Beşinci Pencere
Görüyoruz ki; eşya, hususan zîhayat olanlar, def'î gibi ânî bir zamanda vücûda gelir. Hâlbuki; def'î ve ânî bir sûrette basit bir maddeden çıkan şeyler, gayet basit, şekilsiz, san'atsız olması lâzım gelirken; çok mehârete muhtaç bir hüsn‑ü san'atta, çok zamana muhtaç ihtimamkârâne nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtaç acîb san'atlarla müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir sûrette halk olunuyorlar.
895
İşte bu def'î ve ânî bir sûrette bu hàrika san'at ve güzel hey'et, herbiri bir Sâni'‑i Hakîm’in vücûb-u vücûduna şehâdet ve vahdet-i Rubûbiyet’ine işâret ettikleri gibi, mecmûu gayet parlak bir tarzda nihâyetsiz Kadîr, nihâyetsiz Hakîm bir Vâcibü'l-Vücûd’u gösterir.
Şimdi, ey sersem münkir! Haydi bunu ne ile izâh edersin? Senin gibi sersem, âciz, câhil tabiatla mı? Veyâhut hadsiz derece hatâ ederek O Sâni'‑i Mukaddes’e “tabiat” ismini verip O’nun mu'cizât‑ı kudretini, o tesmiye bahânesiyle tabiata isnâd edip, bin derece muhâli birden irtikâb etmek mi istersin?