914

Yirminci Pencere

فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَمَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِن۪ينَ
Nasıl cüz'iyât ve neticelerde ve teferruâtta, kemâl‑i hikmet ve cemâl-i san'at görünüyor. Öyle de; tesâdüfî ve karışık tevehhüm edilen küllî unsurların, büyük mahlûkatın zâhiren karışık vaziyetleri dahi, bir hikmet ve san'at ile vaziyetler alıyorlar.
İşte ziyânın parlaması; sâir hikmetli hidemâtının delâletiyle, yeryüzünde masnûât‑ı İlâhiye’yi İzn-i Rabbânî ile teşhîr ve ilân etmektir. Demek bir Sâni'-i Hakîm tarafından ziyâ, istihdam ediliyor. Çarşı-yı âlem sergilerindeki antika san'atlarını onun ile irâe ediyor.
915
Şimdi rüzgârlara bak ki; sâir hakîmâne, kerîmâne fâidelerinin ve vazifelerinin şehâdetiyle gayet mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak; bir Sâni'‑i Hakîm tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbânî’nin çabuk yerine getirilmesine sür'atle çalışmaktır.
Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara! Yerden, dağlardan kaynamaları tesâdüfî değildir. Çünkü; onlara terettüb eden âsâr‑ı rahmet olan fâidelerin ve semerelerin şehâdetiyle ve dağlarda bir mîzan-ı hâcetle iddiharlarının ifâdesi ile ve bir mîzan-ı hikmetle gönderilmelerinin delâletiyle gösteriliyor ki; bir Rabb-i Hakîm’in teshìriyle ve iddiharıyladır. Ve kaynamaları ise, O’nun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.
Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevâhirlerin ve mâdenlerin envâ'ına bak! Bunların tezyînâtları ve menfaatli hâsiyetleri bir Sâni'‑i Hakîm’in tezyîni ile, tertibi ile, tedbiri ile, tasviri ile olduğunu; onlara müteallik hakîmâne fâideleri ve mesâlih-i hayatiye ve levâzımat-ı insaniye ve hâcât-ı hayvaniyeye muvâfık bir tarzda ihzarları gösteriyor.
Şimdi çiçeklere, meyvelere bak! Bunların gülümsemeleri ve tatları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri; bir Sâni'‑i Kerîm’in, bir Mün'im-i Rahîm’in sofrasında birer ta'rife, birer dâvetnâme hükmünde olarak muhtelif renk ve koku ve tatlarla her nev'e ayrı ayrı ta'rife ve dâvetnâme olarak verilmiştir.
Şimdi kuşlara bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları, bir Sâni'‑i Hakîm’in intak ve söyletmesi olduğuna delil-i kat'î ise; hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdâvele-i hissiyat ve ifâde-i maksad etmeleridir.
916
Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları, mânâsız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat'î delil ise; hàlî bir boşlukta o acâibi icâd etmek ve onlardan âb‑ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştâk zîhayatlara emzirmek, gösteriyor ki; o şırıltı, o gürültü, gayet mânidâr ve hikmetdârdır ki, bir Rabb-i Kerîm’in emriyle müştâklara o yağmur bağırıyor ki; “Sizlere müjde, geliyoruz!‥” mânâsını ifâde ederler.
Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecrâmdan yalnız Kamer’e dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr‑i Hakîm’in emriyle olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde beyân ettiğimizden kısa kesiyoruz.
İşte ziyâdan tut, tâ Kamer’e kadar saydığımız küllî unsurlar gayet geniş bir tarzda ve büyük bir mikyâsta bir pencere açar. Bir Vâcibü'l‑Vücûd’un vahdetini ve kemâl-i kudretini ve azamet-i saltanatını gösterir, ilân ederler.
İşte ey gâfil! Eğer bu gök gürlemesi gibi bu sadâyı susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ziyâyı söndürebilirsen, Allah’ı unut! Yoksa aklını başına al! سُبْحَانَ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّde.