95
Mukaddime
Birkaç işâretle başka yerlerde, yani Yirmiikinci, Ondokuzuncu, Yirmialtıncı Söz’lerde izâh edilen birkaç mes'eleye işâret ederiz.
Birinci İşâret
Hikâyedeki sersem adamın o emin arkadaşıyla, üç hakikatleri var.
Birincisi: Nefs‑i emmârem ile kalbimdir.
İkincisi: Felsefe şâkirdleriyle, Kur'ân‑ı Hakîm tilmizleridir.
Üçüncüsü: Ümmet‑i İslâmiye ile millet-i küfriyedir.
Felsefe şâkirdleri ve millet‑i küfriye ve nefs-i emmârenin en müdhiş dalâleti, Cenâb-ı Hakk’ı tanımamaktadır. Hikâyede nasıl emin adam demişti: “Bir harf kâtibsiz olmaz, bir kanun hâkimsiz olmaz.” Biz de deriz:
Nasıl ki bir kitab, bâhusus öyle bir kitab ki; her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitab yazılmış. Her harfi içinde ince kalem ile muntazam bir kaside yazılmış. Kâtibsiz olmak, son derece muhâldir.
Öyle de, şu kâinât nakkàşsız olmak, son derece muhâl‑ender muhâldir. Zîra, bu kâinât öyle bir kitaptır ki; her sahifesi çok kitapları tazammun eder. Hattâ, her kelimesi içinde bir kitab vardır. Herbir harfi içinde bir kaside vardır. Yeryüzü bir sahifedir; ne kadar kitab, içinde var… Bir ağaç bir kelimedir; ne kadar sahifesi vardır… Bir meyve, bir harf; bir çekirdek, bir noktadır. O noktada koca bir ağacın programı, fihristesi var. İşte böyle bir kitab, evsâf‑ı Celâl ve Cemâl’e, nihâyetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât-ı Zülcelâl’in nakş-ı kalem-i kudreti olabilir. Demek, âlemin şühûduyla bu îmân lâzım gelir. İllâ ki, dalâletten sarhoş olmuş ola…
96
Hem nasıl ki, bir hâne ustasız olmaz. Bâhusus öyle bir hâne ki; hàrika san'atlarla, acîb nakışlarla, garîb zînetlerle tezyîn edilmiş. Hattâ herbir taşında, bir saray kadar san'at dercedilmiş. Ustasız olmak, hiçbir akıl kabûl edemez; gayet mâhir bir san'atkâr ister. Bâhusus o saray içinde sinema perdeleri gibi, her saatte hakîki menziller teşkil edilip, kemâl‑i intizamla elbise değiştirdiği gibi değiştiriyor. Hattâ, herbir hakîki perde içinde, müteaddid küçük küçük menziller icâd ediliyor.
Öyle de, şu kâinât nihâyetsiz hakîm, alîm, kadîr bir Sâni' ister. Çünkü: Şu muhteşem kâinât öyle bir saraydır ki; Ay, Güneş lambaları; yıldızlar, mumları; zaman bir ip, bir şerittir ki; O Sâni'‑i Zülcelâl her sene bir başka âlemi ona takıp, gösteriyor. O taktığı âlemin içinde üçyüzaltmış tarzda muntazam sûretlerini tecdîd ediyor. Kemâl-i intizamla ve hikmetle değiştiriyor. Yeryüzünü bir sofra-i ni'met yapmış ki, her bahar mevsiminde, üçyüzbin envâ'-ı masnûâtıyla tezyîn ediyor. Had ve hesaba gelmez envâ'-ı ihsânatıyla dolduruyor. Öyle bir tarzda ki, nihâyet ihtilât içinde ve karışmış oldukları hâlde, nihâyet derecede imtiyaz ve farkla birbirlerinden ayrılıyor. Başka cihetleri buna kıyâs et… Nasıl böyle bir sarayın Sâni'inden gaflet edilebilir?
Hem nasıl ki; bulutsuz, gündüz ortasında, güneşin deniz yüzünde bütün kabarcıklar üstünde ve karada bütün parlak şeylerde ve kar’ın bütün parçalarında cilvesi göründüğü ve aksi müşâhede edildiği hâlde, güneşi inkâr etmek, ne derece acîb bir dîvânelik hezeyanıdır. Çünkü; o vakit bir tek güneşi inkâr ve kabûl etmemekle, katarât sayısınca, kabarcıklar mikdarınca, parçalar adedince, hakîki ve bil'asâle güneşçikleri kabûl etmek lâzım geliyor.
Her zerrecikte, (ki ancak bir zerre sıkışabildiği hâlde) koca bir güneşin hakikatini içinde kabûl etmek lâzım geldiği gibi; aynen öyle de: Şu sıravâri içinde her zaman hikmetle değişen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu muntazam kâinâtı görüp, Hàlık‑ı Zülcelâl’i evsâf-ı kemâliyle tasdik etmemek, ondan daha berbat bir dalâlet dîvâneliğidir; bir mecnûnluk hezeyanıdır. Zîra herşeyde, hattâ herbir zerrede bir Ulûhiyet-i Mutlaka kabûl etmek lâzımdır. Çünkü meselâ: Havanın herbir zerresi; herbir çiçek ile herbir meyveye, herbir yaprağa girer ve işleyebilir. İşte şu zerre, eğer memur olmazsa, bütün girebildiği ve işlediği masnû'ların tarz‑ı teşkilâtını ve sûretlerini ve hey'etlerini bilmek lâzımdır. Tâ içinde işleyebilsin. Demek, muhît bir ilim ve kudrete mâlik olmalı ki, böyle yapsın.
97
Meselâ; toprakta, herbir zerresi kàbildir ki, muhtelif bütün tohumlar ve çekirdeklere medâr ve menşe' olsun. Eğer memur olmazsa, lâzım geliyor ki; otlar ve ağaçlar adedince manevî cihâzât ve makineleri tazammun etsin. Veyâhut onların bütün tarz‑ı teşkilâtını bilir, yapar; bütün onlara giydirilen sûretleri tanır, dikebilir bir san'at ve kudret vermek lâzım gelir.
Daha sâir mevcûdâtı da kıyâs et. Tâ anlayacaksın ki; herşeyde âşikâre, Vahdâniyet’in çok delilleri var. Evet, bir şeyden herşeyi yapmak ve herşeyi bir tek şey yapmak, herşeyin Hàlık’ına hàs bir iştir. وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ Fermân‑ı Zîşanına dikkat et.
Demek; Vâhid‑i Ehad’i kabûl etmemek ile, mevcûdât adedince ilâhları kabûl etmek lâzım gelir.
İkinci İşâret
Hikâyede bir Yâver‑i Ekrem’den bahsedilmiş ve denilmiş ki: “Kör olmayan herkes O’nun nişanlarını görmekle anlar ki; O Zât, Pâdişah’ın emriyle hareket eder ve O’nun hàs bendesidir.” İşte, O Yâver-i Ekrem, Resûl‑i Ekrem’dir (A.S.M.).
Evet, şöyle müzeyyen bir kâinâtın, öyle mukaddes bir Sâni'ine böyle bir Resûl‑i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünkü, nasıl güneş, ziyâ vermeksizin mümkün değildir. Öyle de; Ulûhiyet de, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.
Hem hiç mümkün olur mu ki; nihâyet kemâlde olan bir cemâl; gösterici ve ta'rif edici bir vâsıta ile kendini göstermek istemesin!‥
98
Hem mümkün olur mu ki; gayet cemâlde bir kemâl‑i san'at, onun üzerine enzâr-ı dikkati celbeden bir dellâl vâsıtasıyla teşhîr istemesin!‥
Hem hiç mümkün olur mu ki; bir Rubûbiyet‑i âmmenin saltanat-ı külliyesi, kesret ve cüz'iyât tabakàtında vahdâniyet ve samedâniyetini, zülcenâheyn bir meb'ûs vâsıtasıyla ilânını istemesin! Yani O Zât, ubûdiyet-i külliye cihetiyle kesret tabakàtının Dergâh-ı İlâhiye elçisi olduğu gibi, kurbiyet ve risalet cihetiyle Dergâh-ı İlâhî’nin kesret tabakàtına memurudur.
Hem hiç mümkün olur mu ki; nihâyet derecede bir hüsn‑ü Zâtî sâhibi, cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde görmek ve göstermek istemesin! Yani, bir Habîb Resûl vâsıtasıyla ki; hem Habîb’dir; ubûdiyetiyle kendini O’na sevdirir, âyinedârlık eder. Hem Resûl’dür; O’nu mahlûkatına sevdirir, cemâl-i esmâsını gösterir…
Hem hiç mümkün olur mu ki; acîb mu'cizelerle, garîb ve kıymetdâr şeylerle dolu hazineler sâhibi, sarraf bir ta'rif edici ve vassâf bir teşhîr edici vâsıtasıyla enzâr‑ı halka arz ve başlarında izhâr etmekle, gizli kemâlâtını beyân etmek irâde etmesin ve istemesin!‥
Hem mümkün olur mu ki; bu kâinâtı bütün esmâsının kemâlâtını ifâde eden masnûâtla tezyîn ederek, seyir için garîb ve ince san'atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de, rehber bir muallim ta'yin etmesin!‥
Hem hiç mümkün olur mu ki; bu kâinâtın sâhibi, şu kâinâtın tahavvülâtındaki maksad ve gaye ne olacağını müş'ir tılsım‑ı muğlakını, hem mevcûdâtın, “Nereden? Nereye? Necisin?” üç suâl‑i müşkülün muammâsını bir elçi vâsıtasıyla açtırmasın!‥
99
Hem hiç mümkün olur mu ki; bu güzel masnûât ile kendini zîşuûra tanıttıran ve kıymetli ni'metler ile kendini sevdiren Sâni'‑i Zülcelâl, onun mukâbilinde zîşuûrdan marziyâtı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vâsıtasıyla bildirmesin!‥
Hem hiç mümkün olur mu ki; nev'‑i insanı, şuûrca kesrete mübtelâ, isti'dâdca ubûdiyet-i külliyeye müheyyâ sûretinde yaratıp, muallim bir rehber vâsıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin!‥
Daha bunlar gibi çok vezâif‑i Nübüvvet var ki, herbiri bir bürhân-ı kat'îdir ki; Ulûhiyet, risaletsiz olamaz…
Şimdi acaba âlemde Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan – beyân olunan evsâf ve vezâife – daha ehil ve daha câmi' kim zuhûr etmiş? Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe O’ndan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir? Hayır, asla ve kat'a!‥ Belki O, bütün resûllerin seyyididir, bütün enbiyânın imâmıdır, bütün asfiyânın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır.
Evet, ehl‑i tahkîkatın ittifakıyla şakk-ı kamer ve parmaklarından su akması gibi, bine bâliğ mu'cizâtından had ve hesaba gelmez delâil-i nübüvvetinden başka, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân gibi bir bahr-i hakàik ve kırk vecihle mu'cize olan mu'cize-i kübrâ, güneş gibi risaletini göstermeğe kâfîdir. Başka risalelerde ve bilhassa Yirmibeşinci Söz’de, Kur'ân’ın kırka karîb vücûh-u i'câzından bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.
100
Üçüncü İşâret
Hâtıra gelmesin ki; bu küçücük insanın ne ehemmiyeti var ki, bu azîm dünya onun muhâsebe‑i a'mâli için kapansın. Başka bir dâire açılsın! Çünkü: Bu küçücük insan, câmiiyet-i fıtrat itibariyle şu mevcûdât içinde bir ustabaşı ve bir dellâl-ı saltanat-ı İlâhiye ve bir ubûdiyet-i külliyeye mazhar olduğundan büyük ehemmiyeti vardır.
Hem hâtıra gelmesin ki; kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azâba müstehak olur? Zîra küfür; şu Mektûbat‑ı Samedâniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinâtı, mânâsız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için bütün kâinâta karşı bir tahkîr olduğu gibi; bu mevcûdâtta cilveleri, nakışları görünen bütün Esmâ-i Kudsiye-i İlâhiye’yi inkâr ile red ve Cenâb-ı Hakk’ın hakkâniyet ve sıdkını gösteren gayr-ı mütenâhî bütün delillerini tekzîb olduğundan nihâyetsiz bir cinayettir. Nihâyetsiz cinayet ise, nihâyetsiz azâbı icâb eder…
Dördüncü İşâret
Nasıl ki, hikâyede Oniki Sûret’le gördük ki: Hiçbir cihetle mümkün değil; öyle bir Pâdişah’ın, öyle muvakkat misâfirhâne gibi bir memleketi bulunsun da, müstakar ve haşmetine mazhar ve saltanat‑ı uzmâsına medâr diğer dâimî bir memleketi bulunmasın!‥
Öyle de, hiçbir vecihle mümkün değil ki; bu fânî âlemin bâkî Hàlık’ı, bunu icâd etsin de, bâkî bir âlemi icâd etmesin!‥ Hem mümkün değil; şu bedî' ve zâil kâinâtın sermedî Sâni'i, bunu halk etsin de, müstakar ve dâimî diğer bir kâinâtı icâd etmesin!‥ Hem mümkün değil; bu meşher ve meydân‑ı imtihan ve tarla hükmünde olan dünyanın Hakîm ve Kadîr ve Rahîm olan Fâtır’ı, onu yaratsın, onun bütün gayelerine mazhar olan dâr-ı âhireti halk etmesin!‥