159
Zeylin İkinci Parçası
Baştaki âyetin mu'cizâne işâret ettikleri dokuz tabaka berâhin‑i Haşriye’ye dair “Dokuz Makam”dan “Birinci Makam”:
فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ ❋ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ ❋ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ olan fıkradaki fermân‑ı haşre dair buradaki gösterdiği bürhân-ı bâhiri ve hüccet-i kàtıası beyân ve izâh edilecek inşâallâh.
Otuzuncu Lem'anın Beşinci Nüktesinin Dördüncü Remzi
Hayatın yirmisekizinci hàssasında beyân edilmiştir ki: Hayat, îmânın altı erkânına bakıp isbât ediyor. Onların tahakkukuna işâretler ediyor.
Evet, mâdem bu kâinâtın en mühim neticesi ve mâyesi ve hikmet‑i hilkati hayattır; elbette o hakikat-i àliye; bu fânî, kısacık, noksan, elemli hayat-ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki, hayatın, yirmidokuz hàssasıyla mâhiyetinin azameti anlaşılan şecere‑i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık meyvesi; hayat-ı ebediyedir ve hayat-ı uhreviyedir ve taşıyla ve ağacıyla, toprağıyla hayatdâr olan dâr-ı saâdetteki hayattır.
160
Yoksa, bu hadsiz cihâzât‑ı mühimme ile techiz edilen hayat şeceresi, zîşuûr hakkında, hususan insan hakkında meyvesiz, fâidesiz, hakikatsiz olmak lâzım gelecek ve sermâyece ve cihâzâtça serçe kuşundan, meselâ; yirmi derece ziyâde ve bu kâinâtın ve zîhayatın en mühim, yüksek ve ehemmiyetli mahlûku olan insan; serçe kuşundan saâdet-i hayat cihetinde, yirmi derece aşağı düşüp, en bedbaht, en zelîl bir bîçâre olacak…
Hem, en kıymetdâr bir ni'met olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmek ile kalb‑i insanı mütemâdiyen incitip, bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından en musîbetli bir belâ olur. Bu ise yüz derece bâtıldır. Demek bu hayat-ı dünyeviye, âhirete îmân rüknünü kat'î isbât ediyor ve her baharda haşrin üçyüzbinden ziyâde nümûnelerini gözümüze gösteriyor.
Acaba, senin cisminde ve senin bahçende ve senin vatanında, senin hayatına lâzım ve münâsib bütün levâzımatı ve cihâzâtı, hikmet ve inâyet ve rahmetle ihzar eden ve vaktinde yetiştiren; hattâ senin midenin bekà ve yaşamak arzusuyla ettiği hususî ve cüz'î olan rızık duâsını bilen ve işiten ve hadsiz lezîz taamlarla o duânın kabûlünü gösteren ve mideyi memnun eden bir Mutasarrıf‑ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki; seni bilmesin ve görmesin ve nev'-i insanın en büyük gayesi olan hayat-ı ebediyeye lâzım esbâbı ihzar etmesin? Ve nev'-i insanın en büyük ve en ehemmiyetli, en lâyık ve umumî olan bekà duâsını; hayat-ı uhreviyenin inşâsıyla ve Cennet’in icâdıyla kabûl etmesin! Ve kâinâtın en mühim mahlûku, belki zeminin sultanı ve neticesi olan nev'-i insanın arş ve ferşi çınlatan umumî ve gayet kuvvetli duâsını işitmeyip küçük bir mide kadar ehemmiyet vermesin, memnun etmesin! Kemâl-i hikmetini ve nihâyet rahmetini inkâr ettirsin! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ!‥
161
Hem, hiç kàbil midir ki; hayatın en cüz'îsinin pek gizli sesini işitsin, derdini dinlesin, derman versin ve nâzını çeksin ve kemâl‑i i'tinâ ve ihtimam ile beslesin ve ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük mahlûkatını ona hizmetkâr yapsın ve sonra, en büyük ve kıymetdâr ve bâkî ve nâzdâr bir hayatın gök sadâsı gibi yüksek sesini işitmesin? Ve onun çok ehemmiyetli bekà duâsını ve nâzını ve niyâzını nazara almasın! Âdeta, bir neferin kemâl-i i'tinâ ile techiz ve idaresini yapsın ve mutî' ve muhteşem orduya hiç bakmasın! Ve zerreyi görsün, güneşi görmesin! Sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ!‥
Hem, hiçbir cihetle akıl kabûl eder mi ki; hadsiz rahmetli, muhabbetli ve nihâyet derecede şefkatli ve kendi san'atını çok sever ve kendini sevdirip ve kendini sevenleri ziyâde seven bir Zât‑ı Kadîr-i Hakîm, en ziyâde kendini seven ve sevimli ve sevilen ve Sâni'ini fıtraten perestiş eden hayatı ve hayatın zâtı ve cevheri olan rûhu, mevt-i ebedî ile i'dâm edip kendinden o sevgili muhibbini ve habîbini ebedî bir sûrette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencîde ederek sırr-ı rahmetini ve nur-u muhabbetini inkâr etsin ve ettirsin! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!‥
Bu kâinâtı cilvesiyle süslendiren bir Cemâl‑i Mutlak ve umum mahlûkatı sevindiren bir Rahmet-i Mutlaka; böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh-u mutlaktan ve böyle bir zulm-ü mutlaktan, bir merhametsizlikten elbette nihâyetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.
Netice: Mâdem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû‑i isti'mâl etmeyenler, dâr-ı bekàda ve Cennet-i Bâkiye’de hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ…
Ve hem nasıl ki; yeryüzünde bulunan parlak şeylerin, güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkları ziyânın lem'alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar, gidenler gibi yine hayâlî güneşçiklere âyinelik etmeleri, bilbedâhe gösteriyor ki; o lem'alar, yüksek bir tek güneşin cilve‑i in'ikâsıdırlar ve güneşin vücûdunu muhtelif diller ile yâdediyorlar ve ışık parmaklarıyla ona işâret ediyorlar…
162
Aynen öyle de; Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un Muhyî isminin cilve-i a'zamı ile, berrin yüzünde ve bahrin içindeki zîhayatların kudret-i İlâhiye ile parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermek için “Yâ Hayy!” deyip perde‑i gaybda gizlenmeleri; bir hayat-ı sermediye sâhibi olan Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve vücûb-u vücûduna şehâdetler, işâretler ettikleri gibi, umum mevcûdâtın tanziminde eseri görünen ilm-i İlâhî’ye şehâdet eden bütün deliller ve kâinâta tasarruf eden kudreti isbât eden bütün bürhânlar ve tanzim ve idare-i kâinâtta hüküm-fermâ olan irâde ve meşîeti isbât eden bütün hüccetler ve kelâm-ı Rabbânî ve vahy-i İlâhî’nin medârı olan risaletleri isbât eden bütün alâmetler, mu'cizeler ve hâkezâ yedi sıfât-ı İlâhiye’ye şehâdet eden bütün delâil, bil'ittifak Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına delâlet, şehâdet, işâret ediyorlar.
Çünkü, nasıl bir şeyde görmek varsa, hayatı da vardır. İşitmek varsa, hayatın alâmetidir. Söylemek varsa hayatın vücûduna işâret eder. İhtiyar, irâde varsa, hayatı gösterir…
Aynen öyle de; bu kâinâtta âsârıyla vücûdları muhakkak ve bedîhî olan Kudret‑i Mutlaka ve İrâde-i Şâmile ve İlm-i Muhît gibi sıfatlar, bütün delâilleri ile Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve Vücûb-u Vücûduna şehâdet ederler ve bütün kâinâtı bir gölgesiyle ışıklandıran ve bir cilvesiyle bütün dâr-ı âhireti zerrâtıyla beraber hayatlandıran hayat-ı sermediyesine şehâdet ederler.
Hem hayat, “Melâikeye îmân rüknü”ne dahi bakar, remzen isbât eder. Çünkü; mâdem kâinâtta en mühim netice hayattır ve en ziyâde intişar eden ve kıymetdârlığı için nüshaları teksir edilen ve zemin misâfirhânesini, gelip geçen kafilelerle şenlendiren zîhayatlardır. Ve mâdem küre‑i arz, bu kadar zîhayatın envâ'ıyla dolmuş ve mütemâdiyen zîhayat envâ'larını tecdîd ve teksir etmek hikmetiyle her vakit dolar boşanır ve en hasîs ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle zîhayatlar halkedilerek bir mahşer-i huveynât oluyor.
163
Ve mâdem hayatın süzülmüş en sâfî hülâsası olan şuûr ve akıl ve en latîf ve sâbit cevheri olan rûh; bu küre‑i arzda gayet kesretli bir sûrette halkolunuyorlar; âdeta küre-i arz, hayat ve akıl ve şuûr ve ervâh ile ihyâ olup öyle şenlendirilmiş… Elbette küre-i arzdan daha latîf, daha nurânî, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecrâm-ı semâviye; ölü, câmid, hayatsız, şuûrsuz kalması imkân haricindedir.
Demek, gökleri, güneşleri, yıldızları şenlendirecek ve hayatdâr vaziyetini verecek ve netice‑i hilkat-i semâvâtı gösterecek ve hitâbât-ı Sübhâniyeye mazhar olacak olan zîşuûr, zîhayat ve semâvâta münâsib sekeneler, herhalde sırr-ı hayatla bulunuyorlar ki; onlar da melâikelerdir…
Hem, hayatın sırr‑ı mâhiyeti, “Peygamberlere îmân rüknü”ne bakıp remzen isbât eder. Evet, mâdem kâinât, hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy‑ı Kayyûm-u Ezelî’nin bir cilve-i a'zamıdır. Bir nakş-ı ekmelidir. Bir san'at-ı ecmelidir. Mâdem hayat-ı sermediye resûllerin gönderilmesiyle ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. Evet, eğer kitaplar ve peygamberler olmaz ise, o hayat-ı ezeliye bilinmez. Nasıl ki; bir adamın söylemesiyle diri ve hayatdâr olduğu anlaşılır… Öyle de, bu kâinâtın perdesi altında olan âlem-i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitâb eden bir Zât’ın kelimâtını, hitâbâtını gösterecek; peygamberler ve nâzil olan kitaplardır.
Elbette kâinâttaki hayat, kat'î bir sûrette Hayy‑ı Ezelî’nin vücûb-u vücûduna kat'î şehâdet ettiği gibi, o hayat-ı ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan “İrsâl‑i Rusül ve İnzâl-i Kütüb rükünleri”ne bakar, remzen isbât eder. Ve bilhassa Risalet‑i Muhammediye ve Vahy-i Kur'ânî, hayatın rûhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücûdu gibi hakkâniyetleri kat'îdir denilebilir.
164
Evet, nasıl ki hayat; bu kâinâttan süzülmüş bir hülâsadır ve şuûr ve his dahi, hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır ve akıl dahi, şuûrdan ve histen süzülmüş, şuûrun bir hülâsasıdır ve rûh dahi, hayatın hàlis ve sâfî bir cevheri ve sâbit ve müstakil zâtıdır… Öyle de, maddî ve manevî hayat‑ı Muhammediye (A.S.M.) dahi; hayattan ve rûh-u kâinâttan süzülmüş hülâsatü'l-hülâsadır ve Risalet-i Muhammediye (A.S.M.) dahi; kâinâtın his ve şuûr ve aklından süzülmüş en sâfî hülâsasıdır. Belki maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.) dahi – âsârının şehâdetiyle – hayat-ı kâinâtın hayatıdır ve Risalet-i Muhammediye (A.S.M.) şuûr-u kâinâtın şuûrudur ve nurudur ve Vahy-i Kur'ân dahi – hayatdâr hakàikının şehâdetiyle – hayat-ı kâinâtın rûhudur ve şuûr-u kâinâtın aklıdır.
Evet, evet, evet!‥ Eğer, kâinâttan Risalet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) nuru çıksa, gitse, kâinât vefât edecek. Eğer Kur'ân gitse, kâinât dîvâne olacak ve küre-i arz, kafasını, aklını kaybedecek. Belki, şuûrsuz kalmış olan başını, bir seyyâreye çarpacak, bir kıyâmeti koparacak…
Hem hayat, “Îmân‑ı bilkader rüknü”ne bakıyor, remzen isbât eder. Çünkü, mâdem hayat, âlem‑i şehâdetin ziyâsıdır ve istilâ ediyor ve vücûdun neticesi ve gayesidir ve Hàlık-ı Kâinâtın en câmi' âyinesidir ve fa'âliyet-i Rabbâniye’nin en mükemmel enmûzeci ve fihristesidir. – Temsîlde hatâ olmasın – bir nev'i programı hükmündedir. Elbette âlem-i gayb, yani; mâzi, müstakbel, yani; geçmiş ve gelecek mahlûkatın hayat-ı maneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizâm ve ma'lûmiyet ve meşhûdiyet ve taayyün ve evâmir-i tekvîniyeyi imtisale müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını, sırr-ı hayat iktiza ediyor.
165
Nasıl ki, bir ağacın çekirdek‑i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi bir nev'i hayata mazhardırlar. Belki, ağacın kavânîn-i hayatiyesinden daha ince kavânîn-i hayatı taşıyorlar. Hem nasıl ki, bu hâzır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler; bu bahar gittikten sonra gelecek baharlarda bırakacağı çekirdekler, kökler; bu bahar gibi, cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânîn-i hayatiyeye tâbidirler.
Aynen öyle de; şecere‑i kâinâtın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mâzisi ve müstakbeli var. Geçmiş ve gelecek tavırlardan ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nev'i ve her cüz'ünün ilm-i İlâhiye’de muhtelif tavırlar ile müteaddid vücûdları, bir silsile-i vücûd-u ilmî teşkil eder ve vücûd-u haricî gibi, o vücûd-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin manevî bir cilvesine mazhardır ki; mukadderât-ı hayatiye o mânidâr ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır.
Evet, âlem‑i gaybın bir nev'i olan âlem-i ervâh; ayn-ı hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervâh ile dolu olması, elbette mâzi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev'i de ve ikinci kısmı dahi cilve-i hayata mazhariyeti ister ve istilzam eder. Hem, bir şeyin vücûd-u ilmîsindeki intizam-ı ekmel ve mânidâr vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları, bir nev'i hayat-ı maneviyeye mazhariyetini gösterir.
Evet, hayat‑ı ezeliye güneşinin ziyâsı olan bu gibi cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehâdete ve bu zaman-ı hâzıra ve bu vücûd-u haricîye münhasır olamaz. Belki, herbir âlem, kàbiliyetine göre o ziyânın cilvesine mazhardır ve kâinât, bütün âlemleriyle o cilve ile hayatdâr ve ziyâdârdır. Yoksa, nazar-ı dalâletin gördüğü gibi, muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş birer cenaze ve karanlıklı birer vîrâne âlem olacaktı.
166
İşte, “Kadere ve kazâya îmân rüknü”nün dahi geniş bir vechi de sırr‑ı hayatla anlaşılıyor ve sâbit oluyor. Yani, nasıl ki âlem-i şehâdet ve mevcûd hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle hayatdârlıkları görünüyor‥ öyle de; âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi, ma'nen hayatdâr bir vücûd-u manevîleri ve rûhlu birer sübût-u ilmîleri vardır ki; “Levh‑i kazâ ve kader” vâsıtasıyla o manevî hayatın eseri, “Mukadderât” nâmıyla görünür, tezâhür eder…