134

Onbirinci Hakikat

Bâb‑ı İnsaniyet’tir. İsm-i Hakk’ın cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; Cenâb‑ı Hak ve Ma'bûd-u Bilhak; insanı şu kâinât içinde Rubûbiyet-i mutlakasına ve umum âlemlere Rubûbiyet-i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd ve Hitâbât-ı Sübhâniyesine en mütefekkir bir muhâtab ve mazhariyet-i esmâsına en câmi' bir âyine ve onu, İsm-i A'zamın tecellîsine ve her isimde bulunan İsm-i A'zamlık mertebesinin tecellîsine mazhar bir ahsen-i takvîmde en güzel bir mu'cize-i kudret ve hazâin-i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için, en ziyâde mîzan ve âletlere mâlik bir müdakkik ve nihâyetsiz ni'metlerine en ziyâde muhtaç ve fenâdan en ziyâde müteellim ve bekàya en ziyâde müştâk ve hayvanat içinde en nâzik ve en nâzdâr ve en fakir ve en muhtaç ve hayat-ı dünyeviyece en müteellim ve en bedbaht ve isti'dâdca en ulvî ve en yüksek sûrette, mâhiyette yaratsın da; onu, müstaid olduğu ve müştâk olduğu ve lâyık olduğu bir dâr-ı ebedîye göndermeyip, hakikat-i insaniyeyi ibtal ederek kendi hakkâniyetine taban tabana zıt ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin!
Hem hiç kàbil midir ki; Hâkim‑i Bilhak, Rahîm-i Mutlak; insana öyle bir isti'dâd verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emânet-i kübrâyı tahammül edip; yani küçücük cüz'î ölçüleriyle, san'atçıklarıyla Hàlık’ının muhît sıfatlarını, küllî şuûnâtını, nihâyetsiz tecelliyâtını ölçerek bilip; hem, yerde en nâzik, nâzenîn, nâzdâr, âciz, zaîf yaratıp; hâlbuki bütün yerin nebâtî ve hayvanî olan mahlûkatına bir nev'i tanzimât memuru yapıp, onların tarz-ı tesbihât ve ibâdetlerine müdâhale ettirip, kâinâttaki icraat-ı İlâhiye’ye, küçücük mikyâsta bir temsîl gösterip, Rubûbiyet-i Sübhâniye’yi fiilen ve kàlen kâinâtta ilân ettirmek, meleklerine tercih edip, hilâfet rütbesini verdiği hâlde; ona, bütün bu vazifelerinin gayesi ve neticesi ve semeresi olan saâdet-i ebediyeyi vermesin! Onu, bütün mahlûkatının en bedbaht, en bîçâre, en musîbet-zede, en dert-mend, en zelîl bir derekeye atıp; en mübârek, nurânî ve âlet-i tes'îd bir hediye-i hikmeti olan aklı; o bîçâreye en meş'ûm ve zulmânî bir âlet-i tâzib yapıp, hikmet-i mutlakasına büsbütün zıt ve merhamet-i mutlakasına külliyen münâfî bir merhametsizlik etsin! Hâşâ ve kellâ!‥
135
Elhâsıl: Nasıl hikâye‑i temsîliyede bir zâbitin cüzdanına ve defterine bakıp görmüş idik ki; hem rütbesi, hem vazifesi, hem maaşı, hem düstur-u hareketi, hem cihâzâtı bize gösterdi ki; o zâbit, o muvakkat meydân için değil; belki müstakar bir memlekete gidecek de ona göre çalışıyor. Aynen onun gibi, insanın kalb cüzdanındaki letâif ve akıl defterindeki havâs ve isti'dâdındaki cihâzât; tamamen ve müttefikan saâdet-i ebediyeye müteveccih ve ona göre verilmiş ve ona göre techiz edilmiş olduğuna ehl-i tahkîk ve keşf müttefiktirler.
Ezcümle: Meselâ; aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan “kuvve‑i hayâliye”ye denilse ki: “Sana bir milyon sene ömür ile saltanat-ı dünya verilecek, fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın.” Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla “Oh” yerine “Âh” diyecek ve teessüf edecek. Demek, en büyük fânî, en küçük bir âlet ve cihâzât‑ı insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu isti'dâddandır ki, insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinâtı ihâta etmiş efkârları ve ebedî saâdetlerinin envâ'ına yayılmış arzuları gösterir ki: Bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misâfirhânedir ve âhiretine bir intizar salonudur…