Yirmiüçüncü Pencere
اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ Hayat, kudret‑i Rabbâniye mu'cizâtının en nurânîsidir, en güzelidir. Ve Vahdâniyet bürhânlarının en kuvvetlisi ve en parlağıdır. Ve Tecelliyât-ı Samedâniye âyinelerinin en câmi'i ve en berrakıdır.
921
Evet, hayat, tek başıyla bir Hayy‑ı Kayyûm’u bütün esmâ ve şuûnâtı ile bildirir. Çünkü; hayat, pek çok sıfâtın memzûc bir mâcunu hükmünde bir ziyâ, bir tiryâktır. Elvân-ı seb'a ziyâda ve muhtelif edviyeler tiryâkta nasıl ki, mümtezicen bulunur. Öyle de, hayat dahi pek çok sıfâttan yapılmış bir hakikattir. O hakikatteki sıfatlardan bir kısmı duygular vâsıtasıyla inbisat ederek, inkişaf edip ayrılırlar. Kısm-ı ekseri ise, hissiyat sûretinde kendilerini ihsâs ederler. Ve hayattan kaynama sûretinde kendilerini bildirirler.
Hem hayat, kâinâtın tedbir ve idaresinde hüküm‑fermâ olan rızık ve rahmet ve inâyet ve hikmeti tazammun ediyor. Güyâ hayat, onları arkasına takıp, girdiği yere çekiyor. Meselâ; hayat bir cisme, bir bedene girdiği vakit, Hakîm ismi dahi tecellî eder. Hikmetle yuvasını güzelce yapıp tanzim eder. Aynı hâlde Kerîm ismi de tecellî edip meskenini, hâcâtına göre tertib ve tezyîn eder. Yine aynı hâlde Rahîm isminin cilvesi görünüyor ki, o hayatın devam ve kemâli için türlü türlü ihsânlarla taltif eder. Yine aynı hâlde Rezzâk isminin cilvesi görünüyor ki, o hayatın bekàsına ve inkişafına lâzım maddî, manevî gıdâları yetiştiriyor. Ve kısmen bedeninde iddihar ediyor.
Demek hayat bir nokta‑i mihrâkıye hükmünde; muhtelif sıfât birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur. Güyâ hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı hâlde kudrettir, aynı hâlde de hikmet ve rahmettir. Ve hâkezâ… İşte hayat; bu câmi' mâhiyeti itibariyle, şuûn-u zâtiye-i Rabbâniye’ye âyinedârlık eden bir âyine-i Samediyet’tir.
İşte bu sırdandır ki; Hayy‑ı Kayyûm olan Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd, hayatı pek çok kesretle ve mebzûliyetle halkedip, neşir ve teşhîr eder. Ve herşeyi, hayatın etrafına toplattırıp, ona hizmetkâr eder. Çünkü; hayatın vazifesi büyüktür. Evet, Samediyet’in âyinesi olmak kolay bir şey değil, âdi bir vazife değil.
922
İşte göz önünde her vakit gördüğümüz bu had ve hesaba gelmeyen yeni yeni hayatlar ve hayatların asılları ve zâtları olan rûhlar, birden ve hiçten vücûda gelmeleri ve gönderilmeleri; bir Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve Hayy-ı Kayyûm’un vücûb-u vücûdunu ve sıfât-ı kudsiyesini ve Esmâ-i Hüsnâ’sını, lemeâtın, güneşi gösterdiği gibi gösteriyorlar. Güneşi tanımayan ve kabûl etmeyen adam, nasıl gündüzü dolduran ziyâyı inkâr etmeye mecbur oluyor. Öyle de; Hayy-ı Kayyûm, Muhyî ve Mümît olan Şems-i Ehadiyet’i tanımayan adam, zeminin yüzünü belki mâzi ve müstakbeli dolduran zîhayatların vücûdunu inkâr etmeli ve yüz derece hayvandan aşağı düşmeli. Hayat mertebesinden düşüp, câmid bir câhil-i echel olmalı.