124

Dokuzuncu Hakikat

Bâb‑ı İhyâ ve İmâte’dir. İsm-i Hayy-ı Kayyûm’un, Muhyî ve Mümît’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; ölmüş, kurumuş koca Arz’ı ihyâ eden ve o ihyâ içinde herbiri, beşer haşri gibi acîb, üçyüz binden ziyâde envâ'‑ı mahlûkatı haşr ve neşredip kudretini gösteren ve o haşr ve neşr içinde nihâyet derecede karışık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede imtiyaz ve tefrik ile ihâta-i ilmiyesini gösteren; ve bütün semâvî fermânlarıyla beşerin haşrini va'detmekle, bütün ibâdının enzârını saâdet-i ebediyeye çeviren ve bütün mevcûdâtı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip, emir ve irâdesi dâiresinde döndürüp birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla Azamet-i Rubûbiyet’ini gösteren; ve beşeri, şecere-i kâinâtın en câmi' ve en nâzik ve en nâzenîn, en nâzdâr, en niyâzdâr bir meyvesi yaratıp, kendine muhâtab ittihàz ederek herşeyi ona musahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm; Kıyâmet’i getirmesin! Haşr’i yapmasın ve yapamasın! Beşeri ihyâ etmesin veya edemesin! Mahkeme-i Kübrâ’yı açamasın! Cennet ve Cehennem’i yaratamasın! Hâşâ ve kellâ!‥
Evet, şu âlemin Mutasarrıf‑ı Zîşan’ı, her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat rû-yi zeminde Haşr-i Ekberin ve meydân-ı Kıyâmet’in pek çok emsâlini ve nümûnelerini ve işârâtını icâd ediyor.
125
Ezcümle: Haşr‑i baharîde görüyoruz ki: Beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebâtâttan üçyüz binden ziyâde envâ'ı haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet sûretinde icâd ediyor. Hâlbuki, maddeten farkları pek az olan tohumcuklar, o kadar karışmışken kemâl-i imtiyaz ve teşhîs ile, o kadar sür'at ve vüs'at ve sühûlet içinde kemâl-i intizam ve mîzan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihyâ ediliyor. Hiç kàbil midir ki, bu işleri yapan Zât’a bir şey ağır gelebilsin! Semâvât ve arzı altı günde halkedemesin! İnsanı bir sayha ile haşredemesin! Hâşâ!‥
Acaba; mu'ciz‑nümâ bir kâtib bulunsa, harfleri, ya bozulmuş veya mahvolmuş üçyüz bin kitabı, tek bir sahifede karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksansız, hepsini beraber, gayet güzel bir sûrette bir saatte yazarsa; birisi sana dese: “Şu kâtib, kendi te'lif ettiği senin suya düşmüş olan kitabını yeniden, bir dakika zarfında hâfızasından yazacak.” Sen diyebilir misin ki: “Yapamaz ve inanmam…”
Veyâhut, bir sultan‑ı mu'cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işâretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün hâlde, sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış. O zâtın kendi ziyâfetine dâvet ettiği misâfirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: “O zât, bir işâretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misâfirlerini yolda bırakmayacak.” Sen desen ki: “Kaldırmaz veya kaldıramaz…”
Veyâhut, bir zât bir günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hâlde, biri dese: “O zât bir boru sesiyle, efrâdı, istirahat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar, nizâmı altına girerler.” Sen desen ki: “İnanmam!” Ne kadar dîvânece hareket ettiğini anlarsın…
İşte şu üç temsîli fehmettin ise, bak! Nakkàş‑ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rû-yi arzın sahifesinde üçyüz binden ziyâde envâ'ı, Kudret ve Kader kalemiyle ahsen-i sûret üzere yazar. Birbiri içinde, birbirine karışmaz. Beraber yazar. Birbirine mâni olmaz. Teşkilce, sûretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz. Yanlış yazmaz.
Evet, en büyük bir ağacın rûh programını, bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip, muhâfaza eden Zât‑ı Hakîm-i Hafîz; “Vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder.” denilir mi?
126
Ve küre‑i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât-ı Kadîr; Âhiret’e giden misâfirlerinin yolunda, “Nasıl bu Arz’ı kaldıracak veya dağıtacak.” denilir mi?
Hem hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını bütün cesedlerinin taburlarında kemâl‑i intizamla, zerrâtı emr-i كُنْ فَيَكُونُ ile kaydedip yerleştiren, ordular icâd eden Zât‑ı Zülcelâl; tabur-misâl cesedin nizâmı altına girmekle, “Birbiriyle tanışan zerrât-ı esâsiye ve eczâ-yı asliyesini bir sayha ile nasıl toplayabilir.” denilir mi?
Hem bu bahar haşrine benzeyen, dünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece‑gündüzün tebdilinde, hattâ cevv-i havada bulutların icâd ve ifnâsında, Haşr’e nümûne ve misâl ve emâre olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun. Hattâ eğer hayâlen bin sene evvel kendini farzetsen, sonra zamanın iki cenâhı olan mâzi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler adedince misâl-i haşir ve kıyâmetin nümûnelerini göreceksin. Sonra, bu kadar nümûne ve misâlleri müşâhede ettiğin hâlde, haşr-i cismânîyi akıldan uzak görüp istib'âd etmekle inkâr etsen; ne kadar dîvânelik olduğunu sen de anlarsın… Bak! Fermân-ı A'zam, bahsettiğimiz hakikate dair ne diyor: فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
127
Elhâsıl: Haşre mâni hiçbir şey yoktur. Muktazî ise, herşeydir. Evet, mahşer‑i acâib olan şu koca arzı, âdi bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve güneşi onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lamba eden, seyyârâtı meleklerine tayyare yapan bir Zât’ın, bu derece muhteşem ve sermedî Rubûbiyet’i ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti; elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, bî-karar, ehemmiyetsiz, müteğayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.
Demek, O’na şâyeste, dâimî, berkarar, zevâlsiz, muhteşem bir diyar‑ı âher var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya dâvet eder ve oraya nakledeceğine; zâhirden hakikate geçen ve kurb-u huzuruna müşerref olan bütün ervâh-ı neyyire ashâbı, bütün kulûb-u münevvere aktâbı, bütün ukùl-ü nurâniye erbâbı şehâdet ediyorlar ve bir mükâfât ve mücâzât ihzar ettiğini, müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli va'd ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.
Hulfü'l‑va'd ise; hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celâl ve kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü'l-vaîd ise; ya afvdan, ya aczden gelir. Hâlbuki küfür; cinayet-i mutlakadır. Affa kàbil değil… Kadîr‑i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir.
128
Şâhidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları hâlde kemâl‑i ittifak ile şu mes'elenin esâsında müttehiddirler. Kesretçe tevâtür derecesindedirler; keyfiyetçe icmâ kuvvetindedirler. Mevkice herbiri nev'-i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin azîzidirler. Ehemmiyetçe şu mes'elede hem ehl-i ihtisàs, hem ehl-i isbâttırlar. Hâlbuki; bir fende veya bir san'atta iki ehl-i ihtisàs, binler başkalardan müreccahtırlar ve ihbarda iki müsbit, binler nâfîlere tercih edilir. Meselâ: Ramazan hilâlinin sübûtunu ihbar eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.
Elhâsıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir da'vâ, daha zâhir bir hakikat olamaz… Demek, şüphesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.