Birinci Pencere

Bilmüşâhede görüyoruz ki; bütün eşya, hususan zîhayat olanların pek çok muhtelif hâcâtı ve pek çok mütenevvi' metâlibi vardır. O matlabları, o hâcetleri ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münâsib ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdâda yetiştiriliyor. Hâlbuki; o hadsiz maksûdların en küçüğüne, o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine bak: Zâhirî ve bâtınî hâsselerin ve onların levâzımatı gibi, elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyâs et.
İşte bütün onlar, birer birer Vücûb‑u Vâcib’e şehâdet ve vahdetine işâret ettikleri gibi; hey'et-i mecmuasıyla, güneşin ziyâsı güneşi gösterdiği gibi; – o hâl ve bu keyfiyet – perde-i gayb arkasında bir Vâcibü'l-Vücûd’u, bir Vâhid-i Ehad’i, hem gayet Kerîm, Rahîm, Mürebbî, Müdebbir ünvânları içinde akla gösterir.
893
Şimdi ey münkir‑i câhil ve ey fâsık-ı gâfil! Bu fa'âliyet-i hakîmâneyi, basîrâneyi, rahîmâneyi ne ile izâh edebilirsin? Sağır tabiatla mı? Kör kuvvetle mi? Sersem tesâdüfle mi? Âciz, câmid esbâbla mı izâh edebilirsin?‥