778

Üçüncü Esâs

Hikmet‑i Mi'râc nedir?
Elcevab: Mi'râc’ın hikmeti o kadar yüksektir ki, fikr‑i beşer ulaşamıyor. O kadar derindir ki, ona yetişemiyor. O kadar incedir ve latîftir ki, akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işâretlerle, hakikatleri bilinmezse de vücûdları bildirilebilir. Şöyle ki:
Şu kâinâtın Hàlık’ı, şu kesret tabakàtında nur‑u Vahdet’ini ve tecellî-i Ehadiyet’ini göstermek için, kesret tabakàtının müntehâsından, tâ mebde'-i Vahdet’e bir hayt-ı ittisal sûretinde bir Mi'râc ile bir ferd-i mümtâzı, bütün mahlûkat hesabına, kendine muhâtab ittihàz ederek, bütün zîşuûr nâmına, makàsıd-ı İlâhiye’sini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarı ile âyine-i mahlûkatında cemâl-i san'atını, kemâl-i Rubûbiyet’ini müşâhede etmek ve ettirmektir.
779
Hem Sâni'‑i âlemin, âsârın şehâdetiyle nihâyetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbûb-u lizâtihîdirler. Yani bizzat sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sâhibinin, cemâl ve kemâline nihâyetsiz bir muhabbeti vardır. O nihâyetsiz muhabbeti, masnûâtında çok tarzlarda tezâhür ediyor. Masnûâtını sever, çünkü; masnûâtının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnûât içinde en sevimli ve en àlî, zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve àlî, zîşuûrdur. Ve zîşuûrun içinde câmiiyet itibariyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde isti'dâdı tamamıyla inkişaf eden, bütün masnûâtta münteşir ve mütecellî kemâlâtın nümûnelerini gösteren ferd, en sevimlidir.
İşte, Sâni'‑i mevcûdât; bütün mevcûdâtta intişar eden tecellî-i muhabbetin bütün envâ'ını; bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün envâ'-ı cemâlini, ehadiyet sırrıyla göstermek için şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakàik-ı esâsiyesini istiâb edecek bir çekirdek hükmünde olan bir Zât’ı, o mebde'-i evvel olan çekirdekten, tâ müntehâ olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir Mi'râc ile, o ferdin kâinât nâmına mahbûbiyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet-i cemâline müşerref etmek ve O’ndaki hâlet-i kudsiyeyi başkasına sirâyet ettirmek için kelâmıyla taltif edip, fermânıyla tavzif etmektir.
Şimdi şu hikmet‑i àliyeye bakmak için “iki temsîl” dûrbîni ile tarassud edeceğiz.
780
Birinci Temsîl: Onbirinci Söz’ün hikâye‑i temsîliyesinde tafsîlen beyân edildiği gibi: Nasıl ki bir sultan-ı zîşan’ın, pek çok hazineleri ve o hazinelerde pek çok cevâhirlerin envâ'ı bulunsa, hem sanâyi-i garîbede çok mehâreti olsa ve hesabsız fünûn-u acîbeye mârifeti, ihâtası bulunsa, nihâyetsiz ulûm-u bedîaya, ilim ve ıttılâ'ı olsa; her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görüp ve göstermek istemesi sırrınca, elbette o sultan-ı zîfünûn dahi, bir meşher açmak ister ki; içinde sergiler dizsin, tâ nâsın enzârına saltanatının haşmetini, hem servetinin şa'şaasını, hem kendi san'atının hàrikalarını, hem kendi mârifetinin garîbelerini izhâr edip göstersin; tâ cemâl ve kemâl-i manevîsini iki vecihle müşâhede etsin. Bir vechi; bizzat nazar-ı dekàik-âşinâsıyla görsün. Diğeri; gayrın nazarıyla baksın. Ve şu hikmete binâen elbette, cesîm, muhteşem, geniş bir saray yapmaya başlar. Şâhâne bir sûrette dâirelere, menzillere taksim eder. Hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest-i san'atının en güzel, en latîf san'atlarıyla zînetlendirir. Fünûn ve hikmetinin en incelikleriyle tanzim eder ve ulûmunun âsâr-ı mu'cizekârâneleriyle donatır, tekmîl eder. Sonra ni'metlerinin çeşitleriyle, taamlarının lezîzleriyle, her tâifeye lâyık sofraları serer. Bir ziyâfet-i âmme ihzar eder. Sonra raiyetine kendi kemâlâtını göstermek için, onları seyre ve ziyâfete dâvet eder.
Sonra birisini yâver‑i ekrem yapar, aşağıdaki tabakàt ve menzillerden yukarıya dâvet eder; dâireden dâireye, üst üstteki tabakalarda gezdirir. O acîb san'atının makinelerini ve tezgâhlarını ve aşağıdan gelen mahsulâtın mahzenlerini göstere göstere, tâ dâire-i hususiyesine kadar getirir. Bütün o kemâlâtının mâdeni olan mübârek zâtını ona göstermekle ve huzuruyla onu müşerref eder. Kasrın hakàikını ve kendi kemâlâtını ona bildirir. Seyircilere rehber ta'yin eder, gönderir; tâ o sarayın sâni'ini, o sarayın müştemilâtıyla, nukùşuyla, acâibiyle, ahâliye ta'rif etsin ve sarayın nakışlarındaki rumûzunu bildirip ve içindeki san'atlarının işâretlerini öğretip – derûnundaki manzûm murassa'lar ve mevzûn nukùş nedir ve saray sâhibinin kemâlâtını ve hünerlerini nasıl gösterirler – o saraya girenlere ta'rif etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip ve görünmeyen Sultan-ı zîfünûn ve zîşuûna karşı, marziyâtı ve arzuları dâiresinde teşrîfat merâsimini ta'rif etsin…
781
Aynen öyle de: وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Ezel, Ebed Sultan’ı olan Sâni'‑i Zülcelâl, nihâyetsiz kemâlâtını ve nihâyetsiz cemâlini görmek ve göstermek istemiştir ki, şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki; herbir mevcûd pek çok dillerle O’nun kemâlâtını zikreder, pek çok işâretlerle cemâlini gösterir. Esmâ-i Hüsnâ’sının herbir isminde ne kadar gizli manevî defineler ve herbir ünvân-ı mukaddesesinde ne kadar mahfî letâif bulunduğunu, şu kâinât bütün mevcûdâtıyla gösterir ve öyle bir tarzda gösterir ki; bütün fünûn, bütün desâtiriyle şu kitab-ı kâinâtı, zaman-ı Âdem’den beri mütâlaa ediyor. Hâlbuki o kitab, Esmâ ve Kemâlât-ı İlâhiye’ye dair ifâde ettiği mânâların ve gösterdiği âyetlerin öşr-i mi'şârını daha okuyamamış.
İşte şöyle bir saray‑ı âlemi, kendi kemâlât ve cemâl-i manevîsini görmek ve göstermek için bir meşher hükmünde açan Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülcelâl, Sâni'-i Zülkemâl’in hikmeti iktiza ediyor ki; şu âlem-i arzdaki zîşuûrlara nisbeten abes ve fâidesiz olmamak için, o sarayın âyetlerinin mânâsını birisine bildirsin. O saraydaki acâibin menba'larını ve netâicinin mahzenleri olan avâlim-i ulviyede birisini gezdirsin. Ve bütün onların fevkıne çıkarsın ve kurb-u huzuruna müşerref etsin ve âhiret âlemlerinde gezdirsin, umum ibâdına bir muallim ve Saltanat-ı Rubûbiyet’ine bir dellâl ve marziyât-ı İlâhiye’sine bir mübelliğ ve saray-ı âlemindeki âyât-ı tekvîniyesine bir müfessir gibi, çok vazifeler ile tavzif etsin. Mu'cizât nişanlarıyla imtiyazını göstersin. Kur'ân gibi bir fermân ile o şahsı, Zât-ı Zülcelâl’in hàs ve sâdık bir tercümânı olduğunu bildirsin.
782
İşte Mi'râc’ın pek çok hikmetlerinden şu temsîl dûrbîniyle bir‑ikisini nümûne olarak gösterdik. Sâirlerini kıyâs edebilirsin…
İkinci Temsîl: Nasıl ki bir zât‑ı zîfünûn, mu'ciz-nümâ bir kitabı te'lif edip yazsa‥ Öyle bir kitab ki, her sahifesinde yüz kitab kadar hakàik, her satırında yüz sahife kadar latîf mânâlar, herbir kelimesinde yüz satır kadar hakikatler, her harfinde yüz kelime kadar mânâlar bulunsa; bütün o kitabın maânî ve hakàikları, o kâtib-i mu'ciz-nümânın kemâlât-ı maneviyesine baksa, işâret etse; elbette öyle bitmez bir hazineyi kapalı bırakıp abes etmez. Her hâlde o kitabı, bazılara ders verecek. Tâ o kıymetdâr kitab, mânâsız kalıp, beyhûde olmasın. O’nun gizli kemâlâtı zâhir olup, kemâlini bulsun ve cemâl-i manevîsi görünsün. O da sevinsin ve sevdirsin. Hem o acîb kitabı bütün maânîsiyle, hakàikıyla ders verecek birisini, en birinci sahifeden, tâ nihâyete kadar üstünde ders vere vere geçirecektir.
Aynen öyle de: Nakkàş‑ı Ezelî, şu kâinâtı, kemâlâtını ve cemâlini ve hakàik-ı esmâsını göstermek için öyle bir tarzda yazmıştır ki; bütün mevcûdât, hadsiz cihetlerle nihâyetsiz kemâlâtını ve esmâ ve sıfâtını bildirir, ifâde eder. Elbette bir kitabın mânâsı bilinmezse hiçe sukùt eder. Bâhusus böyle herbir harfi, binler mânâyı tazammun eden bir kitab, sukùt edemez ve ettirilmez. Öyle ise; o kitabı yazan, elbette onu bildirecektir, her tâifesinin isti'dâdına göre bir kısmını anlattıracaktır. Hem umumunu, en âmm nazarlı, en küllî şuûrlu, en mümtâz isti'dâdlı bir ferde ders verecektir. Öyle bir kitabın umumunu ve küllî hakàikını ders vermek için gayet yüksek bir seyr ü sülûk ettirmek hikmeten lâzımdır. Yani, birinci sahifesi olan tabakàt-ı kesretin en nihâyetinden tut, tâ müntehâ sahifesi olan dâire-i Ehadiyet’e kadar bir seyerân ettirmek lâzım geliyor. İşte şu temsîl ile Mi'râc’ın ulvî hikmetlerine bir derece bakabilirsin.
Şimdi makam‑ı istimâ'da olan mülhide bakıp kalbini dinleyeceğiz; ne hâle girdiğini göreceğiz. İşte hâtıra geliyor ki; onun kalbi diyor: “Ben inanmaya başladım, fakat iyi anlayamıyorum. Üç mühim müşkülüm daha var.
783
Birincisi: Şu Mi'râc‑ı Azîm, niçin Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur?
İkincisi: O Zât, nasıl şu kâinâtın çekirdeğidir? Dersiniz: Kâinât, O’nun nurundan halkolunmuş. Hem kâinâtın en âhir ve en münevver meyvesidir. Bu ne demektir?
Üçüncüsü: Sâbık beyânâtınızda diyorsunuz ki; âlem‑i ulvîye çıkmak, şu âlem-i arziyedeki âsârların makinelerini, tezgâhlarını ve netâicinin mahzenlerini görmek için urûc etmiştir. Ne demektir?”
Elcevab:
Birinci Müşkülünüz: Otuz aded Sözler’de tafsîlen halledilmiştir. Yalnız şurada Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) kemâlâtına ve delâil-i Nübüvvetine ve o Mi'râc-ı a'zama en elyak O olduğuna icmâlî işâretler nev'inde, bir muhtasar fihriste gösteriyoruz. Şöyle ki:
Evvelâ: Tevrat, İncil, Zebûr gibi kütüb‑ü mukaddeseden, pek çok tahrifata ma'rûz oldukları hâlde, şu zamanda dahi, Hüseyin-i Cisrî gibi bir muhakkìk, Nübüvvet-i Ahmediye’ye (A.S.M.) dair yüz ondört işârî beşâretleri çıkarıp “Risale-i Hamîdiye”de göstermiştir.
Sâniyen: Tarihçe sâbit, Şıkk ve Satîh gibi meşhûr iki kâhinin, nübüvvet‑i Ahmediye’den (A.S.M.) biraz evvel, nübüvvetine ve âhirzaman peygamberi O olduğuna beyânâtları gibi çok beşâretler, sahîh bir sûrette tarihen nakledilmiştir.
784
Sâlisen: Velâdet‑i Ahmediye (A.S.M.) gecesinde Kâbe’deki sanemlerin sukùtuyla, Kisrâ-yı Fâris’in saray-ı meşhûresi olan Eyvân’ı inşikak etmesi gibi, irhâsat denilen yüzer hàrika, tarihçe meşhûrdur.
Râbian: Bir orduya parmağından gelen suyu içirmesi ve câmide bir cemâat‑i azîme huzurunda, kuru direğin, minberin naklinden dolayı müfârakat-ı Ahmediye’den (A.S.M.) deve gibi enîn ederek ağlaması; وَانْشَقَّ الْقَمَرُnassı ile, Şakk‑ı Kamer gibi, muhakkìklerin tahkîkatıyla bine bâliğ mu'cizâtla serfirâz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.
Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlâk‑ı hasenenin, şahsında en yüksek derecede ve bütün muâmelâtının şehâdetiyle secâya-yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğâtında en àlî bir derecede ve Din-i İslâm’daki mehâsin-i ahlâkın şehâdetiyle, şerîatında en àlî hisâl-i hamîde, en mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf ve dikkat tereddüd etmez.
Sâdisen: Onuncu Söz’ün İkinci İşâreti’nde işâret edildiği gibi: Ulûhiyet, muktezâ‑yı hikmet olarak tezâhür istemesine mukâbil, en a'zamî bir derecede Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) dinindeki a'zamî ubûdiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir.
Hem Hàlık‑ı âlemin nihâyet kemâldeki cemâlini bir vâsıta ile göstermek, muktezâ-yı hikmet ve hakikat olarak istemesine mukâbil; en güzel bir sûrette gösterici ve ta'rif edici, bilbedâhe O Zât’tır.
785
Hem Sâni'‑i âlemin nihâyet cemâlde olan kemâl-i san'atı üzerine enzâr-ı dikkati celb etmek, teşhîr etmek istemesine mukâbil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşâhede O Zât’tır.
Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakàtında vahdâniyetini ilân etmek istemesine mukâbil – tevhidin – en a'zamî bir derecede bütün merâtib‑i tevhidi ilân eden, yine bizzarûre O Zât’tır.
Hem, Sâhib‑i âlemin nihâyet derecede âsârındaki cemâlin işâretiyle, nihâyetsiz hüsn-ü zâtîsini ve cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde muktezâ-yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukâbil; en şa'şaalı bir sûrette âyinedârlık eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren yine bilbedâhe O Zât’tır.
Hem şu saray‑ı âlemin Sâni'i, gayet hàrika mu'cizeleri ile ve gayet kıymetdâr cevâhirler ile dolu hazine-i gaybiyelerini izhâr ve teşhîr istemesi ve onlarla kemâlâtını ta'rif etmek ve bildirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir sûrette teşhîr edici ve tavsif edici ve ta'rif edici, yine bilbedâhe O Zât’tır.
Hem şu kâinâtın Sâni'i, şu kâinâtı, envâ'‑ı acâib ve zînetlerle süslendirmek sûretinde yapması ve zîşuûr mahlûkatını seyr ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhal etmesi ve muktezâ-yı hikmet olarak onlara o âsâr ve sanâyiinin mânâlarını, kıymetlerini, ehl-i temâşâ ve tefekküre bildirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir sûrette cin ve inse, belki rûhânilere ve melâikelere de Kur'ân-ı Hakîm vâsıtasıyla rehberlik eden, yine bilbedâhe O Zât’tır.
786
Hem şu kâinâtın Hâkim‑i Hakîm’i, şu kâinâtın tahavvülâtındaki maksad ve gayeyi tazammun eden tılsım-ı muğlakını ve mevcûdâtın “Nereden? Nereye? Ve ne oldukları?” olan şu üç suâl‑i müşkülün muammâsını bir elçi vâsıtasıyla umum zîşuûrlara açtırmak istemesine mukâbil; en vâzıh bir sûrette ve en a'zamî bir derecede hakàik-ı Kur'âniye vâsıtasıyla o tılsımı açan ve o muammâyı halleden, yine bilbedâhe O Zât’tır.
Hem şu âlemin Sâni'‑i Zülcelâl’i, bütün güzel masnûâtıyla kendini zîşuûr olanlara tanıttırmak ve kıymetli ni'metlerle kendini onlara sevdirmesi, bizzarûre onun mukâbilinde zîşuûr olanlara marziyâtı ve arzu-yu İlâhiye’lerini bir elçi vâsıtasıyla bildirmesini istemesine mukâbil; en a'lâ ve ekmel bir sûrette, Kur'ân vâsıtasıyla o marziyât ve arzuları beyân eden ve getiren, yine bilbedâhe O Zât’tır.
Hem Rabbü'l‑Âlemîn, meyve-i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs'at-i isti'dâd verdiğinden ve bir ubûdiyet-i külliyeye müheyyâ ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya mübtelâ olduğundan bir rehber vâsıtasıyla, yüzlerini kesretten vahdete, fânîden bâkîye çevirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir derecede, en eblâğ bir sûrette, Kur'ân vâsıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda îfâ eden, yine bilbedâhe O Zât’tır.
İşte, mevcûdâtın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuûr ve zîşuûr içinde en eşref olan hakîki insan ve hakîki insan içinde geçmiş vezâifi en a'zamî bir derecede, en ekmel bir sûrette îfâ eden Zât; elbette o Mi'râc‑ı Azîm ile Kàb-ı Kavseyn’e çıkacak, saâdet-i ebediye kapısını çalacak, hazine-i rahmetini açacak, îmânın hakàik-ı gaybiyesini görecek, yine O olacaktır.
787
Sâbian: Bilmüşâhede şu masnûâtta gayet güzel tahsinat, nihâyet derecede süslü tezyînât vardır. Ve bilbedâhe şöyle tahsinat ve tezyînât, onların Sâni'inde, gayet şiddetli bir irâde‑i tahsin ve kasd-ı tezyîn var olduğunu gösterir. Ve irâde-i tahsin ve tezyîn ise, bizzarûre O Sâni'de, san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsî bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnûât içinde en câmi' ve letâif-i san'atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnûâttaki güzellikleri “Mâşâallâh” deyip istihsân eden, bilbedâhe O san'at‑perver ve san'atını çok seven Sâni'in nazarında en ziyâde mahbûb, O olacaktır.
İşte masnûâtı yaldızlayan mezâyâ ve mehâsine ve mevcûdâtı ışıklandıran letâif ve kemâlâta karşı: “Sübhânallâh, Mâşâallâh, Allâhu Ekber” diyerek semâvâtı çınlattıran ve Kur'ân’ın nağamâtıyla kâinâtı velveleye verdiren, istihsân ve takdir ile, tefekkür ve teşhîr ile, zikir ve tevhid ile berr ve bahri cezbeye getiren, yine bilmüşâhede O Zât’tır.
İşte böyle bir Zât ki; اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca bütün ümmetin işlediği hasenâtın bir misli, O’nun kefe‑i mîzanında bulunan ve umum ümmetinin salavâtı, O’nun manevî kemâlâtına imdâd veren ve risaletinde gördüğü vezâifin netâicini ve manevî ücretleriyle beraber rahmet ve muhabbet-i İlâhiye’nin nihâyetsiz feyzine mazhar olan bir Zât, elbette Mi'râc merdiveniyle Cennet’e, Sidretü'l-Müntehâ’ya, Arş’a ve Kàb-ı Kavseyn’e kadar gitmek; ayn-ı hak, nefs-i hakikat ve mahz-ı hikmettir.
788
İkinci Müşkül: Ey makam‑ı istimâ'daki insan! Şu ikinci işkâl ettiğin hakikat o kadar derindir, o kadar yüksektir ki, akıl ona ne ulaşır, ne de yanaşır; illâ nur-u îmân ile görünür. Fakat bazı temsîlât ile o hakikatin vücûdu, fehme takrib edilir. Öyle ise; bir nebze takribe çalışacağız.
İşte şu kâinâta nazar‑ı hikmetle bakıldığı vakit, azîm bir şecere mânâsında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır; şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflînin anâsır, dalları; nebâtât ve eşcâr, yaprakları; hayvanat, çiçekleri; insan, meyveleri hükmünde görünür. Sâni'-i Zülcelâl’in, ağaçlar hakkında cârî olan bir kanunu, elbette şu şecere-i a'zamda da cârî olmak, muktezâ-yı ism-i Hakîm’dir. Öyle ise; muktezâ-yı hikmet, şu şecere-i hilkatin de bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki; âlem-i cismânîden başka, sâir âlemlerin nümûnesini ve esâsâtını câmi' olsun. Çünkü; binler muhtelif âlemleri tazammun eden kâinâtın çekirdek-i aslîsi ve menşe'i, kuru bir madde olamaz.
Mâdem şu şecere‑i kâinâttan daha evvel, o nev'den başka şecere yok; öyle ise; ona menşe' ve çekirdek hükmünde olan mânâ ve nur, elbette yine şecere-i kâinâtta bir meyve libâsının giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezâsıdır. Çünkü; çekirdek dâima çıplak olamaz. Mâdem evvel-i fıtratta meyve libâsını giymemiş; elbette, âhirde o libâsı giyecektir.
Mâdem o meyve insandır ve mâdem insan içinde sâbıkan isbât edildiği üzere, en meşhûr meyve ve en muhteşem semere ve umumun nazar‑ı dikkatini celbeden ve arzın nısfını ve beşerin humsunun nazarını kendine hasreden ve mehâsin-i maneviyesi ile âlemi, ya nazar-ı muhabbet veya hayretle kendine baktıran meyve ise: Zât‑ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’dır; elbette kâinâtın teşekkülüne çekirdek olan nur, O’nun Zât’ında cismini giyerek en âhir bir meyve sûretinde görünecektir.
789
Ey müstemi'! Şu acîb kâinât‑ı azîme, bir insanın cüz'î mâhiyetinden halkolunmasını istib'âd etme! Bir nev'i âlem gibi olan muazzam çam ağacını, buğday dânesi kadar bir çekirdekten halkeden Kadîr-i Zülcelâl, şu kâinâtı, “Nur‑u Muhammedî”den (Aleyhissalâtü Vesselâm) nasıl halketmesin veya edemesin?
İşte şecere‑i kâinât, şecere-i tûbâ gibi; gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için, aşağıdaki meyve makamından, tâ çekirdek-i aslî makamına kadar, nurânî bir hayt-ı münâsebet var.
İşte Mi'râc, o hayt‑ı münâsebetin gılâfı ve sûretidir ki; Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o yolu açmış, velâyetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliyâ-i ümmeti, rûh ve kalb ile o cadde-i nurânîde, Mi'râc-ı Nebevî’nin gölgesinde seyr ü sülûk edip isti'dâdlarına göre makàmât-ı àliyeye çıkıyorlar.
Hem sâbıkan isbât edildiği üzere; şu kâinâtın Sâni'i, birinci işkâlin cevabında gösterilen makàsıd için şu kâinâtı, bir saray sûretinde yapmış ve tezyîn etmiştir. O makàsıdın medârı, Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) olduğu için, kâinâttan evvel Sâni'-i Kâinât’ın nazar-ı inâyetinde olması ve en evvel tecellîsine mazhar olmak lâzım geliyor. Çünkü; bir şeyin neticesi, semeresi, evvel düşünülür. Demek, vücûden en âhir, ma'nen de en evveldir. Hâlbuki; Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) hem en mükemmel meyve, hem bütün meyvelerin medâr-ı kıymeti ve bütün maksadların medâr-ı zuhûru olduğundan en evvel tecellî-i icâda mazhar, O’nun nuru olmak lâzım gelir.
Üçüncü Müşkülün: O kadar geniştir ki, bizim gibi dar zihinli insanlar, istiâb ve ihâta edemez. Fakat uzaktan uzağa bakabiliriz.
790
Evet, âlem‑i süflînin manevî tezgâhları ve küllî kanunları, avâlim-i ulviyededir. Ve mahşer-i masnûât olan küre-i arzın hadsiz mahlûkatının netâic-i a'mâlleri ve cin ve insin semerât-ı ef'âlleri, yine avâlim-i ulviyede temessül eder. Hattâ hasenât, Cennet’in meyveleri sûretine; seyyiât ise, Cehennem’in zakkumları şekline girdikleri, pek çok emârât ve pek çok rivâyâtın şehâdeti ile ve hikmet-i kâinâtın ve ism-i Hakîm’in iktizasıyla beraber, Kur'ân-ı Hakîm’in işârâtı gösteriyor. Evet, zeminin yüzünde kesret, o kadar intişar etmiş ve hilkat, o kadar teşa'ub etmiş ki, bütün kâinâtta münteşir umum masnûâtın pek çok fevkınde ecnâs-ı mahlûkat ve esnâf-ı masnûât, küre-i zeminde bulunur, değişir, dâima dolup boşalır.
İşte şu cüz'iyât ve kesretin menba'ları, mâdenleri, elbette küllî kanunlar ve küllî tecelliyât‑ı esmâiyedir ki; o küllî kanunlar, o küllî tecellîler ve o muhît esmâların mazharları da bir derece basit ve sâfî ve herbiri, bir âlemin arşı ve sakfı ve bir âlemin merkez-i tasarrufu hükmünde olan semâvâttır ki; o âlemlerin birisi de Sidretü'l-Müntehâ’daki Cennetü'l-Me'vâ’dır. Yerdeki tesbihât ve tahmîdât, o Cennet’in meyveleri sûretinde – Muhbir-i Sâdıkın ihbarı ile – temessül ettiği sâbittir. İşte bu üç nokta gösteriyorlar ki; yerde olan netâic ve semerâtın mahzenleri, oralardadır ve mahsulâtı o tarafa gider.
791
Deme ki: Havâî bir “Elhamdülillâh” kelimem, nasıl mücessem bir meyve‑i Cennet olur?‥
Çünkü; sen, gündüz uyanık iken güzel bir söz söylersin; bazen rüyada güzel bir elma şeklinde yersin. Gündüz çirkin bir sözün, gecede acı bir şey sûretinde yutarsın. Bir gıybet etsen, murdar bir et sûretinde sana yedirirler. Öyle ise, şu dünya uykusunda söylediğin güzel sözlerin ve çirkin sözlerin, meyveler sûretinde, uyanık âlemi olan âlem‑i âhirette yersin ve yemesini istib'âd etmemelisin.