Onaltıncı Pencere

Rû‑yi zeminde mevsim be-mevsim tazelenen mahlûkatın icâd ve tedbirlerindeki intizamât ve tanzimât, bilbedâhe bir hikmet-i âmmeyi gösterir. Sıfat, mevsufsuz olmadığından; elbette o hikmet-i âmme, bizzarûre bir Hakîm’i gösterir.
Hem o perde‑i hikmet içinde hàrika tezyînât, bilbedâhe bir inâyet-i tâmmeyi gösterir. Ve o inâyet-i tâmme, bizzarûre inâyetkâr bir Hàlık-ı Kerîm’i gösterir.
Ve o perde‑i inâyette umuma şâmil bir taltifat ve ihsânat, bilbedâhe bir rahmet-i vâsiayı gösterir. Ve o rahmet-i vâsia, bizzarûre bir Rahmân-ı Rahîm’i gösterir.
Ve o perde‑i rahmet üstünde dahi bütün rızka muhtaç zîhayatların lâyık ve mükemmel bir tarzda iâşeleri ve irzâkları, bilbedâhe terbiyekârâne bir Rezzâkiyet ve şefkatkârâne bir Rubûbiyet’i gösterir. Ve o terbiye ve idare, bizzarûre bir Rezzâk-ı Kerîm’i gösterir.
907
Evet zeminin yüzünde kemâl‑i hikmetle terbiye edilen ve kemâl-i inâyetle tezyîn edilen ve kemâl-i rahmetle taltif edilen ve kemâl-i şefkatle iâşe edilen bütün mahlûkat, birer birer, bir Sâni'-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk’ın vücûbuna şehâdet ve vahdetine işâret ettikleri gibi; yeryüzünün mecmûunda tezâhür eden ve umumunda görülen ve kasd ve irâdeyi bilbedâhe gösteren hikmet-i âmme; ve hikmeti dahi tazammun eden umum masnûâta şâmil inâyet-i tâmme; ve inâyet ve hikmeti tazammun eden ve umum mevcûdât-ı arziyeye şâmil olan rahmet-i vâsia; ve rahmet ve hikmet ve inâyeti de tazammun eden umum zîhayata şâmil bir sûrette ve gayet kerîmâne bir tarzda olan rızık ve iâşe-i umumiyeyi birden nazara al, bak!
Nasıl ki; elvân‑ı seb'a, ziyâyı teşkil eder. Ve yeryüzünü tenvir eden o ziyâ, nasıl şüphesiz güneşi gösterir. Öyle de; o hikmet içindeki inâyet ve inâyet içindeki rahmet ve rahmet içindeki iâşe-i rızkî, nihâyet derecede Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk bir Vâcibü'l-Vücûd’un vahdetini ve kemâl-i Rubûbiyet’ini büyük bir mikyâsta, yüksek bir derecede, parlak bir sûrette gösterir.
İşte ey sersem münkir‑i gâfil! Göz önündeki bu hakîmâne, kerîmâne, rahîmâne, rezzâkâne terbiyeti ve bu acîb ve hàrika ve mu'cize keyfiyeti ne ile izâh edebilirsin? Senin gibi serseri tesâdüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi âciz, câmid, câhil esbâbla mı? Yoksa nihâyetsiz derecede mukaddes, münezzeh ve müberrâ, muallâ ve nihâyetsiz derecede Kadîr, Alîm, Semi', Basîr olan Zât-ı Zülcelâl’e, nihâyetsiz derecede âciz, câhil, sağır, kör, mümkin, miskin olan “tabiat” nâmını verip nihâyetsiz hatâ işlemek mi istersin? Hem güneş gibi parlak şu hakikati hangi kuvvet ile söndürebilirsin? Hangi perde‑i gaflet altında saklayabilirsin?‥