965
Bir Meclis‑i Misâlî’de Şerîat’la Medeniyet-i Hâzıra, Dehâ-yı Fennî ile Hüdâ-yı Şer'î Muvâzeneleri
(Birinci Harb’in) Mütâreke başında, bir Cuma gecesinde, bir rüya‑yı sâdıkada, misâlî âleminde, bir meclis-i azîmde benden suâl ettiler:
“Mağlûbiyet sonunda, İslâm’ın âleminde ne hâl peydâ olacak?” Asr‑ı hâzır meb'ûsu sıfatıyla söyledim; onlar da dinlediler.
Eski zamandan beri istiklâl‑i İslâm’ın bekàsı, hem Kelimetullâh’ın i'lâsı için, farz-ı kifâye-i cihadı; o lâzime-i diyânet,
derûhde ile, kendini yek‑vücûd-u vahdânî; İslâm’ın âlemine fedâya vazifedâr, hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet,
şu millet‑i İslâm’ın felâket-i mâzisi, getirecek de elbet İslâm’ın âlemine saâdet ve hürriyet. Olur geçen musîbet
istikbâlde telâfi. Üçü veren, üçyüzü kazandıran, etmiyor elbette hiç hasâret. Hâlini istikbâle tebdil eder, zîhimmet.
Zîra ki şu musîbet, hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesânüd‑ü İslâmî, hàrikulâde etti, inkişaf-ı uhuvvet;
Tesrî'‑i ihtizâzı, tahrib-i medeniyet. Deniyet-i hâzıra sûreti değişecek, sistemi bozulacak; zuhûr edecek o vakit
İslâmî medeniyet. Müslümanlar bil'ihtiyar elbet evvel girecek. Muvâzene istersen; Şer'in medeniyeti, şimdiki medeniyet.
Esâslara dikkat et, âsârlara nazar et. Şimdiki medeniyet esâsâtı menfîdir. Menfî olan beş esâs ona temel, hem kıymet,
onlarla çarh kurulur. İşte nokta‑i istinâd; hakka bedel kuvvettir. Kuvvet ise, şe'nidir tecâvüz ve teâruz; bundan çıkar hıyânet.
966
Hedef‑i kasdı; fazilet bedeline hasîs bir menfaattir. Menfaatin şe'nidir tezâhum ve tehâsum; bundan çıkar cinayet.
Hayattaki kanunu; teâvün bedeline bir düstur‑u cidâldir. Cidâlin şe'ni budur: Tenâzu' ve tedâfü'; bundan çıkar sefâlet.
Akvâmların beyninde râbıta‑i esâsı; âherin zararına müntebih unsuriyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet.
Milliyet‑i menfiye, unsuriyet, milliyet; şe'ni olur dâima, böyle müdhiş tesâdüm, böyle fecî telâtum, bundan çıkar helâket.
Beşincisi şudur ki; câzibedâr hizmeti; hevâ, hevesi teşci', teshîl‑i hevesâtı, arzuları tatmin; bundan çıkar sefâhet.
O hevâ, hem heves, şe'ni budur dâima: İnsanı memsuh eder, sîreti değiştirir, manevî meshediyor, değişir insaniyet.
Şu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevirsen, görürsün; başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır; sîreti olur sûret.
Gelir hayâli karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla görünür meydândaki âsârı. Zemindeki mevâzin, mîzanıdır şerîat.
Şerîattaki rahmet, semâ‑i Kur'ân’dandır. Medeniyet-i Kur'ân esâsları müsbettir. Beş müsbet esâs üzere döner çarh-ı saâdet.
Nokta‑i istinâdı; kuvvete bedel haktır. Hakkın dâim şe'nidir adâlet ve tevâzün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekàvet.
Hedefinde; menfaat yerine fazilettir. Faziletin şe'nidir muhabbet ve tecâzüb. Bundan çıkar saâdet, zâil olur adâvet.
Hayattaki düsturu; cidâl, kıtâl yerine, düstur‑u teâvündür. O düsturun şe'nidir ittihâd ve tesânüd; hayatlanır cemâat.
967
Sûret‑i hizmetinde; hevâ, heves yerine, hüdâ-yı hidayettir. O hüdânın şe'nidir; insana lâyık tarzda terakkî ve refahet.
Rûha lâzım sûrette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde cihetü'l‑vahdeti de tard eder unsuriyet, hem de menfî milliyet.
Hem onların yerine râbıta‑i dinîdir, nisbet-i vatanîdir, alâka-i sınıfîdir, uhuvvet-i îmânî. Şu râbıtanın şe'nidir, samîmî bir uhuvvet,
umumî bir selâmet. Hariç etse tecâvüz, o da eder tedâfü'. İşte şimdi anladın; sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet.
Şimdiye kadar İslâmlar ihtiyarla girmemiş. Şu medeniyet‑i hâzıra onlara yaramamış, hem de onlara vurmuş, müdhiş kayd-ı esâret.
Belki nev'‑i beşere tiryâk iken zehir olmuş. Yüzde seksenini atmış meşakkat ve şekàvet. Yüzde onu çıkarmış müzahref bir saâdet!‥
Diğer onu bırakmış beyne‑beyne bî-rahat! Zâlim ekallin olmuş gelen ribh-i ticâret. Lâkin saâdet odur; külle ola saâdet,
lâakal ekseriyete olsa medâr‑ı necât. Nev'-i beşere rahmet, nâzil olan şu Kur'ân, ancak kabûl ediyor bir tarz-ı medeniyet;
umuma, ya eksere verirse bir saâdet. Şimdiki tarz‑ı hazır; heves serbest olmuştur, hevâ da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet.
Heves tahakküm eder, hevâ da müstebiddir, gayr‑ı zarûrî hâcâtı havâic-i zarûrî hükmüne geçirmiştir, izâle etti rahat.
Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç, fakir etmiştir. Sa'y‑i helâl, masrafa etmemiştir kifâyet.
Onda hile, harama beşeri sevketmiştir. Ahlâkın esâsını şu noktadan bozmuştur. Cemâate hem nev'e vermiştir servet, haşmet.
968
Ferdi, şahsı ahlâksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şâhidi çoktur: Kurûn‑u ûlâdaki mecmû-u vahşet ve cinayet, hem gadr ve hem hıyânet…
Şu medeniyet‑i habîse tek bir defada kustu. Midesi daha bulanır. Âlem‑i İslâm’daki istinkâf-ı mânidâr hem de bir cây-i dikkat.
Kabûlde muzdaribdir, soğuk da davranmıştır. Evet Şerîat‑ı Garrâ’da olan Nur-u İlâhî, hàssa-i mümtâzıdır istiğnâ, istiklâliyet.
O hàssadır bırakmaz ki o nur‑u hidayet, şu medeniyet rûhu olan Roma dehâsı ona tahakküm etsin. Onda olan hidayet,
bundaki felsefe ile mezc olmaz, hem aşılanmaz, hem de tâbi olamaz. İslâmiyet rûhunda şefkat, izzet‑i îmân, beslediği şerîat,
Kur'ân‑ı Mu'ciz-Beyân tutmuş yed-i beyzâda hakàik-ı şerîat. O yemîn-i beyzâda birer Asâ-yı Mûsa’dır. Sehhâr medeniyet,
istikbâlde edecek ona secde‑i hayret.
Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunan’ın iki dehâsı vardı; bir asıldan tev'emdi, biri hayâl‑âlûddu, biri madde-perestti.
Su içinde yağ gibi imtizaç olamadı. Mürûr‑u zaman istedi; medeniyet çabaladı, Hıristiyanlık da çalıştı, temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı.
Herbiri istiklâlini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el'ân âdeta o iki rûh, şimdi de cesedleri değişmiş; Alman, Fransız oldu.
Güyâ bir nev'i tenâsüh başlarından geçmişti. Ey birader‑i misâlî! Zaman böyle gösterdi; o ikiz iki dehâ, öküz gibi reddetti
temzicin esbâbını; şimdi de barışmadı. Mâdem onlar tev'emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkîde yoldaştı; birbiriyle döğüştü,
969
hiç de barışmadılar. Nasıl olur ki; aslı, hem mâdeni, matla'ı başka çeşit olmuştu. Kur'ân’da olan nuru, şerîat hidayeti;
Şu Medeniyetin Rûhu Olan Roma Dehâsı Birbiriyle Barışır, Hem Mezc u İttihâdı.
O dehâ ile bu hüdâ menşe'leri ayrıdır: Hüdâ semâdan indi, dehâ zeminden çıktı. Hüdâ kalbde işliyor, dimağı da işletir.
Dehâ dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüdâ rûhu eder tenvir, dâneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır.
İsti'dâd‑ı kemâli birdenbire yol alır, nefs-i cismânî yapar hizmetkâr-ı emirber. Melek-sîmâ ediyor insan-ı himmet-perver.
Dehâ ise: Evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor. İsti'dâd‑ı nefsânî neşv ü nemâ buluyor.
Rûhu eder hizmetkâr, dâneleri kuruyor. Şeytanın sîmâsını beşerde gösteriyor. Hüdâ; hayateyne saâdet veriyor, dâreyne ziyâ neşrediyor,
insanı yükseltiyor. Deccâl‑misâl dehâ‑yı a'ver, bir dâr ile bir hayatı anlar, madde-perest olur ve dünya-perver. İnsanı yapar birer canavar.
Evet; dehâ sağır tabiata tapar, kör kuvvete fermânber. Fakat hüdâ; şuûrlu san'atı tanır, hikmetli kudrete bakar. Dehâ, zemine küfran perdesi çeker. Hüdâ, şükrân nurunu serper.
Bu sırdandır; dehâ, a'mâ‑i asamm; hüdâ, semi'-i basîr. Dehânın nazarında; zemindeki ni'metler sâhibsiz ganîmettir.
Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his verir. Hüdânın nazarında; zeminin sînesinde, kâinâtın yüzünde
970
serpilmiş olan niam, rahmetin semerâtı. Her ni'metin altında bir yed‑i muhsin görür, şükrân ile öptürür.
Bunu da inkâr etmem; medeniyette vardır mehâsin‑i kesîre‥ lâkin, onlar değildir ne Nasrâniyet malı, ne Avrupa icâdı,
ne şu asrın san'atı, belki umum malıdır. Telâhuk‑u efkârdan, semâvî şerâyi'den, hem hâcât-ı fıtrîden, hususan şer'-i Ahmedî,
İslâmî inkılâbdan neş'et eden bir maldır; kimse temellük etmez. Misâlîler Meclisi, o meclisin reisi tekrar sordu, hem dedi:
“Musîbet, olur her dem hıyânet neticesi, mükâfâtın sebebi. Ey şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazâya da çarptırdı.
Hangi ef'âlinizle kazâya, hem kadere şöyle fetvâ verdiniz ki, kazâ‑yı İlâhî musîbetle hükmetti, sizleri hırpaladı?
Hatâ‑yı ekseriyet olur sebeb dâima musîbet-i âmmeye.” Dedim: Beşerin dalâlet-i fikrîsi, nemrûdâne inâdı,
fir'avunâne gururu şişti şişti zeminde, yetişti semâvâta, hem de dokundu hassas sırr‑ı hilkate. Semâvâttan indirdi;
Tûfân, tâun misâli, şu harbin zelzelesi; gâvura yapıştırdı semâvî bir silleyi. Demek ki şu musîbet, bütün beşer musîbetiydi,
nev'en umuma şâmil. Bir müşterek sebebi; maddiyûnluktan gelen dalâlet‑i fikrîydi, hürriyet-i hayvanî, hevânın istibdâdı.
Hissemizin sebebi, erkân‑ı İslâmî’de ihmal ve terkimizdi. Zîra Hàlık-ı Teâlâ yirmidört saatten bir saati istedi.
971
Beş vakit namaz için yalnız o saati bizden, yine bizim için emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal oldu.
Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmidört saatte dâima ta'lim ve meşakkatle tahrîk ve koşturmakla bir nev'i namaz kıldırdı.
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık, keffâreten beş sene cebren oruç tutturdu.
Kendi verdiği maldan, kırkından ya onundan birini zekât istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti.
O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı, haramdan da kurtardı. Amel, cins‑i cezadır. Ceza, cins-i ameldir. Sâlih amel ikiydi:
Biri müsbet ve ihtiyarî, biri menfî ıztırarî. Bütün âlâm ve mesâib, a'mâl‑i sâlihadır; lâkin menfîdir, ıztırarî. Hadîs tesellî verdi.
Bu millet‑i günahkâr kanıyla abdest aldı. Fiilî bir tövbe etti. Mükâfât-ı âcili, şu milletin humsu dört milyonu çıkardı
derece‑i velâyet, mertebe-i şehâdetle gâzilik verdi, günahı sildi. Bu meclis-i àlî-i misâlî, bu sözü tahsin etti.
Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence yakaza rüyadır, rüya bir nev'i yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said‑i Nursî…