaktır. Yalnız bütün mevcûdâtı kat'edip, cüz'iyetten çıkıp, külliyetin merâtibinde gitgide binler hicâblardan geçip, tâ bütün mevcûdâta muhît bir ismine yanaşır. Ondan daha ileride çok merâtibi kat'eder, sonra bir nev'i kurbiyete müşerref olur.
Hem meselâ; bir nefer, kumandan‑ı a'zamın şahs-ı manevîsinden çok uzaktır. O nefer, kumandanını, onbaşılıkta gördüğü küçük bir nümûne ile gayet uzak bir mesâfede, manevî çok perdeler arkasında ona bakar. Hakîki onun şahs-ı manevîsiyle kurbiyet ise; mülâzımlık, yüzbaşılık, binbaşılık gibi çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım geliyor. Hâlbuki, kumandan-ı a'zam, emriyle, kanunuyla, nazarıyla, hükmüyle, ilmiyle – sûreten olduğu gibi, ma'nen de kumandan ise – bizzat zâtıyla o neferin yanında bulunur, görür. Şu hakikat Onaltıncı Söz’de gayet kat'î bir sûrette isbât edildiğinden, ona iktifâen burada kısa kesiyoruz.
Yine hâtıra gelir ki:
Sen kalbinden dersin: “Ben semâvâtı inkâr ediyorum, melâikelere inanmıyorum. Semâvâtta birinin gezmesine, melâikelerle görüşmesine nasıl inanayım?”
Evet, senin gibi aklı gözüne inmiş ve gözüne perde çekilmiş adamlara söz anlatmak ve bir şey göstermek, elbette müşküldür. Fakat hak o kadar parlaktır ki, körler de görebildiği için biz de deriz ki: Fezâ‑yı ulvî, bil'ittifak “esîr” ile doludur. Ziyâ, elektrik, harâret gibi sâir seyyâlât‑ı latîfe, o fezâyı dolduran bir maddenin vücûduna delâlet eder. Meyveler, ağacını; çiçekler, çimenlerini; sünbüller, tarlalarını; balıklar, denizini bilbedâhe gösterdiği gibi; şu yıldızlar dahi bizzarûre menşe'lerini, tarlasını, denizini, çimengâhının vücûdunu, aklın gözüne sokuyorlar.
Mâdem âlem‑i ulvîde muhtelif teşkilât var, muhtelif vaziyetlerde muhtelif ahkâmlar görünüyor; öyle ise; o ahkâmların menşe'leri olan semâvât, muhteliftir. İnsanda, cisimden başka nasıl akıl, kalb, rûh, hayâl, hâfıza gibi manevî vücûdlar da var; elbette, insan-ı ekber olan âlemde ve şu insan meyvesinin şeceresi olan kâinâtta, âlem-i cismâniyetten başka âlemler var. Hem âlem-i arzdan, tâ Cennet âlemine kadar herbir âlemin, birer semâsı vardır.
774
Hem melâike için deriz ki: Seyyârât içinde mutavassıt ve yıldızlar içinde küçük ve kesif olan küre‑i arz, mevcûdât içinde en kıymetdâr ve nurânî olan hayat ve şuûr, hesabsız bir sûrette onda bulunuyorlar. Elbette karanlıklı bir hâne hükmünde olan şu arza nisbeten, müzeyyen kasırlar, mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler, zîşuûr ve zîhayat ve pek kesretli ve muhtelifü'l-ecnâs olan melâike ve rûhânilerin meskenleridir. Pek kat'î bir sûrette İşârâtü'l-İ'câz nâmındaki tefsirimde ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ âyetinde, semâvâtın hem vücûdu, hem taaddüdü isbât edildiğinden ve melâike hakkında Yirmidokuzuncu Söz’de, iki kere iki dört eder kat'iyyetinde, melâikelerin vücûdunu isbât ettiğimizden, onlara iktifâen burada kısa kesiyoruz.
Elhâsıl: Esîrden yapılmış elektrik, ziyâ, harâret, câzibe gibi seyyâlât‑ı latîfenin medârı olmuş ve hadîste اَلسَّمَاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ işâretiyle, seyyârât ve nücûmun harekâtına müsâid olmuş ve Samanyolu denilen مَجَرَّةُ السَّمَاءِ ’dan, tâ en yakın seyyâreye kadar, muhtelif vaziyet ve teşekkülde yedi tabaka, herbir tabaka âlem‑i arzdan, tâ âlem-i berzaha, âlem-i misâle, tâ âlem-i âhirete kadar birer âlemin damı hükmünde birer semânın bulunması, hikmeten, aklen iktiza eder.
775
Hem hâtıra gelir ki: Ey mülhid! Sen dersin: “Bin müşkülât ile tayyare vâsıtasıyla ancak bir‑iki kilometre yukarıya çıkılabilir. Nasıl bir insan cismiyle binler sene mesâfeyi birkaç dakika zarfında kat'eder; gider, gelir?”
Biz de deriz ki: Arz gibi ağır bir cisim, fenninizce hareket‑i seneviyesiyle bir dakikada takriben yüzseksensekiz saat mesâfeyi keser. Takriben yirmibeşbin senelik mesâfeyi, bir senede kat'ediyor. Acaba şu muntazam harekâtı ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl, bir insanı, arşa getiremez mi? Şemsin câzibesi denilen bir kanun-u Rabbânî ile mevlevî gibi etrafında pek ağır olan cism-i arzı gezdiren bir hikmet, câzibe-i Rahmet-i Rahmân ile ve incizab-ı muhabbet-i Şems-i Ezel ile bir cism-i insanı, berk gibi Arş-ı Rahmân’a çıkaramaz mı?
Yine hâtıra gelir ki: Diyorsun: “Haydi çıkabilir. Niçin çıkmış, ne lüzumu var? Velîler gibi rûh ve kalbi ile gitse, yeter?”
Biz de deriz ki: Mâdem Sâni'‑i Zülcelâl, mülk ve melekûtundaki âyât-ı acîbesini göstermek ve şu âlemin tezgâh ve menba'larını temâşâ ettirmek ve a'mâl-i beşeriyenin netâic-i uhreviyesini irâe etmek istemiş. Elbette, âlem-i mubsırâtın anahtarı hükmünde olan gözünü ve mesmuât âlemindeki âyâtı temâşâ eden kulağını, arşa kadar beraber alması lâzım geldiği gibi; rûhunun hadsiz vezâife medâr olan âlât ve cihâzâtının makinesi hükmünde olan cism-i mübârekini dahi, tâ arşa kadar beraber alması muktezâ-yı akıl ve hikmettir.
Nasıl ki, Cennet’te Hikmet‑i İlâhiye, cismi, rûha arkadaş ediyor. – Çünkü; pek çok vezâif-i ubûdiyete ve hadsiz lezâiz ve âlâma medâr olan ceseddir. – Elbette o cesed-i mübârek, rûha arkadaş olacaktır. Mâdem Cennet’e cisim, rûh ile beraber gider; elbette Cennetü'l-Me'vâ gövdesi olan Sidretü'l-Müntehâ’ya urûc eden Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) ile cesed-i mübârekini refâkat ettirmesi, ayn-ı hikmettir.
776
Yine hâtıra gelir ki: Dersin: “Birkaç dakikada binler sene mesâfeyi kat'etmek, aklen muhâldir?”
Biz de deriz ki: Sâni'‑i Zülcelâl’in san'atında harekât, nihâyet derecede muhteliftir. Meselâ; savtın sür'atiyle, ziyâ, elektrik, rûh, hayâl sür'atleri ne kadar mütefâvit olduğu ma'lûm… Seyyârâtın dahi, fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki, akıl hayrettedir. Acaba latîf cismi, urûcda sür'atli olan ulvî rûhuna tâbi olmuş, rûh sür'atinde hareketi nasıl akla muhâlif görünür? Hem on dakika yatsan bazı olur ki, bir sene kadar hâlâta ma'rûz olursun. Hattâ bir dakikada insan gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimâtı toplansa uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki; bir zaman-ı vâhid, iki şahsa nisbeten, birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer.
Şu mânâya bir temsîl ile bak ki: İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyâdan, elektrikten, rûhtan, hayâlden tezâhür eden sür'at‑i harekâtta bir mikyâs olmak için şöyle bir saat farzediyoruz ki: O saatte on iğne var. Birisi, saatleri gösterir. Biri de, ondan altmış defa daha geniş bir dâirede dakikayı sayar. Birisi, altmış defa daha geniş bir dâire içinde sâniyeleri‥ diğeri, yine altmış defa daha geniş bir dâirede sâliseleri ve hâkezâ‥ râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam azîm bir dâirede birer ibre farzediyoruz. Farazâ saati sayan ibrenin dâiresi, küçük saatimiz kadar olsa; herhalde âşireleri sayan ibrenin dâiresi, arzın medâr-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.
Şimdi iki şahıs farzediyoruz: Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi o ibrenin harekâtına göre temâşâ ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman‑ı vâhidde müşâhede ettikleri eşya, saatimizle arzın medâr-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhûdâtça pek çok farkları vardır. İşte zaman – çünkü – harekâtın bir rengi, bir levni yâhut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta cârî olan bir hüküm, zamanda dahi cârîdir.
777
İşte bir saatte meşhûdâtımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuûr şahsın meşhûdâtı kadar olduğu ve hakikat‑i ömrü de o kadar olduğu hâlde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda o muayyen saatte Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Burâk-ı Tevfik-i İlâhî’ye biner, berk gibi bütün dâire-i mümkinâtı kat'edip, acâib-i mülk ve melekûtu görüp, dâire-i vücûb noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rü'yet-i cemâl-i İlâhî’ye mazhar olarak, fermânı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.
Yine hâtıra gelir ki: Dersiniz; “Evet olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün vâki olmuyor. Bunun emsâli var mı ki; kabûl edilsin? Emsâli olmayan bir şeyin, yalnız imkânı ile vukû'una nasıl hükmedilebilir?”
Biz de deriz ki: Emsâli o kadar çoktur ki, hesaba gelmez. Meselâ; her zînazar, gözüyle, yerden tâ Neptün seyyâresine kadar bir sâniyede çıkar. Her zîilim, aklıyla, kozmoğrafya kanunlarına binip, yıldızların tâ arkasına bir dakikada gider. Her zîîmân, namazın ef'âl ve erkânına fikrini bindirip, bir nev'i Mi'râc ile kâinâtı arkasına atıp, huzura kadar gider. Her zîkalb ve kâmil velî, seyr ü sülûk ile Arş’tan ve dâire‑i esmâ ve sıfâttan kırk günde geçebilir. Hattâ, Şeyh-i Geylânî, İmâm-ı Rabbânî gibi bazı zâtların ihbarât-ı sâdıkaları ile; bir dakikada arşa kadar urûc-u rûhânileri oluyor. Hem ecsâm-ı nurânî olan melâikelerin Arş’tan ferşe, ferşten Arş’a kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır. Hem ehl-i Cennet, mahşerden Cennet bağlarına kısa bir zamanda urûc ediyorlar.
Elbette bu kadar nümûneler gösteriyorlar ki; bütün evliyâların sultanı, umum mü'minlerin imâmı, umum ehl‑i Cennet’in reisi ve umum melâikenin makbûlü olan Zât-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) seyr ü sülûküne medâr bir Mi'râc’ı bulunması ve O’nun makamına münâsib bir sûrette olması; ayn-ı hikmettir ve gayet ma'kuldür ve şüphesiz vâkidir.