Hakîki Bütün Elem Dalâlette, Bütün Lezzet Îmândadır. Hayâl Libâsını Giymiş Muazzam Bir Hakikat

Ey yoldaş‑ı hüşdâr! Sırat-ı müstakîmin o meslek-i nurânî, mağdûb ve dâllînin o tarîk-ı zulmânî, tam farklarını görmek eğer istersen ey azîz!
Gel vehmini ele al, hayâl üstüne de bin, şimdi seninle gideriz zulümât‑ı ademe. O mezar-ı ekberi, o şehr-i pür-emvâtı bir ziyaret ederiz.
Bir Kadîr‑i Ezelî, kendi dest-i kudretle bu zulümât-ı kıt'adan bizi tuttu çıkardı, bu vücûda bindirdi, gönderdi şu dünyaya; şu şehr-i bî-lezâiz.
1004
İşte şimdi biz geldik şu âlem‑i vücûda, o sahrâ-yı hâile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık; evvel isti'tafkârâne önümüze bakarız.
Lâkin beliyeler, elemler; önümüzde düşmanlar gibi tehâcüm eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anâsır‑ı tabâyie bakarız, ondan medet bekleriz.
Lâkin biz görüyoruz ki; onların kalbleri kàsiyye, merhametsiz. Dişlerini bilerler, hiddetli de bakarlar; ne nâz dinler, ne niyâz!
Muztar adamlar gibi me'yûsâne nazarı yukarıya kaldırdık. Hem istimdâdkârâne ecrâm‑ı ulviyeye bakarız; pek dehşetli tehdidkâr da görürüz.
Güyâ birer gülle bomba olmuşlar, yuvalardan çıkmışlar, hem etraf‑ı fezâda pek sür'atli geçerler, her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz.
Ger birisi yolunu kazârâ bir şaşırtsa – el‑iyâzü Billâh – şu âlem-i şehâdet ödü de patlayacak. Tesâdüfe bağlıdır; bundan dahi hayır gelmez.
Me'yûsâne nazarı o cihetten çevirdik, elîm hayrete düştük. Başımız da eğildi, sînemizde saklandık, nefsimize bakarız; mütâlaa ederiz.
İşte işitiyoruz; zavallı nefsimizden binlerle hâcetlerin sayhaları geliyor. Binlerle fâkatlerin enînleri çıkıyor; tesellîyi beklerken tevahhuş ediyoruz.
Ondan da hayır gelmedi; pek ilticâkârâne vicdânımıza girdik; içine bakıyoruz, bir çareyi bekleriz. Eyvâh! Yine bulmayız; biz medet vermeliyiz.
Zîra onda görünür binlerle emelleri, galeyânlı arzular, heyecanlı hissiyat, kâinâta uzanmış. Herbirinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.
O âmâl sıkışmışlar, vücûd‑adem içinde; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs'atleri var; ger dünyayı yutarsa o vicdân da tok olmaz.
İşte, bu elîm yolda nereye bir baş vurduk, onda bir belâ bulduk. Zîra, mağdûb ve dâllîn yolları böyle olur. Tesâdüf ve dalâlet, o yolda nazar‑endâz.
O nazarı biz taktık, bu hâle böyle düştük. Şimdi dahi hâlimiz ki, mebde' ve meâdi, hem Sâni' ve hem Haşr’i muvakkat unutmuşuz.
1005
Cehennem’den beterdir, ondan daha muhrıktır; rûhumuzu eziyor. Zîra o şeş cihetten ki onlara baş vurduk; öyle hâlet almışız
ki yapılmış o hâlet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra'şetten, hem kalak ve vahşetten, hem yütm ve hem ye'sten mürekkeb vicdân‑sûz.
Şimdi her cihete mukâbil bir cebheyi alırız, def'ine çalışırız. Evvel: Kudretimize müracaat ederiz, vâ‑esefâ görürüz
ki; âcize, zaîfe. Sâniyen: Nefiste olan hâcâtın susmasına teveccüh ediyoruz. Vâ‑esefâ durmayıp bağırırlar görürüz.
Sâlisen: İstimdâdkârâne, bir halâskârı için bağırır, çağırırız. Ne kimse işitiyor, ne cevabı veriyor. Biz de zannediyoruz:
Herbir şey bize düşman, herbir şey bizden garîb. Hiçbir şey kalbimize bir tesellî vermiyor, hiç emniyet bahşetmez, hakîki zevki vermez.
Râbian: Biz ecrâm‑ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir bir havf ile dehşeti. Hem vicdânın müz'ici bir tevahhuş geliyor; akıl-sûz, evhâm-sâz!
İşte ey birader! Bu dalâletin yolu, mâhiyeti şöyledir. Küfürdeki zulmeti, bu yolda tamam gördük. Şimdi de gel kardeşim, o ademe döneriz.
Tekrar yine geliriz. Bu kere tarîkimiz Sırat‑ı Müstakîmdir; hem îmânın yoludur. Delil ve imâmımız, inâyet ve Kur'ân’dır; şehbâz-ı edvâr-pervâz.
İşte Sultan‑ı Ezel’in rahmet ve inâyeti, vaktâ bizi istedi, kudret bizi çıkardı, lütfen bizi bindirdi kanun-u meşîete; etvâr üstünde perdâz.
Şimdi bizi getirdi, şefkat ile giydirdi şu hil'at‑ı vücûdu, emânet rütbesini bize tevcîh eyledi. Nişan; niyâz ve namaz.
Şu edvâr ve etvârın, bu uzun yolumuzda birer menzil‑i nâzdır. Yolumuzda teshîlât içindir ki, kaderden bir emirnâme vermiş, sahife de cebhemiz.
Her nereye geliriz, herhangi tâifeye misâfir oluyoruz, pek uhuvvetkârâne istikbâl görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız.
1006
Ticâret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyî' ederler. Gele gele işte geldik, dünya kapısındayız, işitiyoruz âvâz.
Bak girdik şu zemine; ayağımızı bastık şehâdet âlemine; şehr‑âyine-i Rahmân, gürültühâne-i insan. Hiçbir şey bilmeyiz; delil ve imâmımız,
Meşîet‑i Rahmân’dır. Vekil-i delilimiz nâzenîn gözlerimiz. Gözlerimizi açtık, dünya içine saldık. Hâtırına gelir mi evvelki gelişimiz?
Garîb, yetîm olmuştuk; düşmanlarımız çoktu; bilmezdik hâmîmizi. Şimdi nur‑u îmânla o düşmanlara karşı bir rükn-ü metînimiz,
istinâdî noktamız, hem himâyetkârımız def'eder düşmanları. O, Îmân‑ı Billâh’tır ki; ziyâ-yı rûhumuz, hem nur-u hayatımız, hem de rûh-u rûhumuz.
İşte kalbimiz rahat, düşmanları aldırmaz, belki düşman tanımaz. Evvelki yolumuzda, vaktâ vicdâna girdik; işittik ondan binlerle feryâd u fîzar ve âvâz.
Ondan belâya düştük; zîra âmâl, arzular, isti'dâd ve hissiyat; dâim ebedî ister. Onun yolunu bilmezdik; bizden yol bilmemezlik, onda fîzar ve niyâz.
Fakat elhamdülillâh! Şimdi gelişimizde bulduk nokta‑i istimdâd, ki dâim hayat verir o isti'dâd, âmâle; tâ ebedü'l-âbâda onları eder pervâz.
Onlara yol gösterir, o noktadan isti'dâd. Hem istimdâd ediyor, hem âb‑ı hayatı içer, hem kemâline koşuyor. O nokta-i istimdâd, o şevk-engîz remz ü nâz.
İkinci kutb‑u îmân ki; tasdik-i Haşir’dir, saâdet-i ebedî. O sadefin cevheri; îmân, bürhânı Kur'ân. Vicdân insanî bir râz.
Şimdi başını kaldır, şu kâinâta bir bak, onun ile bir konuş. Evvelki yolumuzda pek müdhiş görünürdü. Şimdi de mütebessim, her tarafa gülüyor, nâzenînâne niyâz ve âvâz.
Görmez misin; gözümüz arı‑misâl olmuştur, her tarafa uçuyor. Kâinât bostanıdır, her tarafta çiçekler, her çiçek de veriyor ona bir âb-ı lezîz.
1007
Hem ünsiyet, tesellî, tahabbübü veriyor. O da alır getirir; şehd‑i şehâdet yapar. Balda bir bal akıtır, o esrâr-engîz şehbâz.
Harekât‑ı ecrâma, ya nücûm, ya şümûsa nazarımız kondukça; ellerine verirler Hàlık’ın hikmetini, hem mâye-i ibreti, hem cilve-i rahmeti alır ediyor pervâz.
Güyâ şu Güneş bizlerle konuşuyor, der: “Ey kardeşlerimiz! Tevahhuşla sıkılmayınız! Ehlen sehlen merhaba, hoş teşrîf ettiniz. Menzil sizin; ben bir mumdâr‑ı şehnâz.
Ben de sizin gibiyim; fakat sâfî isyansız, mutî' bir hizmetkârım. O Zât‑ı Ehad-i Samed ki; mahz-ı rahmetiyle hizmetinize beni musahhar-ı pür-nur etmiş. Benden harâret, ziyâ; sizden namaz ve niyâz.”
Yâhû, bakın Kamer’e! Yıldızlarla denizler herbiri de kendine mahsûs birer lisânla: “Ehlen sehlen merhaba!” derler. “Hoş geldiniz, bizi tanımaz mısınız?”
Sırr‑ı teâvünle bak, remz-i nizâmla dinle! Herbirisi söylüyor: “Biz de birer hizmetkâr, Rahmet-i Zülcelâl’in birer âyinedârıyız; hiç de üzülmeyiniz, bizden sıkılmayınız!”
Zelzele na'raları, hâdisât sayhaları sizi hiç korkutmasın, vesvese de vermesin. Zîra onlar içinde bir zemzeme‑i ezkâr, bir demdeme-i tesbih, velvele-i nâz u niyâz.
Sizi bize gönderen O Zât‑ı Zülcelâl, ellerinde tutmuştur bunların dizginlerini. Îmân gözü okuyor yüzlerinde âyet-i rahmet, herbiri birer âvâz.
Ey mü'min‑i kalb-hüşyâr! Şimdi gözlerimiz bir parça dinlensinler, onların bedeline hassas kulağımızı îmânın mübârek eline teslîm ederiz, dünyaya göndeririz; dinlesin lezîz bir sâz.
Evvelki yolumuzda bir mâtem‑i umumî, hem vâveylâ-yı mevtî zannolunan o sesler, şimdi yolumuzda birer nevâz ü namaz, birer âvâz ü niyâz, birer tesbihe âğâz.
1008
Dinle: Havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, ra'dlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka‥ birer mânidâr nevâz.
Terennümat‑ı hava, naarât-ı ra'diye, nağamât-ı emvâc‥ birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecâtı, kuşların seceâtı; birer tesbih-i rahmet, hakikate bir mecâz.
Eşyada olan asvât, birer savt‑ı vücûddur: “Ben de varım” derler. O kâinât-ı sâkit, birden söze başlıyor: “Bizi câmid zannetme, ey insan-ı boşboğaz!”
Tuyûrları söylettirir; ya bir lezzet‑i ni'met, ya bir nüzûl-ü rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğâzlarıyla rahmeti alkışlarlar, ni'met üstünde iner, şükür ile eder pervâz.
Remzen onlar derler: “Ey kâinât kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz; şefkatle perverdeyiz, hâlimizden memnunuz.” Sivri dimdikleriyle fezâya saçıyorlar birer âvâz‑ı pür-nâz.
Güyâ bütün kâinât ulvî bir mûsikîdir, îmân nuru işitir ezkâr ve tesbihleri. Zîra, hikmet reddeder tesâdüf vücûdunu, nizâm ise tardeder ittifak‑ı evhâm-sâz.
Ey yoldaş! Şimdi şu âlem‑i misâlîden çıkarız, hayâlî vehimden ineriz, akıl meydânında dururuz, mîzana çekeriz, ederiz yolları ber-endâz.
Evvelki elîm yolumuz mağdûb ve dâllîn yolu. O yol verir vicdâna, tâ en derin yerine, hem bir hiss‑i elîmi, hem bir şedîd elemi. Şuûr onu gösterir; şuûra zıd olmuşuz.
Hem kurtulmak için de muztar ve hem muhtacız: Ya o teskin edilsin, ya ihsâs da olmasın; yoksa dayanamayız, feryâd u fîzar dinlenmez.
Hüdâ ise şifâdır. Hevâ ibtal‑i histir. Bu da tesellî ister, bu da teğâfül ister, bu da meşgale ister, bu da eğlence ister; hevesât-ı sihirbâz.
1009
Tâ vicdânı aldatsın, rûhu tenvîm edilsin, tâ elem hissolmasın. Yoksa o elem‑i elîm, vicdânı ihrâk eder; fîzara dayanılmaz, elem-i ye's çekilmez.
Demek Sırat‑ı Müstakîmden ne kadar uzak düşse, o derece nisbeten şu hâlet te'sir eder, vicdânı bağırttırır. Her lezzetin içinde elemi var, birer iz.
Demek heves, hevâ, eğlence, sefâhetten memzûc olan şa'şaa‑i medenî, bu dalâletten gelen şu müdhiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu zehir-bâz.
Ey azîz arkadaşım! İkinci yolumuzda, o nurânî tarîkte bir hâleti hissettik; o hâletle oluyor hayat, mâden‑i lezzet; âlâm, olur lezâiz.
Onunla bunu bildik ki; mütefâvit derecede, kuvvet‑i îmân nisbetinde rûha bir hâlet verir. Cesed rûhla mültezdir, rûh vicdânla mütelezziz.
Bir saâdet‑i àcile, vicdânda mündericdir; bir firdevs-i manevî, kalbinde mündemicdir. Düşünmekse deşmektir; şuûr ise şiâr-ı râz.
Şimdi ne kadar kalb îkaz edilirse, vicdân tahrîk edilse, rûha ihsâs verilse; lezzet ziyâde olur, hem de döner ateşi nur, şitâsı yaz.
Vicdânda firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir Cennet. İçinde rûhlarımız, eder pervâz ü perdâz, olur şehbâz ü şehnâz, yelpez namaz ü niyâz.
Ey azîz yoldaşım! Şimdi Allah’a ısmarladık. Gel, beraber bir duâ ederiz, sonra da buluşmak üzere ayrılırız…
اَللّٰهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ اٰم۪ينَ