Birinci Nur
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hey'et-i mecmuasında râik bir selâset, fâik bir selâmet, metîn bir tesânüd, muhkem bir tenâsüb, cümleleri ve hey'etleri mâbeyninde kavî bir teâvün ve âyetler ve maksadları mâbeyninde ulvî bir tecâvüb olduğunu ilm-i beyân ve fenn-i maânî ve beyânînin Zemahşerî, Sekkâkî, Abdülkahir‑i Cürcânî gibi binlerle dâhî imâmların şehâdetiyle sâbit olduğu hâlde; o tecâvüb ve teâvün ve tesânüdü ve selâset ve selâmeti kıracak, bozacak sekiz‑dokuz mühim esbâb bulunurken o esbâb, bozmağa değil, belki selâsetine, selâmetine, tesânüdüne kuvvet vermiştir. Yalnız, o esbâb bir derece hükmünü icra edip başlarını perde-i nizâm ve selâsetten çıkarmışlar. Fakat nasıl ki yeknesak, düz bir ağacın gövdesinden bir kısım çıkıntılar, sivricikler çıkar. Lâkin ağacın tenâsübünü bozmak için çıkmıyorlar. Belki, o ağacın zînetli tekemmülüne ve cemâline medâr olan meyveleri vermek için çıkıyorlar. Aynen bunun gibi, şu esbâb dahi, Kur'ân’ın selâset-i nazmına kıymetdâr mânâları ifâde için sivri başlarını çıkarıyorlar.
İşte O Kur'ân‑ı Mübîn, yirmi senede hâcetlerin mevkileri itibariyle necim necim olarak, müteferrik parça parça nüzûl ettiği hâlde, öyle bir kemâl-i tenâsübü vardır ki; güyâ bir defada nâzil olmuş gibi bir münâsebet gösteriyor.
Hem O Kur'ân, yirmi senede, hem muhtelif, mütebâyin esbâb‑ı nüzûle göre geldiği hâlde, tesânüdün kemâlini öyle gösteriyor; güyâ bir sebeb-i vâhidle nüzûl etmiştir.
557
Hem O Kur'ân, mütefâvit ve mükerrer suâllerin cevabı olarak geldiği hâlde, nihâyet imtizaç ve ittihâdı gösteriyor; güyâ, bir suâl‑i vâhidin cevabıdır.
Hem Kur'ân, müteğâyir, müteaddid hâdisâtın ahkâmını beyân için geldiği hâlde, öyle bir kemâl‑i intizamı gösteriyor ki; güyâ bir hâdise-i vâhidin beyânıdır.
Hem Kur'ân, mütehâlif, mütenevvi' hâlette hadsiz muhâtabların fehimlerine münâsib üslûblarda tenezzülât‑ı kelâmiye ile nâzil olduğu hâlde, öyle bir hüsn-ü temâsül ve güzel bir selâset gösteriyor ki; güyâ hâlet birdir, bir derece-i fehimdir, su gibi akar bir selâset gösteriyor.
Hem O Kur'ân, mütebâid, müteaddid muhâtabîn esnâfına müteveccihen mütekellim olduğu hâlde, öyle bir sühûlet‑i beyânı, bir cezâlet-i nizâmı, bir vuzûh-u ifhâmı var ki; güyâ muhâtabı bir sınıftır. Hattâ herbir sınıf zanneder ki, bil'asâle muhâtab yalnız kendisidir.
Hem Kur'ân, mütefâvit, mütederric irşadî bazı gayelere îsâl ve hidayet etmek için nâzil olduğu hâlde, öyle bir kemâl‑i istikamet, öyle bir dikkat-i muvâzenet, öyle bir hüsn-ü intizam vardır ki; güyâ maksad birdir.
İşte bu esbâblar, müşevveşiyetin esbâbı iken, Kur'ân’ın i'câz‑ı beyânında, selâset ve tenâsübünde istihdam edilmişlerdir. Evet, kalbi sakamsız, aklı müstakîm, vicdânı marazsız, zevki selîm her adam, Kur'ân’ın beyânında güzel bir selâset, ra'nâ bir tenâsüb, hoş bir âhenk, yektâ bir fesâhat görür. Hem, basîresinde selîm bir gözü olan görür ki, Kur'ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinâtı zâhir ve bâtını ile vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler.
Şu Birinci Nur’un hakikatini misâller ile tavzih etsek, birkaç mücelled lâzım. Öyle ise, sâir risale‑i Arabiyemde ve “İşârâtü'l‑İ'câz”da ve şu yirmibeş aded Söz’lerde şu hakikatin isbâtına dair olan izâhatla iktifâ edip, misâl olarak mecmû‑u Kur'ân’ı birden gösteriyorum.