Beşinci Hakikat

Bâb‑ı Şefkat ve Ubûdiyet-i Muhammediye’dir (A.S.M.). İsm-i Mucîb ve Rahîm’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; en ednâ bir hâceti, en ednâ bir mahlûkundan görüp kemâl‑i şefkatle ummadığı yerden is'âf eden ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlûkundan işitip imdâd eden, lisân-ı hâl ve kàl ile istenilen herşeye icâbet eden nihâyetsiz bir şefkat ve bir merhamet sâhibi bir Rab; en büyük bir abdinden, en sevgili bir mahlûkundan en büyük hâcetini görüp bitirmesin, is'âf etmesin! En yüksek duâyı işitip kabûl etmesin!‥
110
Evet, meselâ: Hayvanatın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütûf ve sühûleti gösteriyor ki: Şu kâinâtın Mâlik’i, nihâyetsiz bir rahmetle Rubûbiyet eder. Rubûbiyet’inde bu derece rahîmâne bir şefkat, hiç kàbil midir ki; mahlûkatın en efdalinin en güzel duâsını kabûl etmesin! Bu hakikati “Ondokuzuncu Söz”de izâh ettiğim vechile, şurada dahi mükerreren şöyle beyân edelim:
Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Hikâye‑i temsîliyede demiştik; bir adada bir ictimâ' var… Bir Yâver-i Ekrem bir nutuk okuyor. Onun işâret ettiği hakikat şöyledir ki: Gel! Bu zamandan tecerrüd edip, fikren Asr-ı Saâdet’e ve hayâlen Cezîretü'l-Arab’a gidiyoruz. Tâ ki, Resûl-i Ekrem’i (A.S.M.) vazife başında ve ubûdiyet içinde görüp, ziyaret ederiz. Bak! O Zât nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle saâdet-i ebediyenin sebeb-i husûlü ve vesile-i vusûlüdür; onun gibi ubûdiyetiyle ve duâsıyla o saâdetin sebeb-i vücûdu ve Cennet’in vesile-i icâdıdır.
İşte bak! O Zât öyle bir salât‑ı kübrâda, bir ibâdet-i ulyâda saâdet-i ebediye için duâ ediyor ki; güyâ bu cezîre, belki bütün Arz O’nun azametli namazıyla namaz kılar, niyâz eder. Çünkü ubûdiyeti ise; O’na ittibâ' eden ümmetin ubûdiyetini tazammun ettiği gibi, muvâfakat sırrıyla bütün enbiyânın sırr-ı ubûdiyetini tazammun eder.
Hem o salât‑ı kübrâyı öyle bir cemâat-i uzmâda kılar, niyâz ediyor ki; güyâ benî Âdem’in, Hazret-i Âdem’den asrımıza belki kıyâmete kadar bütün nurânî ve kâmil insanlar, O’na tebaiyetle iktidâ edip duâsına âmîn derler.
111
Bak! Hem öyle bekà gibi bir hâcet‑i âmme için duâ ediyor ki; değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcûdât niyâzına iştirâk edip lisân-ı hâl ile: “Oh‥ evet yâ Rabbenâ! Ver. Duâsını kabûl et. Biz de istiyoruz‥” diyorlar. Hem bak! Öyle hazînâne, öyle mahbûbâne, öyle müştâkàne, öyle tazarrukârâne saâdet‑i bâkiye istiyor ki; bütün kâinâtı ağlattırıp, duâsına iştirâk ettiriyor.
Bak! Hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için saâdet isteyip, duâ ediyor ki; insanı ve bütün mahlûkatı esfel‑i sâfilîn olan fenâ-yı mutlaka sukùttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten; a'lâ-yı illiyîn olan kıymete, bekàya, ulvî vazifeye, Mektûbat-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.
Bak! Hem öyle yüksek bir fizâr‑ı istimdâdkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyâz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki; güyâ bütün mevcûdâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip duâsına; “Âmîn, Allahümme âmîn.” dedirtiyor.
112
Bak! Hem öyle Semi' ve Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm’den saâdet ve bekàyı istiyor ki; bilmüşâhede en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafî bir niyâzını görür, işitir, kabûl eder, merhamet eder. Lisân‑ı hâl ile de olsa icâbet eder. Öyle sûret-i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ve icâbet eder ki; şübhe bırakmaz, o terbiye ve tedbir; öyle Semi' ve Basîr’e mahsûs, öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hàstır…
Acaba, bütün benî Âdem’i arkasına alıp şu arz üstünde durup, Arş‑ı A'zama müteveccihen el kaldırıp, nev'-i beşerin hülâsa-i ubûdiyetini câmi' hakikat-i ubûdiyet-i Ahmediye (A.S.M.) içinde duâ eden, şu şeref-i nev'-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinât ne istiyor, dinleyelim: Bak! Kendine ve ümmetine saâdet‑i ebediye istiyor. Bekà istiyor. Cennet istiyor. Hem, mevcûdât âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. O esmâdan şefâat taleb ediyor; görüyorsun.
113
Eğer Âhiret’in hesabsız esbâb‑ı mûcibesi, delâil-i vücûdu olmasa idi; yalnız şu Zât’ın tek duâsı, baharımızın icâdı kadar Hàlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti. Evet, baharımızda yeryüzünü bir mahşer eden, yüzbin haşir nümûnelerini icâd eden Kadîr‑i Mutlak’a Cennet’in icâdı nasıl ağır olabilir!
Demek, nasıl ki O’nun risaleti, şu dâr‑ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dâr‑ı saâdetin açılmasına sebebiyet verdi.
Acaba hiç mümkün müdür ki; bütün akılları hayrette bırakan şu intizam‑ı âlem ve geniş rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san'at, misilsiz Cemâl-i Rubûbiyet; o duâya icâbet etmemekle böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabûl etsin! Yani, en cüz'î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfâ etsin, yerine getirsin‥ en ehemmiyetli, lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın! Hâşâ ve kellâ‥ yüzbin defa hâşâ!‥ Böyle bir Cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl edip çirkin olamaz.
114
Demek, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubûdiyetiyle de Âhiret’in kapısını açar.
عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحْمٰنِ مِلْءَ الدُّنْيَا وَدَارِ الْجِنَانِ ❋
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ ذٰلِكَ الْحَب۪يبِ الَّذ۪ي هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَحَيَاةُ الدّٰارَيْنِ وَوَس۪يلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَذُو الْجَنَاحَيْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَعَلٰى اِخْوٰانِهِ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالْمُرْسَل۪ينَ اٰم۪ينَ ❋