579
İkinci Şu'le’nin Üçüncü Nuru şudur ki:
Kur'ân, başka kelâmlarla kàbil‑i kıyâs olamaz. Çünkü; kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menba'ı var. Biri mütekellim, biri muhâtab, biri maksad, biri makam’dır. Edîblerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde “Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?” ise, bak. Yalnız söze bakıp durma. Mâdem kelâm, kuvvetini, hüsnünü bu dört menba'dan alır. Kur'ân’ın menba'ına dikkat edilse, Kur'ân’ın derece‑i belâğatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır.
Evet, mâdem kelâm, mütekellime bakıyor. Eğer o kelâm emir ve nehiy ise; mütekellimin derecesine göre irâde ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukâvemet‑sûz olur, maddî elektrik gibi te'sir eder, kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezâyüd eder.
Meselâ: يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَاسَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي yani “Yâ Arz! Vazifen bitti, suyunu yut. Yâ semâ! Hâcet kalmadı, yağmuru kes.” Meselâ: فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَالَتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ yani “Yâ Arz! Yâ semâ! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz. Ademden çıkıp, vücûdda meşhergâh‑ı san'atıma geliniz.” dedi. Onlar da: “Biz kemâl-i itâatle geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi senin kuvvetinle göreceğiz.”
İşte kuvvet ve irâdeyi tazammun eden hakîki ve nâfiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak. Sonra insanların اُسْكُن۪ي يَا اَرْضُ وَانْشَقّ۪ي يَا سَمَاءُ وَقُوم۪ي اَيَّتُهَا الْقِيٰمَةُ gibi sûret‑i emirde cemâdâta hezeyanvâri muhâveresi hiç o iki emre kàbil-i kıyâs olabilir mi!‥ Evet, temennîden neş'et eden arzular ve o arzulardan neş'et eden fuzûliyâne emirler nerede! Hakikat-i âmiriyetle muttasıf bir âmirin iş başında hakikat-i emri nerede!‥ Evet, emri nâfiz, büyük bir âmirin mutî' ve büyük bir ordusuna “Arş!” emri nerede!‥ Ve şöyle bir emir, âdi bir neferden işitilse, iki emir sûreten bir iken ma'nen bir neferle bir ordu kumandanı kadar farkı var.
580
Meselâ: اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Hem meselâ: وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ Şu iki âyette iki emrin kuvvet ve ulviyetine bak, sonra beşerin emirler nev'indeki kelâmına bak. Acaba yıldız böceğinin Güneş’e nisbeti gibi kalmıyorlar mı? Evet, hakîki bir mâlikin iş başındaki bir tasviri ve hakîki bir san'atkârın işlediği vakit san'atına dair verdiği beyânâtı ve hakîki bir mün'imin ihsân başında iken beyân ettiği ihsânatı, yani kavl ile fiili birleştirmek, kendi fiilini hem göze, hem kulağa tasvir etmek için şöyle dese: “Bakınız! İşte bunu yaptım, böyle yapıyorum. İşte bunu, bunun için yaptım. Bu böyle olacak, bunun için işte bunu böyle yapıyorum.”
Meselâ: اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَالَهَا مِنْ فُرُوجٍ ❋ وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَه۪يجٍ ❋ تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ ❋ وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِه۪ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَص۪يدِ ❋ وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَض۪يدٌ ❋ رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَاَحْيَيْنَا بِه۪ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ
Kur'ân’ın semâsında şu sûrenin burcunda parlayan yıldız‑misâl Cennet meyveleri gibi şu tasvirâtı, şu ef'âlleri içindeki intizam-ı belâğatla çok tabaka delâilini zikredip, neticesi olan haşri كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ tâbiri ile isbât edip, sûrenin başında haşri inkâr edenleri ilzam etmek nerede! İnsanların fuzûliyâne onlarla temâsı az olan ef'âlden bahisleri nerede!‥ Taklid sûretinde çiçek resimleri; hakîki, hayatdâr çiçeklere nisbeti derecesinde olamaz. Şu اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا ’dan, tâ كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ ’a kadar güzelce meâli söylemek çok uzun gider. Yalnız bir işâret edip geçeceğiz. Şöyle ki:
581
Sûrenin başında, küffar, haşri inkâr ettiklerinden Kur'ân onları haşrin kabûlüne mecbur etmek için şöylece bast‑ı mukaddemât eder, der:
“Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki; biz, ne keyfiyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir sûrette bina etmişiz.
Hem görmüyor musunuz ki; nasıl yıldızlarla, Ay ve Güneş ile tezyîn etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız.
Hem görmüyor musunuz ki; zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhâfaza etmişiz.
Hem görmüyor musunuz; o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadravâtı, nebâtâtı halkettik. Yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik.
Hem görmüyor musunuz; ne keyfiyette semâ cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hubûbatı, yüksek lezîz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum.
Hem görmüyor musunuz; o su ile ölmüş memleketi ihyâ ediyorum, binler dünyevî haşirleri icâd ediyorum. Nasıl bu nebâtâtı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurûcunuz da böyledir. Kıyâmette arz ölüp siz sağ olarak çıkacaksınız.”
İşte şu âyetin isbât‑ı haşirde gösterdiği cezâlet-i beyâniye – ki, binden birisine ancak işâret edebildik – nerede! İnsanların bir da'vâ için serdettikleri kelimât nerede!‥
Şu risalenin başında şimdiye kadar tahkîk nâmına bî‑tarafâne muhâkeme sûretinde, Kur'ân’ın i'câzını muannid bir hasma kabûl ettirmek için Kur'ân’ın çok hukukunu gizli bıraktık. O güneşi, mumlar sırasına getirip muvâzene ediyorduk. Şimdi tahkîk vazifesini îfâ edip, parlak bir sûrette i'câzını isbât etti. Şimdi ise; tahkîk nâmına değil, hakikat nâmına bir-iki söz ile Kur'ân’ın muvâzeneye gelmez hakîki makamına işâret edeceğiz:
582
Evet, sâir kelâmların Kur'ân’ın âyâtına nisbeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir. Evet herbiri birer hakikat‑i sâbiteyi tasvir eden, gösteren Kur'ân’ın kelimâtı nerede! Beşerin fikri ve duygularının âyineciklerinde kelimâtıyla tersîm ettikleri mânâlar nerede!‥
Evet envâr‑ı hidayeti ilhâm eden ve Şems ve Kamer’in Hàlık-ı Zülcelâl’inin kelâmı olan Kur'ân’ın melâike-misâl zîhayat kelimâtı nerede! Beşerin hevesâtını uyandırmak için sehhâr nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede!‥ Evet ısırıcı haşerât ve böceklerin mübârek melâike ve nurânî rûhânilere nisbeti ne ise; beşerin kelimâtı, Kur'ân’ın kelimâtına nisbeti odur. Şu hakikatleri Yirmibeşinci Söz ile beraber geçen yirmidört aded Söz’ler isbât etmiştir. Şu da'vâmız mücerred değil, bürhânı geçmiş neticedir.
Evet, herbiri cevâhir‑i hidayetin birer sadefi ve hakàik-ı îmâniyenin birer menba'ı ve esâsât-ı İslâmiye’nin birer mâdeni ve doğrudan doğruya Arşü'r-Rahmân’dan gelen ve kâinâtın fevkınde ve haricinde insana bakıp inen ve İlim ve Kudret ve İrâde’yi tazammun eden ve hitâb-ı ezelî olan elfâz-ı Kur'âniye nerede! İnsanın hevâî, hevâ-perestâne, vâhî, heves-perverâne elfâzı nerede!‥
Evet Kur'ân bir şecere‑i tûbâ hükmüne geçip şu Âlem-i İslâmiye’yi bütün maneviyatıyla, şeâir ve kemâlâtıyla, desâtir ve ahkâmıyla yapraklar sûretinde neşredip, asfiyâ ve evliyâsını birer çiçek hükmünde o ağacın âb-ı hayatıyla taze, güzel gösterip, bütün kemâlât ve hakàik-ı kevniye ve İlâhiye’yi semere verip, meyvelerindeki çok çekirdekleri amelî birer düstur, birer program hükmüne geçip yine meyvedâr ağaç hükmünde müteselsil hakàikı gösteren Kur'ân nerede! Beşerin ma'lûmumuz olan kelâmı nerede!‥ اَيْنَ الثَّرٰى مِنَ الثُّرَيَّا
583
Bin üçyüzelli senedir Kur'ân‑ı Hakîm, bütün hakàikını kâinât çarşısında açıp teşhîr ettiği hâlde herkes, her millet, her memleket O’nun cevâhirinden, hakàikından almıştır ve alıyorlar. Hâlbuki, ne o ülfet, ne o mebzûliyet, ne o mürûr-u zaman, ne o büyük tahavvülâtlar; O’nun kıymetdâr hakàikına, O’nun güzel üslûblarına halel verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, hüsnünü söndürmemiştir. Şu hâl tek başıyla bir i'câzdır.
Şimdi biri çıksa Kur'ân’ın getirdiği hakàiktan bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam verse, Kur'ân’ın bazı âyâtına muâraza için nisbet etse, “Kur'ân’a yakın bir kelâm söyledim.” dese, öyle ahmakàne bir sözdür ki… Meselâ: Taşları, muhtelif cevâhirden bir saray‑ı muhteşemi yapan ve o taşların vaziyetinde umum sarayın nukùş-u àliyesine bakan mîzanlı nakışlar ile tezyîn eden bir ustanın san'atıyla; o nukùş-u àliyeden fehmi kàsır, o sarayın bütün cevâhir ve zînetlerinden bî-behre bir âdi adam, âdi hânelerin bir ustası, o saraya girip o kıymetdâr taşlardaki ulvî nakışları bozup, çocukça hevesine göre âdi bir hânenin vaziyetine göre bir intizam, bir sûret verse ve çocukların nazarına hoş görünecek bazı boncukları taksa, sonra: “Bakınız! O sarayın ustasından daha ziyâde mehâret ve servetim var ve kıymetdâr zînetlerim var.” dese dîvânece bir hezeyan eden bir sahtekârın nisbet-i san'atı gibidir.