Yedinci Hakikat

Bâb‑ı Hıfz ve Hafîziyet olup, İsm-i Hafîz ve Rakìb’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; gökte, yerde, karada, denizde; yaş‑kuru, küçük-büyük, âdi-àlî herşeyi, kemâl-i intizam ve mîzan içinde muhâfaza edip, bir türlü muhâsebe içinde neticelerini eleyen bir Hafîziyet; insan gibi büyük bir fıtratta, hilâfet-i kübrâ gibi bir rütbede, emânet-i kübrâ gibi büyük vazifesi olan beşerin, Rubûbiyet-i âmmeye temâs eden amelleri ve fiilleri muhâfaza edilmesin! Muhâsebe eleğinden geçirilmesin! Adâlet terâzisinde tartılmasın! Şâyeste ceza ve mükâfât çekmesin! Hayır, asla!‥
120
Evet, şu kâinâtı idare eden Zât, herşeyi nizâm ve mîzan içinde muhâfaza ediyor. Nizâm ve mîzan ise; ilim ile hikmet ve irâde ile kudretin tezâhürüdür. Çünkü görüyoruz; her masnû', vücûdunda gayet muntazam ve mevzûn yaratılıyor. Hem, hayatı müddetince değiştirdiği sûretler dahi, birer intizamlı olduğu hâlde, hey'et‑i mecmuası da bir intizam tahtındadır.
Zîra görüyoruz ki: Vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihâyet verilen ve şu âlem‑i şehâdetten göçüp giden herşeyin; Hafîz-i Zülcelâl, birçok sûretlerini elvâh-ı mahfûza hükmünde olan hâfızalarda ve bir türlü misâlî âyinelerde hıfzedip, ekser tarihçe‑i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor. Zâhir ve bâtın âyinelerde ibkà ediyor… Meselâ; beşerin hâfızası, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği, çiçeğin tohumu, kanun-u Hafîziyet’in azamet-i ihâtasını gösteriyor.
Görmüyor musun ki; koca baharın hep çiçekli, meyveli bütün mevcûdâtı ve bunların kendilerine göre bütün sahâif‑i a'mâli ve teşkilâtının kanunları ve sûretlerinin timsâlleri, mahdûd bir mikdar tohumcuklar içlerinde yazarak, muhâfaza ediliyor. İkinci bir baharda, onlara göre bir muhâsebe içinde sahife-i amellerini neşredip, kemâl-i intizam ve hikmet ile koca diğer bir bahar âlemini meydâna getirmekle; Hafîziyet’in ne derece kuvvetli ihâta ile cereyan ettiğini gösteriyor.
Acaba; geçici, âdi, bekàsız, ehemmiyetsiz şeylerde böyle muhâfaza edilirse, âlem‑i gaybda, âlem-i âhirette, âlem-i ervâhta, Rubûbiyet-i âmmede mühim semere veren beşerin amelleri hıfz içinde gözetilmek sûretiyle, ehemmiyetle zaptedilmemesi kàbil midir! Hayır ve asla!‥
121
Evet şu Hafîziyet’in bu sûrette tecellîsinden anlaşılıyor ki: Şu mevcûdâtın Mâlik’i, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına büyük bir ihtimamı var. Hem hâkimiyet vazifesinde nihâyet derecede dikkat eder. Hem Rubûbiyet‑i saltanatında gayet ihtimamı gözetir. O derece ki, en küçük bir hâdiseyi, en ufak bir hizmeti yazar, yazdırır. Mülkünde cereyan eden herşeyin sûretini müteaddid şeylerde hıfzeder.
Şu Hafîziyet işâret eder ki: Ehemmiyetli bir muhâsebe‑i a'mâl defteri açılacak ve bilhassa mâhiyetçe en büyük, en mükerrem, en müşerref bir mahlûk olan insanın büyük olan amelleri, mühim olan fiilleri; mühim bir hesab ve mîzana girecek, sahife-i amelleri neşredilecek.
Acaba, hiç kàbil midir ki; insan, hilâfet ve emânetle mükerrem olsun, Rubûbiyet’in külliyat‑ı şuûnuna şâhid olarak kesret dâirelerinde, vahdâniyet-i İlâhiye’nin dellâllığını ilân etmekle, ekser mevcûdâtın tesbihât ve ibâdetlerine müdâhale edip zâbitlik ve müşâhidlik derecesine çıksın da; sonra kabre gidip, rahatla yatsın ve uyandırılmasın! Küçük-büyük her amellerinden suâl edilmesin! Mahşer’e gidip Mahkeme-i Kübrâ’yı görmesin! Hayır ve asla!‥
122
Hem bütün gelecek zamanda olan mümkinâta kàdir olduğuna, bütün geçmiş zamandaki mu'cizât‑ı kudreti olan vukûâtı şehâdet eden ve kıyâmet ve haşre pek benzeyen kış ile baharı, her vakit bilmüşâhede icâd eden bir Kadîr-i Zülcelâl’den, insan nasıl ademe gidip kaçabilir, toprağa girip saklanabilir.
Mâdem bu dünyada ona lâyık muhâsebe görülüp hüküm verilmiyor. Elbette bir Mahkeme‑i Kübrâ, bir saâdet-i uzmâya gidecektir.