Otuzbirinci Pencere
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ
وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَ ❋ وَف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَفَلَا تُبْصِرُونَ
Şu pencere, insan penceresidir ve enfüsîdir. Ve enfüsî cihetinde şu pencerenin tafsilâtını binler muhakkìkîn‑i evliyânın mufassal kitaplarına havâle ederek, yalnız feyz-i Kur'ân’dan aldığımız birkaç esâsa işâret ederiz. Şöyle ki:
“Onbirinci Söz”de beyân edildiği gibi; “İnsan, öyle bir nüsha‑i câmiadır ki, Cenâb-ı Hak, bütün esmâsını, insanın nefsi ile insana ihsâs ediyor.” Tafsilâtını başka Söz’lere havâle edip yalnız “Üç Nokta”yı göstereceğiz.
936
Birinci Nokta
İnsan, üç cihetle Esmâ‑i İlâhiye’ye bir âyinedir.
Birinci Vecih: Gecede zulümât, nasıl nuru gösterir. Öyle de; insan za'f ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuru ile, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ… Pek çok evsâf-ı İlâhiye’ye bu sûretle âyinedârlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihâyetsiz za'fında, hadsiz a'dâsına karşı bir nokta-i istinâd aramakla, vicdân dâima Vâcibü'l-Vücûd’a bakar. Hem nihâyetsiz fakrında, nihâyetsiz hâcâtı içinde, nihâyetsiz maksadlara karşı bir nokta-i istimdâd aramağa mecbur olduğundan, vicdân dâima o noktadan bir Ganiyy-i Rahîm’in dergâhına dayanır; duâ ile el açar.
Demek her vicdânda şu nokta‑i istinâd ve nokta-i istimdâd cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîm’in bârgâh-ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.
İkinci Vecih Âyinedârlık İse: İnsana verilen nümûneler nev'inden cüz'î ilim, kudret, basar, sem', mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz'iyât ile, kâinât Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem'ine, Hâkimiyet‑i Rubûbiyet’ine âyinedârlık eder. Onları anlar, bildirir. Meselâ: “Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de; şu koca kâinât sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder.” ve hâkezâ…
Üçüncü Vecih Âyinedârlık İse: İnsan, üstünde nakışları görünen Esmâ‑i İlâhiye’ye âyinedârlık eder. Otuzikinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’nın başında bir nebze izâh edilen insanın mâhiyet-i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyâde esmâ vardır. Meselâ: Yaratılışından Sâni', Hàlık ismini ve hüsn-ü takvîminden Rahmân ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Latîf isimlerini ve hâkezâ… Bütün a'zâ ve âlâtı ile, cihâzât ve cevârihi ile, letâif ve maneviyatı ile, havâs ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmânın, ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor.
Demek nasıl esmâda bir ism‑i a'zam var, öyle de; o esmânın nukùşunda dahi bir nakş-ı a'zam var ki, o da insandır.
937
Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku! Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var!‥
İkinci Nokta
Mühim bir sırr‑ı Ehadiyet’e işâret eder. Şöyle ki:
İnsanın nasıl rûhu bütün cesedine öyle bir münâsebeti var ki; bütün a'zâsını ve eczâsını birbirine yardım ettirir. Yani, irâde‑i İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekvîniye ve o evâmirden vücûd-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve latîfe-i Rabbâniye olan rûh, onların idaresinde, onların manevî seslerini hissetmesinde ve hâcâtlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, rûhu şaşırtmaz. Rûha nisbeten uzak yakın bir hükmünde‥ birbirine perde olmaz. İsterse, çoğunu birinin imdâdına yetiştirir. İsterse bedenin her cüz'ü ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ çok nurâniyet kesbetmiş ise, herbir cüz'ü ile görebilir ve işitebilir.
Öyle de: وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Cenâb‑ı Hakk’ın, mâdem O’nun bir kanun-u emri olan rûh, küçük bir âlem olan insan cisminde ve a'zâsında bu vaziyeti gösteriyor. Elbette âlem-i ekber olan kâinâtta, O Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’un irâde-i külliyesine ve kudret-i mutlakasına hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz duâlar, hadsiz işler, hiçbir cihette O’na ağır gelmez. Birbirine mâni olmaz. O Hàlık-ı Zülcelâl’i meşgul etmez, şaşırtmaz; bütününü birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın uzak birdir. İsterse, bütününü birinin imdâdına gönderir. Herşey ile, herşeyi görebilir. Seslerini işitebilir. Ve herşey ile herşeyi bilir ve hâkezâ…
938
Üçüncü Nokta
Hayatın pek mühim bir mâhiyeti ve ehemmiyetli bir vazifesi var. Fakat o bahis, hayat penceresinde ve Yirminci Mektûbun Sekizinci Kelimesi’nde tafsîli geçtiğinden ona havâle edip yalnız bunu ihtar ederiz ki:
Hayatta hissiyat sûretinde kaynayan memzûc nakışlar, pek çok esmâ ve şuûnât‑ı zâtiyeye işâret eder. Gayet parlak bir sûrette Hayy-ı Kayyûm’un şuûnât-ı zâtiyesine âyinedârlık eder. Şu sırrın izâhı, Allah’ı tanımayanlara ve daha tam tasdik etmeyenlere karşı zamanı olmadığından kapıyı kapıyoruz.