Yirmiikinci Pencere

اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا ❋ وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا ❋ وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا
فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ
Küre‑i Arz, bir kafadır ki; yüzbin ağzı vardır. Herbir ağzında, yüzbin lisânı vardır. Her lisânında, yüzbin bürhânı var ki; herbiri çok cihetle Vâcibü'l-Vücûd, Vâhid-i Ehad, herşeye kadîr, herşeye alîm bir Zât-ı Zülcelâl’in vücûb-u vücûduna ve vahdetine ve evsâf-ı kudsiyesine ve Esmâ-i Hüsnâ’sına şehâdet ederler.
919
Evet, arzın evvel‑i hilkatine bakıyoruz ki: Mâyi hâline gelen bir madde-i seyyâleden taş ve taştan toprak halkedilmiş. Mâyi kalsaydı, kàbil-i süknâ olmazdı. O mâyi, taş olduktan sonra demir gibi sert olsa idi, kàbil-i istifade olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin hâcetlerini gören bir Sâni'-i Hakîm’in hikmetidir.
Sonra tabaka‑i türâbiye, dağlar direği üzerine atılmış; tâ içindeki dâhilî inkılâblardan gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs edip, zemini hareketinden ve vazifesinden şaşırtmasın. Hem denizin istilâsından toprağı kurtarsın. Hem zîhayatların levâzımat-ı hayatiyesine birer hazine olsun. Hem havayı tarasın, gazât-ı muzırradan tasfiye etsin, tâ teneffüse kàbil olsun. Hem suları biriktirip iddihar etsin. Hem zîhayata lâzım olan sâir mâdenlere menşe' ve medâr olsun.
İşte bu vaziyet bir Kadîr‑i Mutlak ve bir Hakîm-i Rahîm’in vücûb-u vücûduna ve vahdetine gayet kat'î ve kuvvetli şehâdet eder.
Ey coğrafyacı efendi! Bunu ne ile izâh edersin? Hangi tesâdüf şu acâib‑i masnûât ile dolu sefîne-i Rabbâniye’yi bir meşher-i acâib yaparak yirmidört bin sene bir mesâfede, bir senede sür'atle çevirip, onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin.
Hem zeminin yüzündeki acîb san'atlara bak! Anâsırlar, ne derece hikmetle tavzif edilmişler. Bir Kadîr‑i Hakîm’in emriyle zemin yüzündeki Rahmân misâfirlerine nasıl güzel bakıyorlar. Hizmetlerine koşuyorlar.
920
Hem acîb ve garîb san'atlar içinde rengârenk, acîb hikmetli zemin yüzünün sîmâsındaki bu nakışlı çizgilere bak! Nasıl sekenelerine enhâr ve çayları, deniz ve ırmakları, dağ ve tepeleri, ayrı ayrı mahlûklarına ve ibâdına lâyık birer mesken ve vesâit‑i nakliye yapmış. Sonra yüzbinler ecnâs-ı nebâtât ve envâ'-ı hayvanatı ile kemâl-i hikmet ve intizam ile doldurup hayat vererek şenlendirmek, vakit be-vakit muntazaman mevt ile terhis ederek boşaltıp, yine muntazaman “Ba'sü ba'de'l‑mevt” sûretinde doldurmak; bir Kadîr‑i Zülcelâl’in ve bir Hakîm-i Zülkemâl’in vücûb-u vücûduna ve vahdetine yüzbinler lisânlarla şehâdet ederler.
Elhâsıl: Yüzü, acâib‑i san'ata bir meşher ve garâib-i mahlûkata bir mahşer ve kafile-i mevcûdâta bir memer ve sufûf-u ibâdına bir mescid ve makarr olan zemin; bütün kâinâtın kalbi hükmünde olduğundan, kâinât kadar nur-u vahdâniyeti gösterir.
İşte ey coğrafyacı efendi! Bu zemin kafası yüzbin ağız, herbirinde yüzbin lisân ile Allah’ı tanıttırsa ve sen O’nu tanımazsan, başını tabiat bataklığına soksan, derece‑i kabahatini düşün. Ne derece dehşetli bir cezaya seni müstehak eder, bil, ayıl. Ve başını bataklıktan çıkar; اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الَّذ۪ي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ de.