Birinci Sûret
Hiç mümkün müdür ki; bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn‑ü hizmet eden mutî'lere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Burada yok hükmündedir.
Demek başka yerde bir Mahkeme‑i Kübrâ vardır.
İkinci Sûret
Bu gidişata, icraata bak! Nasıl en fakir, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzâk veriliyor. Kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gayet kıymetdâr ve şâhâne taamlar, kaplar, murassa' nişanlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyâfetler vardır. Bak! Senin gibi sersemlerden başka herkes, vazifesine gayet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecâvüz etmez. En büyük şahıs, en büyük bir itâatle mütevâziâne bir havf ve heybet altında hizmet eder.
Demek şu saltanat sâhibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var. Hem pek büyük izzeti, pek celâlli bir haysiyeti, nâmusu vardır. Hâlbuki kerem ise, in'âm etmek ister. Merhamet ise, ihsânsız olamaz. İzzet ise, gayret ister. Haysiyet ve nâmus ise, edebsizlerin te'dibini ister. Hâlbuki şu memlekette o merhamet, o nâmusa lâyık binden biri yapılmıyor. Zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar.
Demek bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor.
85
Üçüncü Sûret
Bak! Ne kadar àlî bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor. Hem ne kadar hakîki bir adâlet, bir mîzanla muâmeleler görülüyor. Hâlbuki hikmet‑i hükûmet ise, saltanatın cenâh-ı himâyesine ilticâ eden mültecilerin taltifini ister. Adâlet ise, raiyetin hukukunun muhâfazasını ister; tâ hükûmetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhâfaza edilsin. Hâlbuki, şu yerlerde o hikmete, o adâlete lâyık binden biri icra edilmiyor. Senin gibi sersemler, çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar.
Demek bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor.
Dördüncü Sûret
Bak! Had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherât, şu sofralarda olan emsâlsiz mat'ûmât gösteriyorlar ki: Bu yerlerin Pâdişah’ının hadsiz bir sehàveti, hesabsız, dolu hazineleri vardır. Hâlbuki böyle bir sehàvet ve tükenmez hazineler, dâimî ve istenilen herşey içinde bulunur bir dâr‑ı ziyâfet ister. Hem ister ki, o ziyâfetten telezzüz edenler orada devam etsinler. Tâ zevâl ve firâk ile elem çekmesinler. Çünkü; zevâl‑i elem, lezzet olduğu gibi, zevâl-i lezzet dahi elemdir.
Bu sergilere bak! Ve şu ilânlara dikkat et! Ve bu dellâllara kulak ver ki, mu'ciz‑nümâ bir Pâdişah’ın antika san'atlarını teşkil ve teşhîr ediyorlar. Kemâlâtını gösteriyorlar. Misilsiz cemâl-i manevîsini beyân ediyorlar. Hüsn-ü mahfîsinin letâifinden bahsediyorlar. Demek O’nun pek mühim hayret verici kemâlât ve cemâl-i manevîsi vardır.
Gizli, kusursuz kemâl ise; takdir edici, istihsân edici, Mâşâallâh deyip, müşâhede edicilerin başlarında teşhîr ister. Mahfî, nazîrsiz cemâl ise; görünmek ve görmek ister. Yani, kendi cemâlini iki vecihle görmek‥ biri, muhtelif âyinelerde bizzat müşâhede etmek; diğeri, müştâk seyirci ve mütehayyir istihsân edicilerin müşâhedesi ile müşâhede etmek ister. Hem görmek, hem görünmek, hem dâimî müşâhede, hem ebedî işhâd ister.
86
Hem o dâimî cemâl, müştâk seyirci ve istihsân edicilerin devam‑ı vücûdlarını ister. Çünkü: Dâimî bir cemâl, zâil müştâka râzı olamaz. Zîra dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adâvete döner. Hayret ve hürmeti tahkîre meyleder. Çünkü insan, bilmediği ve yetişmediği şeye düşmandır. Hâlbuki şu misâfirhânelerden herkes çabuk gidip, kayboluyor. O kemâl ve o cemâlin bir ışığını, belki zaîf bir gölgesini, bir ânda bakıp doymadan gidiyor.
Demek, bir seyrangâh‑ı dâimîye gidiliyor…
Beşinci Sûret
Bak! Bu işler içinde, görünüyor ki, O misilsiz Zât’ın pek büyük bir şefkati vardır. Çünkü, her musîbet‑zedenin imdâdına koşturuyor. Her suâle ve matlûba cevab veriyor. Hattâ, bak! En ednâ bir hâcet, en ednâ bir raiyetten görse, şefkatle kazâ ediyor. Bir çobanın bir koyunu, bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.
Şimdi gel gidelim! Şu adada büyük bir ictimâ' var. Bütün memleket eşrâfı orada toplanmışlar. Bak! Pek büyük bir nişanı taşıyan bir Yâver‑i Ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli Pâdişah’ından bir şeyler istiyor. Bütün ahâli: “Evet, evet biz de istiyoruz.” diyorlar. O’nu tasdik ve te'yid ediyorlar. Şimdi dinle, bu Pâdişah’ın sevgilisi diyor ki:
“Ey bizi ni'metleriyle perverde eden Sultanımız! Bize gösterdiğin nümûnelerin ve gölgelerin asıllarını, menba'larını göster. Ve bizi makarr‑ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın lezîz ni'metlerini orada yedir. Bizi zevâl ve teb'id ile tâzib etme. Sana müştâk ve müteşekkir şu mutî' raiyetini başıboş bırakıp i'dâm etme.” diyor ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun.
Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir Pâdişah, hiç mümkün müdür ki; en ednâ bir adamın en ednâ bir merâmını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir Yâver‑i Ekrem’inin en güzel bir maksûdunu yerine getirmesin? Hâlbuki, O sevgilinin maksûdu umumun da maksûdudur. Hem, Pâdişah’ın marzîsi, hem merhamet ve adâletinin muktezâsıdır. Hem O’na rahattır, ağır değil. Bu misâfirhânelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez. Mâdem, nümûnelerini göstermek için beş-altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu. Elbette, hakîki hazinelerini, kemâlâtını, hünerlerini makarr-ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki, akılları hayrette bırakacak.
87
Demek bu meydân‑ı imtihanda olanlar, başıboş değiller; saâdet sarayları ve zindânlar onları bekliyorlar…
Altıncı Sûret
İşte gel, bak! Bu muhteşem şimendiferler, tayyareler, techizâtlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır, hükmediyor. Böyle bir saltanat, kendisine lâyık bir raiyet ister. Hâlbuki, görüyorsun, bütün raiyet bu misâfirhânede toplanmışlar. Misâfirhâne ise, her gün dolar boşanır. Hem bütün raiyet manevra için bu meydân‑ı imtihanda bulunuyorlar. Meydân ise, her saat tebdil ediliyor. Hem bütün raiyet, Pâdişah’ın kıymetdâr ihsânatının nümûnelerini ve hàrika san'atlarının antikalarını sergilerde temâşâ etmek için şu teşhîrgâhda birkaç dakika durup seyrediyorlar. Meşher ise, her dakika tahavvül ediyor. Giden gelmez, gelen gider.
88
İşte bu hâl, şu vaziyet kat'î gösteriyor ki: Şu misâfirhâne ve şu meydân ve şu meşherlerin arkasında dâimî saraylar, müstemir meskenler, şu nümûnelerin ve sûretlerin hàlis ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır.
Demek burada çabalamak onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin isti'dâdına göre orada bir saâdeti var…
Yedinci Sûret
Gel, bir parça gezelim. Şu medenî ahâli içinde ne var, ne yok görelim. İşte bak! Her yerde, her köşede, müteaddid fotoğraflar kurulmuş, sûret alıyorlar. Bak, her yerde müteaddid kâtibler oturmuşlar, bir şeyler yazıyorlar. Herşeyi kaydediyorlar. En ehemmiyetsiz bir hizmeti, en âdi bir vukûâtı zaptediyorlar. Hâ! Şu yüksek dağda Pâdişah’a mahsûs bir büyük fotoğraf kurulmuş ki; bütün bu yerlerde ne cereyan eder, sûretini alıyorlar. Demek, O Zât emretmiş ki; mülkünde cereyan eden bütün muâmele ve işler zaptedilsin. Demek oluyor ki; O Zât‑ı Muazzam bütün hâdisâtı kaydettirir, sûretini alır. İşte, şu dikkatli hıfz ve muhâfaza, elbette bir muhâsebe içindir.
89
Şimdi, en âdi raiyetin en âdi muâmelelerini ihmal etmeyen bir Hâkim‑i Hafîz, hiç mümkün müdür ki, raiyetin en büyüklerinden, en büyük amellerini muhâfaza etmesin, muhâsebe etmesin, mükâfât ve mücâzât vermesin. Hâlbuki, O Zât’ın izzetine ve gayretine dokunacak ve şe'n-i merhameti hiç kabûl etmeyecek muâmeleler, o büyüklerden sudûr ediyor, burada cezaya çarpmıyor.
Demek, bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor…
Sekizinci Sûret
Gel, O’ndan gelen bu fermânları sana okuyacağım. Bak! Mükerrer va'dediyor ve şiddetli tehdid ediyor ki: “Sizleri oradan alıp, makarr‑ı saltanatıma getireceğim ve mutî'leri mes'ûd, âsîleri mahpus edeceğim. O muvakkat yeri harâb edip, müebbed sarayları, zindânları hâvî diğer bir memleket kuracağım.” Hem o va'd ettiği şeyler O’na gayet rahattır. Raiyetine, gayet mühimdir. Va'dinde hulf ise, izzet‑i iktidarına gayet zıttır.
İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun. Ve hiçbir vecihle hulf ve hilâfa mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilâf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehâdet eden bir Zât’ı tekzîb ediyorsun. Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun. Misâlin şuna benzer ki: Bir yolcu, güneşin ziyâsından gözünü kapıyor, hayâline bakıyor; vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor. Mâdem va'd etmiş, yapacaktır. Hâlbuki, îfâsı O’na çok rahat ve bize ve herşeye ve O’na ve saltanatına pek çok lâzımdır.
Demek bir Mahkeme‑i Kübrâ, bir saâdet-i uzmâ vardır.
90
Dokuzuncu Sûret
Şimdi gel! Bu dâirelerin ve cemâatlerin bazı rüesâlarına ki; herbiri bizzat Pâdişah’la görüşecek hususî birer telefonu var. Hem bazı, O’nun huzuruna çıkmışlar. Ne diyorlar bak: Bunlar ittifakla ihbar ediyorlar ki; O Zât, mükâfât ve mücâzât için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzar etmiş. Gayet kavî va'd ve şiddetli tehdid ediyor. Hem O’nun izzet ve celâleti hiçbir vecihle, hulfü'l‑va'de tenezzül edip, tezellülü kabûl etmez.
Hâlbuki, o muhbirler hem tevâtür derecesinde çok, hem icmâ kuvvetinde bir ittifakla haber veriyorlar ki: Şu bazı âsârı görünen saltanat‑ı azîmenin medârı ve makarrı, buradan uzak bir başka memlekettedir ve şu meydân-ı imtihanda binalar muvakkattirler. Sonra dâimî saraylara tebdil edilecek. Bu yerler değişecekler. Çünkü: Eserleriyle azameti anlaşılan şu muhteşem, zevâlsiz saltanat; böyle geçici, devamsız, bî-karar, ehemmiyetsiz, müteğayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûrlar üzerinde kurulmaz, durulmaz… Demek; O’na lâyık, dâimî, müstakırr, zevâlsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umûrlar üzerinde duruyor.
Demek, bir diyar‑ı âher var; elbette o makarra gidilecektir…
91
Onuncu Sûret
Gel, bugün nevrûz‑u sultanî’dir. Bir tebeddülât olacak; acîb işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz. İşte bak! Ahâli de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var. O binalar birden harâb oldular. Başka bir şekil aldı. Bak, bir mu'cize var. O harâb olan binalar, birden burada yapıldı. Âdeta bu hàlî bir çöl, bir medenî şehir oldu. Bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır. Buna dikkat et ki; o kadar karışık, sür'atli, kesretli, hakîki perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizam vardır ki, herşey yerli yerine konuluyor. Hayâlî sinema perdeleri dahi bunun kadar muntazam olamaz. Milyonlar mâhir sihirbâzlar dahi bu san'atları yapamazlar. Demek, bize görünmeyen O Pâdişah’ın çok büyük mu'cizeleri vardır.
Ey sersem! Sen diyorsun: “Nasıl bu koca memleket tahrib edilip, başka yere kurulacak?”
İşte görüyorsun ki; her saat, senin aklın kabûl etmediği o tebdil‑i diyar gibi çok inkılâblar, tebdiller oluyor. Şu toplanmak, dağılmak ve şu hâllerden anlaşılıyor ki; bu görünen sür'atli ictimâ'lar, dağılmalar, teşkiller, tahribler içinde başka bir maksad var… Bir saatlik ictimâ' için on sene kadar bir masraf yapılıyor. Demek bu vaziyetler maksûd-u bizzat değiller. Bir temsîldir, bir takliddirler. O Zât mu'cize ile yapıyor. Tâ sûretleri alınıp terkîb edilsin ve neticeleri hıfzedilip yazılsın. – Nasıl ki, manevra meydân-ı imtihanının herşeyi kaydediliyordu ve yazılıyordu – Demek, bir mecma'-ı ekberde muâmele, bunlar üzerine devam edip dönecek. Hem, bir meşher-i a'zamda dâimî gösterilecek. Demek, şu geçici, kararsız vaziyetler; sâbit sûretler, bâkî meyveler veriyorlar.
Demek bu ihtifalât; bir saâdet‑i uzmâ, bir Mahkeme-i Kübrâ, bilmediğimiz ulvî gayeler içindir…
92
Onbirinci Sûret
Gel, ey muannid arkadaş! Bir tayyareye – ya şarka veya garba, yani; mâzi ve müstakbele giden bir şimendifere – binelim. Şu mu'cizekâr Zât’ın, sâir yerlerde ne çeşit mu'cizeler gösterdiğini görelim. İşte bak! Gördüğümüz menzil ve meydân ve meşher gibi acâibler, her tarafta bulunuyor. Lâkin, san'atça, sûretçe birbirinden ayrıdırlar. Fakat, buna iyi dikkat et ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydânlarda, o bekàsız meşherlerde; ne kadar bâhir bir hikmetin intizamâtı, ne derece zâhir bir inâyetin işârâtı, ne mertebe àlî bir adâletin emârâtı, ne derece vâsi' bir merhametin semerâtı görünüyor. Basîretsiz olmayan herkes yakìnen anlar ki; O’nun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inâyetinden daha ecmel bir inâyet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adâletinden daha ecell bir adâlet olamaz ve tasavvur edilemez.
Eğer farazâ, tevehhüm ettiğin gibi, dâire‑i memleketinde dâimî menziller, àlî mekânlar, sâbit makamlar, bâkî meskenler, mukîm ahâli, mes'ûd raiyeti bulunmazsa: Şu hikmet, inâyet, merhamet, adâletin hakikatlerine şu bekàsız memleket mazhar olamadığı ma'lûm; ve onlara mazhar olacak, başka yerde de bulunmazsa; o vakit gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz hâlde, güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla, şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşâhede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı, işârâtı görünen adâleti inkâr etmek lâzım gelir. Hem bu gördüğümüz icraat-ı hakîmâne ve ef'âl-i kerîmâne ve ihsânat-ı rahîmâne’nin sâhibini – hâşâ sümme hâşâ!– sefîh bir oyuncu, gaddâr bir zâlim olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, hakikatlerin zıtlarına inkılâbıdır. Hâlbuki; inkılâb-ı hakàik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhâldir, mümkün değildir. Yalnız, herşeyin vücûdunu inkâr eden Sofestâi eblehler hariçtir.
Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda bir Mahkeme‑i Kübrâ, bir ma'dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzmâ vardır ki; tâ şu merhamet ve hikmet ve inâyet ve adâlet tamamen tezâhür etsinler…
93
Onikinci Sûret
Gel, şimdi döneceğiz. Şu cemâatlerin reisleriyle ve zâbitleriyle görüşeceğiz ve techizâtlarına bakacağız ki; o techizât, yalnız o meydândaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir‥ yâhut, başka yerde uzun bir saâdet hayatı tahsil etmek için mi verilmiştir‥ görelim. Herkese ve her techizâta bakamayız. Fakat, nümûne için şu zâbitin cüzdan ve defterine bakacağız.
Bu cüzdanda zâbitin rütbesi, maaşı, vazifesi, matlûbâtı, düstur‑u harekâtı vardır. Bak, bu rütbe birkaç günlük için değil; pek uzun bir zaman için verilebilir. “Şu maaşı hazine-i hàssadan filân tarihte alacaksın.” yazılıdır. Hâlbuki o tarih, çok zaman sonra ve bu meydân kapandıktan sonra gelir. Şu vazife ise; şu muvakkat meydâna göre değil, belki Pâdişah’ın kurbünde dâimî bir saâdeti kazanmak için verilmiştir. Şu matlûbât ise; birkaç günlük bu misâfirhânede geçinmek için olamaz. Belki, uzun ve mes'ûdâne bir hayat için olabilir. Şu düstur ise, bütün bütün açığa verir ki; cüzdan sâhibi başka yere namzeddir, başka âleme çalışır.
Bak, şu defterlerde, âletler techizâtının sûret‑i isti'mâli ve mes'ûliyetler vardır. Hâlbuki; eğer yalnız bu meydândan başka àlî, dâimî bir yer bulunmazsa; şu muhkem defter, o kat'î cüzdan, bütün bütün mânâsız olur. Hem, şu muhterem zâbit ve mükerrem kumandan ve muazzez reis; bütün ahâliden aşağı, herkesten daha bedbaht, daha bîçâre, daha zelîl, daha musîbetli, daha fakir, daha zaîf bir derekeye düşer. İşte buna kıyâs et. Hangi şeye dikkat etsen şehâdet eder ki: Bu fânîden sonra bir bâkî var…
Ey arkadaş! Demek, bu muvakkat memleket bir tarla hükmündedir. Bir ta'limgâhtır, bir pazardır. Elbette arkasında bir Mahkeme‑i Kübrâ, bir saâdet-i uzmâ gelecektir. Eğer bunu inkâr etsen; bütün zâbitlerdeki cüzdanları, defterleri, techizâtları, düsturları, belki şu memleketteki bütün intizamâtı, hattâ hükûmeti inkâr etmeğe mecbur olursun ve bütün vâki olan icraatın vücûdunu tekzîb etmek lâzım gelir. O vakit sana, insan ve zîşuûr denilmez. Sofestâi’lerden daha akılsız olursun.
Sakın zannetme; tebdil‑i memleket delilleri bu “Oniki Sûret”e münhasırdır. Belki, had ve hesaba gelmez emâreler, deliller var ki; şu kararsız, müteğayyir memleket; zevâlsiz, müstakar bir memlekete tahvîl edilecektir. Hem, had ve hesaba gelmez işâretler, alâmetler var ki; bu ahâli, şu muvakkat misâfirhânelerden alınacak, saltanatın makarr‑ı dâimîsine gönderilecek.
94
Bâhusus, gel sana “Oniki Sûret” kuvvetinden daha kuvvetli bir bürhân daha göstereceğim.
İşte gel bak! Şu uzaktaki görünen cemâat‑i azîme içinde, evvel adada gördüğümüz büyük nişan sâhibi Yâver-i Ekrem bir tebliğâtta bulunuyor. Gidelim, dinleyelim. Bak, O parlak Yâver-i Ekrem, bak o yüksekte ta'lik edilmiş Fermân-ı A'zam’ı ahâliye bildiriyor ve diyor ki:
“Hazırlanınız! Başka, dâimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindân hükmündedir. Pâdişah’ımızın makarr‑ı saltanatına gidip merhametine, ihsânlarına mazhar olacaksınız. Eğer güzelce bu fermânı dinleyip itâat etseniz… Yoksa isyan edip dinlemezseniz, müdhiş zindânlara atılacaksınız.” gibi tebliğâtta bulunuyor.
Sen de görüyorsun ki; O Fermân‑ı A'zam’da öyle i'câzkâr bir tuğrâ var ki, hiçbir vecihle kàbil-i taklid değil. Senin gibi sersemlerden başka herkes; O fermân, Pâdişah’ın fermânı olduğunu kat'î bilir ve O parlak Yâver-i Ekrem’de öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes O Zât’ı, Pâdişah’ın pek doğru tercümân-ı evâmiri olduğunu yakìnen anlar.
Acaba O Yâver‑i Ekrem O Fermân-ı A'zam’la beraber, bütün kuvvetiyle da'vâ edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket mes'elesi, hiç kàbil midir ki; i'tirâz kabûl etsin? Evet kàbil değil! İllâ ki, bütün bu gördüğümüz herşeyi inkâr edesin.
Şimdi ey arkadaş! Söz senindir, söyle. Ne diyorsan de!
– Ben ne diyeceğim, daha buna karşı bir şey denilebilir mi? Gündüz ortasında güneşe karşı söz söylenebilir mi? Yalnız derim ki: “Elhamdülillâh, yüzbin defa şükür olsun ki; vehim ve hevâ tahakkümünden, nefis ve heves esâretinden kurtulup, dâimî hapis ve zindândan halâs oldum ve inandım ki; bu karmakarışık, kararsız misâfirhânelerden başka ve kurb‑u şâhânede bir diyar-ı saâdet vardır; biz de ona namzediz.”
İşte, Haşir ve Âhiret’ten kinâye ve ibaret olan şu hikâye‑i temsîliye burada tamam oldu. Şimdi tevfik-i İlâhî ile hakikat-i ulyâya geçeceğiz. Geçmiş “Oniki Sûret”e mukâbil “Oniki Mütesânid Hakikat” ile bir “Mukaddime” beyân edeceğiz.