170
Zeylin Dördüncü Parçası
قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ ❋ قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ
Yani, insan der: “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Sen, de: “Kim onları bidâyeten inşâ edip hayat vermiş ise O diriltecek!”
Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikati’nin Üçüncü Temsîli’nde tasvir edildiği gibi; bir zât göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hâlde, biri dese: “Şu zât, efrâdı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar, tabur nizâmı altına getirebilir.” Sen ey insan, desen: “İnanmam.” Ne kadar dîvânece bir inkâr olduğunu bilirsin.
Aynen onun gibi; hiçlikten, yeniden ordu‑misâl bütün hayvanat ve sâir zîhayatın, tabur-misâl cesedlerini kemâl-i intizamla ve mîzan-ı hikmetle o bedenlerin zerrâtını ve letâifini emr-i كُنْ فَيَكُونُ ile kaydedip yerleştiren ve her karnda, hattâ her baharda rû‑yi zeminde yüz binler ordu-misâl zevi'l-hayatın envâ'larını ve tâifelerini icâd eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm, tabur-misâl bir cesedin nizâmı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât-ı esâsiye ve eczâ-i asliyeyi, bir sayha ile Sûr-u İsrâfil’in borusuyla nasıl toplayabilir? İstib'âd sûretinde denilir mi? Denilse, eblehçesine bir dîvâneliktir.
171
Hem, Kur'ân kâh oluyor ki; Cenâb‑ı Hakk’ın âhirette hàrika ef'âllerini kalbe kabûl ettirmek için, ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için, bir i'dâdiye sûretinde, dünyadaki acâib ef'âlini zikreder. Veyâhut, istikbâlî ve uhrevî olan ef'âl-i acîbe-i İlâhiye’yi öyle bir sûrette zikreder ki, meşhûdumuz olan çok nazîreleriyle onlara kanâatimiz gelir. Meselâ: اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ tâ, sûrenin âhirine kadar… İşte şu bahiste Haşir mes'elesinde Kur'ân‑ı Hakîm Haşr’i isbât için yedi-sekiz sûrette, muhtelif bir tarzda isbât ediyor.
Evvelâ; neş'e‑i ûlâyı nazara verir, der ki: “Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan tâ hilkat‑i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz… Nasıl oluyor ki; neş'e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz?‥ O, onun misli; belki daha ehvenidir.”
Hem Cenâb‑ı Hak, insana karşı ettiği ihsânat-ı azîmeyi; اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا kelimesiyle işâret edip der: “Size böyle ni'met eden bir Zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.”
Hem remzen der: “Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz; odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyâs edemeyip istib'âd ediyorsunuz.
Hem, semâvât ve arzı halkeden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terketmekle, bütün eczâsıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhûde yapar mı zannedersiniz?”
172
Der: “Haşir’de sizi ihyâ edecek Zât, öyle bir Zât’tır ki; bütün kâinât O’na emirber nefer hükmündedir. Emr‑i كُنْ فَيَكُونُ ’e karşı kemâl‑i inkıyad ile serfürû eder. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar O’na ehven gelir. Bütün hayvanatı icâd etmek, bir sinek icâdı kadar kudretine kolay gelir bir Zât’tır. Öyle bir Zât’a karşı, مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ deyip kudretine karşı tâciz ile meydân okunmaz!”
Sonra, فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ tâbiriyle; herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitab sahifeleri gibi kolayca çevirir. Dünya ve âhireti iki menzil gibi; bunu kapar, onu açar bir Kadîr‑i Zülcelâl’dir. Mâdem böyledir, bütün delâilin neticesi olarak: وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ Yani; “Kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip, huzur‑u kibriyâ’sında hesabınızı görecektir.”
İşte şu âyetler, haşrin kabûlüne zihni müheyyâ etti. Kalbi de hazır etti. Çünkü, nezâirini dünyevî ef'âl ile de gösterdi.
Hem, kâh oluyor ki; ef'âl‑i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsâs etsin. Tâ istib'âd ve inkâra meydân kalmasın.
Meselâ: اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ilâ âhir… Ve اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ilâ âhir… Ve اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ
İşte şu sûrelerde, Kıyâmet ve Haşir’deki inkılâbât‑ı azîmeyi ve tasarrufât-ı Rubûbiyet’i öyle bir tarzda zikreder ki; insan onların nazîrelerini dünyada, meselâ; güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabûl eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işâret dahi pek uzun olur. Onun için bir tek kelimeyi nümûne olarak göstereceğiz. Meselâ; اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ kelimesiyle ifâde eder ki: “Haşir’de herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor.” Şu mes'ele kendi kendine çok acîb olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat, sûrenin işâret ettiği gibi haşr‑i baharîde başka noktaların nazîresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf nazîresi pek zâhirdir.
173
Çünkü: Her meyvedâr ağaç ve çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var. Esmâ‑i İlâhiye’yi ne şekilde göstererek tesbihât etmiş ise ubûdiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve sûret lisânıyla gayet fasîh bir sûrette analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi; dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle sahife-i a'mâlini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakîmâne, Hafîzâne, Müdebbirâne, Mürebbiyâne, Latîfâne şu işi yapan O’dur ki, der: اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ
Başka noktaları buna kıyâs eyle. Kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz. İşte: اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ Şu kelâm, “tekvîr” lafzıyla; yani, “sarmak” ve “toplamak” mânâsıyla parlak bir temsîle işâret ettiği gibi, nazîrini dahi îmâ eder.
Birinci: Evet, Cenâb‑ı Hak tarafından adem ve esîr ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misâl bir lambayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.
174
İkinci: Veya ziyâ metâ'ını neşretmek ve zeminin kafasına ziyâyı zulmetle münâvebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâ'ını dahi toplattırıp gizlendiği gibi, kâh olur, bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar. Kâh olur, Ay onun yüzüne karşı perde olur; muâmelesini bir derece çeker. Metâ'ını ve muâmelât defterlerini topladığı gibi; elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisâl edecektir. Hattâ hiçbir sebeb‑i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, Güneş, yerin başına İzn-i İlâhî ile sardığı ziyâyı, emr-i Rabbânî ile geriye alıp, Güneş’in başına sarıp “Haydi yerde işin kalmadı!” der. “Cehennem’e git, sana ibâdet edip senin gibi bir memur-u musahharı, sadâkatsizlikle tahkîr edenleri yak!” der. اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ fermânını lekeli siyah yüzüyle, yüzünde okur.