761
Birinci Esâs
Mi'râc’ın sırr‑ı lüzumu:
Meselâ, deniliyor ki: “Cenâb‑ı Hak, اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ’dir. Herşeye, herşeyden daha yakındır. Cisimden, mekândan münezzehtir. Her velî, kalbi içinde O’nunla görüşebilir. Neden dolayı Velâyet‑i Ahmediye (A.S.M.), Mi'râc gibi uzun bir seyahatin neticesinden sonra, her velînin kendi kalbinde muvaffak olduğu münâcâta muvaffak oluyor.”
Elcevab: Şu sırr‑ı gâmızı “iki temsîl” ile fehme takrib ediyoruz. Onikinci Söz’ün sırr‑ı i'câz-ı Kur'ân ve sırr-ı Mi'râc hakkında olan şu iki temsîli dinle:
Birinci Temsîl: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, sohbeti, görüşmesi vardır. İki tarzda hitâbı, iltifatı vardır.
Birisi; âmî bir raiyetiyle cüz'î bir iş için, hususî bir hâcete dair, hàs bir telefonla sohbet etmektir.
Diğeri; saltanat‑ı uzmâ ünvânı ile ve hilâfet-i kübrâ nâmıyla ve hâkimiyet-i âmme haysiyetiyle ve evâmirini etrafa neşir ve teşhîr maksadıyla, o işlerle alâkadar bir elçisiyle veya o evâmir ile münâsebetdâr büyük bir memuru ile konuşmaktır, sohbet etmektir ve haşmetini izhâr eden ulvî bir fermânla bir mükâlemedir.
762
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى şu temsîl gibi; şu kâinât Hàlık’ının ve Mâlikü'l‑Mülk ve'l-Melekût’un ve Hâkim-i Ezel ve Ebed’in iki tarzda mükâlemesi, sohbeti, iltifatı vardır. Birisi; cüz'î ve hàs, diğeri; küllî ve âmm… İşte Mi'râc, Velâyet-i Ahmediye’nin (A.S.M.), bütün velâyâtın fevkınde bir külliyet, bir ulviyet sûretinde bir tezâhürüdür ki; bütün kâinâtın Rabbi ismiyle, bütün mevcûdâtın Hàlık’ı ünvânıyla Cenâb-ı Hakk’ın sohbetine ve münâcâtına müşerrefiyettir.
İkinci Temsîl: Bir adam elindeki bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine kendi mikdarınca bir ışık ve yedi rengi hâvî bir ziyâyı, bir aksi, şemsten alır. Onun nisbetinde güneşle münâsebetdâr olur, sohbet eder. Ve o ışıklı âyineyi karanlıklı hânesine veya dam altındaki küçük, hususî bağına tevcîh etse güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kàbiliyeti mikdarınca istifade edebilir. Diğeri ise; âyineyi bırakır, doğrudan doğruya güneşe karşı çıkar, haşmetini görür, azametini anlar. Sonra pek yüksek bir dağa çıkar, güneşin pek geniş şa'şaa‑i saltanatını görür ve bizzat perdesiz onunla görüşür. Sonra döner, hânesinden veya bağının damından geniş pencereler açar, gökteki güneşe karşı yollar yapar, hakîki güneşin dâimî ziyâsı ile sohbet eder, konuşur ve böylece minnetdârâne bir sohbet edebilir ve diyebilir: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve zeminin vechini ve bütün çiçeklerin yüzlerini güldüren dünya güzeli, gök nâzdârı olan nâzenîn güneş! Onlar gibi benim hâneciğimi, bahçeciğimi ısındırdın ve ışıklandırdın; bütün dünyayı ışıklandırdığın ve yeryüzünü ısındırdığın gibi‥” Hâlbuki evvelki âyine sâhibi böyle diyemez. O âyine kaydı altında güneşin aksi ise; âsârı mahdûddur, o kayda göredir.
İşte, Şems‑i Ezel ve Ebed Sultan’ı olan Zât-ı Ehad ve Samed’in tecellîsi, mâhiyet-i insaniyeye; hadsiz merâtibi tazammun eden iki sûretle tezâhür eder.
763
Birincisi: Âyine‑i kalbe uzanan bir nisbet-i Rabbâniye ile bir tezâhürdür ki; herkes, isti'dâdına ve tayy-ı merâtibde seyr ü sülûküne, esmâ ve sıfâtın tecelliyâtına nisbeten cüz'î ve küllî O Şems-i Ezelî’nin nuruna ve sohbetine ve münâcâtına mazhariyeti var. Gâlib-i esmâ ve sıfâtın zılâlinde giden velâyetlerin derecâtı bu kısımdan ileri gelir.
İkincisi: İnsanın câmiiyeti ve şecere‑i kâinâtın en münevver meyvesi olduğundan, bütün kâinâtta cilveleri tezâhür eden Esmâ-i Hüsnâ’yı, birden âyine-i rûhunda gösterebilmesi cihetiyle Cenâb-ı Hak, tecellî-i zâtıyla ve Esmâ-i Hüsnâ’nın a'zamî mertebede, nev'-i insanın ma'nen en a'zam bir ferdine, tecellî-i a'zam tezâhür eder ki; bu tezâhür ve tecellî, Mi'râc-ı Ahmedî (A.S.M.) sırrıdır ki; O’nun velâyeti, risaletine mebde' olur.
Velâyet ki; zıllden geçer, ikinci temsîlin birinci adamına benzer. Risalette zıll yoktur. Doğrudan doğruya Zât‑ı Zülcelâl’in Ehadiyeti’ne bakar, ikinci temsîlin ikinci adamına benzer.
Mi'râc ise, Velâyet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) kerâmet-i kübrâsı, hem mertebe-i ulyâsı olduğundan risalet mertebesine inkılâb etmiş. Mi'râc’ın bâtını, velâyettir; halktan Hakk’a gitmiş. Zâhir-i Mi'râc, risalettir; Hak’tan halka geliyor. Velâyet, kurbiyet merâtibinde sülûktür. Çok merâtibin tayyına ve bir derece zamana muhtaçtır. Nur-u a'zam olan risalet ise, akrebiyet-i İlâhiye’nin inkişafı sırrına bakar ki; bir ân-ı seyyâle kâfîdir. Onun için hadîste denilmiş: “Bir ânda dönmüş, gelmiş.”
764
Şimdi makam‑ı istimâ'da bulunan mülhide deriz ki: Mâdem bu kâinât, gayet muntazam bir memleket, gayet muhteşem bir şehir, gayet müzeyyen bir saray hükmündedir; elbette onun bir Hâkim’i, bir Mâlik’i, bir ustası vardır. Mâdem böyle haşmetli bir Mâlik-i Zülcelâl, bir Hâkim-i Zülkemâl, bir Sâni'-i Zülcemâl vardır‥
Hem mâdem umum o âleme, o memlekete, o şehre, o saraya alâkadarlık gösteren ve havâs ve duygularıyla umumuna münâsebetdâr ve nazarı küllî olan bir insan vardır; elbette, O Sâni'‑i Muhteşem, o küllî nazarlı ve umumî şuûrlu olan insan ile ulvî, a'zamî bir münâsebeti bulunacaktır ve ona kudsî bir hitâbı ve àlî bir teveccühü olacaktır.
Hem mâdem, Âdem Aleyhisselâm’dan şimdiye kadar şu münâsebete mazhar olanların içinde âsârının şehâdetiyle; yani küre‑i arzın nısfını ve nev'-i beşerin humsunu dâire-i tasarrufuna aldığı ve kâinâtın şekl-i manevîsini değiştirdiği, ışıklandırdığı gibi, en a'zamî bir mertebede o münâsebeti, Muhammed-i Arabî Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem göstermiştir… Öyle ise; o münâsebetin en a'zamî bir mertebesinden ibaret olan Mi'râc, O’na elyak ve O’na evfaktır.