104

Üçüncü Hakikat

Bâb‑ı Hikmet ve Adâlet olup, ism-i Hakîm ve Âdil’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adâlet ve mîzanla Rubûbiyet’in saltanatını gösteren Zât‑ı Zülcelâl, Rubûbiyet’in cenâh-ı himâyesine ilticâ eden ve o hikmet ve adâlete, îmân ve ubûdiyetle tevfik-i hareket eden mü'minleri taltif etmesin! Ve o hikmet ve adâlete küfür ve tuğyan ile isyan eden edebsizleri te'dib etmesin!‥ Hâlbuki, bu muvakkat dünyada o hikmet, o adâlete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, te'hir ediliyor. Ehl-i dalâletin çoğu ceza almadan; ehl-i hidayetin de çoğu mükâfât görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya, bir saâdet-i uzmâya bırakılıyor.
Evet, görünüyor ki: Şu âlemde tasarruf eden Zât, nihâyetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhân mı istersin? Herşeyde maslahat ve fâidelere riâyet etmesidir. Görmüyor musun ki; insanda bütün a'zâ, kemikler ve damarlarda, hattâ bedenin hüceyrâtında, her yerinde, her cüz'ünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi; hattâ bazı a'zâsı, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki; nihâyetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor.
105
Hem herşeyin san'atında nihâyet derecede intizam bulunması gösterir ki; nihâyetsiz bir hikmet ile iş görülüyor. Evet, güzel bir çiçeğin dakîk programını, küçücük bir tohumunda dercetmek; büyük bir ağacın sahife‑i a'mâlini, tarihçe-i hayatını, fihriste-i cihâzâtını küçücük bir çekirdekte manevî kader kalemiyle yazmak; nihâyetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.
Hem herşeyin hilkatinde gayet derecede hüsn‑ü san'at bulunması, nihâyet derecede hakîm bir Sâni'in nakşı olduğunu gösterir. Evet, şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinâtın fihristesini, bütün hazâin-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmâlarının âyinelerini dercetmek; nihâyet derecede bir hüsn-ü san'at içinde bir hikmeti gösterir.
Şimdi, hiç mümkün müdür ki; şöyle icraat‑ı Rubûbiyet’te hâkim bir Hikmet, o Rubûbiyet’in kanadına ilticâ eden ve îmân ile itâat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin!
Hem adâlet ve mîzan ile iş görüldüğüne bürhân mı istersin? Herşeye, hassas mîzanlarla, mahsûs ölçülerle vücûd vermek, sûret giydirmek, yerli yerine koymak; nihâyetsiz bir adâlet ve mîzan ile iş görüldüğünü gösterir.
Hem her hak sâhibine isti'dâdı nisbetinde hakkını vermek, yani vücûdunun bütün levâzımatını, bekàsının bütün cihâzâtını en münâsib bir tarzda vermek; nihâyetsiz bir adâlet elini gösterir.
Hem isti'dâd lisânıyla, ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla, ıztırar lisânıyla suâl edilen ve istenilen herşeye dâimî cevab vermek; nihâyet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.
Şimdi hiç mümkün müdür ki; böyle en küçük bir mahlûkun, en küçük bir hâcetinin imdâdına koşan bir adâlet ve hikmet; insan gibi en büyük bir mahlûkun bekà gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın! En büyük istimdâdını ve en büyük suâlini cevabsız bıraksın! Rubûbiyet’in haşmetini, ibâdının hukukunu muhâfaza etmekle muhâfaza etmesin!‥
106
Hâlbuki, şu fânî dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adâletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor. Zîra, hakîki adâlet ister ki; şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mâhiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfât ve mücâzât görsün.
Mâdem şu fânî, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adâlet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır… Elbette Âdil olan O Zât‑ı Celîl-i Zülcemâl’in ve Hakîm olan O Zât-ı Cemîl-i Zülcelâl’in dâimî bir Cehennem’i ve ebedî bir Cennet’i bulunacaktır.