599
Birinci Zeyl
Makam itibariyle Yirmibeşinci Söz’e ilhâk edilen zeyillerden, Yedinci Şuâ’nın Birinci Makam’ının Onyedinci Mertebesi’dir.
Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı îmân olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz dünya seyyahı ve kâinâttan Rabbini soran yolcu, kendi kalbine dedi ki: Aradığımız Zât’ın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhûr ve en parlak ve en hâkim ve O’na teslîm olmayan herkese, her asırda meydân okuyan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân nâmındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor, bilelim. Fakat, en evvel bu kitab, bizim Hàlık’ımızın kitabı olduğunu isbât etmek lâzımdır diye taharrîye başladı.
Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münâsebetiyle en evvel manevî i'câz‑ı Kur'ânî’nin lem'aları olan Risale-i Nura baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât-ı Furkàniye’nin nükteleri ve ışıkları ve esâslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafa hakàik-ı Kur'âniyeyi mücâhidâne neşrettiği hâlde, karşısına kimse çıkamadığından isbât eder ki; onun üstadı ve menba'ı ve merci'i ve güneşi olan Kur'ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir.
Hattâ Risale‑i Nurun yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur'âniye’si olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektûb’un âhiri, Kur'ân’ın kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbât etmiş ki; kim görmüşse değil tenkid ve i'tirâz etmek, belki isbâtlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş, her ne ise… Kur'ân’ın vech-i i'câzını ve hak Kelâmullâh olduğunu isbât etmek cihetini Risale-i Nura havâle ederek, yalnız kısa bir işâretle büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
600
Birinci Nokta: Nasıl ki Kur'ân, bütün mu'cizâtıyla ve hakkâniyetine delil olan bütün hakàikıyla Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir mu'cizesidir, öyle de: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizâtıyla ve delâil‑i nübüvvetiyle ve kemâlât-ı ilmiyesiyle Kur'ân’ın bir mu'cizesidir ve Kur'ân, Kelâmullâh olduğuna bir hüccet-i kàtıasıdır.
İkinci Nokta: Kur'ân, bu dünyada öyle nurânî ve saâdetli ve hakikatli bir sûrette bir tebdil‑i hayat-ı ictimâiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem rûhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde, hem hayat-ı ictimâiyelerinde, hem hayat-ı siyâsiyelerinde öyle bir inkılâb yapmış ve idâme etmiş ve idare etmiş ki, ondört asır müddetinde her dakikada altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemâl-i ihtiramla hiç olmazsa yüz milyondan ziyâde insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor; rûhlara inkişaf ve terakkî ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saâdet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hàrikadır, fevkalâdedir, mu'cizedir.
Üçüncü Nokta: Kur'ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki, Kâbe’nin duvarında altınla yazılan en meşhûr edîblerin “Muallakàt‑ı Seb'a” nâmıyla şöhret‑şiâr kasidelerini o dereceye indirdi ki; Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı!”
Hem bedevî bir edîb, فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona dediler: “Sen Müslüman mı oldun?” Dedi: “Yok, ben bu âyetin belâğatına secde ettim.”
Hem ilm‑i belâğatın dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcânî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binler dâhî imâmlar ve mütefennin edîbler icmâ ve ittifakla karar vermişler ki: “Kur'ân’ın belâğatı, tâkat‑i beşerin fevkındedir, yetişilmez.”
601
Hem o zamandan beri mütemâdiyen meydân‑ı muârazaya dâvet edip, mağrûr ve enâniyetli edîblerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: “Ya bir tek sûrenin mislini getiriniz veyâhut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabûl ediniz.” diye ilân ettiği hâlde o asrın muannid belîğleri bir tek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muârazayı bırakıp, uzun olan ve can ve mallarını tehlikeye atan muhârebe yolunu ihtiyar etmeleri isbât eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem, Kur'ân’ın dostları, Kur'ân’a benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur'ân’a mukàbele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk‑u efkâr ile terakkî eden milyonlar Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisi O’na yetişemediğini, hattâ en âmî adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur'ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkınde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe-i belâğatı umumun fevkındedir.”
Hattâ bir adam سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okudu, dedi: “Bunun hàrika telâkki edilen belâğatını göremiyorum?” Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da kendini Kur'ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki; mevcûdât‑ı âlem, perîşan, karanlıklı, câmid ve şuûrsuz ve vazifesiz olarak hàlî, hadsiz, hududsuz bir fezâda, kararsız fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur'ân’ın lisânından bu âyeti dinlerken gördü:
Bu âyet, kâinât üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı, ışıklandırdı ki; bu ezelî nutuk ve sermedî fermân, asırlar sıralarında dizilen zîşuûrlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinât bir câmi‑i kebîr hükmünde başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkat, hayatdârâne zikir ve tesbihte ve vazifeler başında cûş u hurûşla mes'ûdâne ve memnunâne bir vaziyette bulunuyor, diye müşâhede etti ve bu âyetin derece-i belâğatını zevkederek sâir âyetleri buna kıyâsla Kur'ân’ın zemzeme-i belâğatı, arzın nısfını ve nev'-i beşerin humsunu istilâ ederek haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla ondört asır bilâ-fâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
602
Dördüncü Nokta: Kur'ân, öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki; en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'ân’ı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar‑ı tilâveti halâvetini ziyâdeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garâbet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği hâlde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhâfaza ediyor. Her asır, kendine hitâb ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her tâife‑i ilmiye O’ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzûliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifâdesine ittibâ' ve iktidâ ettikleri hâlde, O, üslûbundaki ve tarz-ı beyânındaki garâbetini aynen muhâfaza ediyor.
Beşinci Nokta: Kur'ân’ın bir cenâhı mâzide, bir cenâhı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu, onları tasdik ve te'yid ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisân‑ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi, öyle de: Evliyâ ve asfiyâ gibi O’ndan hayat alan semereleri, hayatdâr tekemmülleriyle, şecere-i mübârekelerinin hayatdâr, feyizdâr ve hakikat-medâr olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himâyesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyet’in bütün hakikatli ilimleri, Kur'ân’ın, ayn-ı hak ve mecma'-ı hakàik ve câmiiyette misilsiz bir hàrika olduğuna şehâdet eder.
603
Altıncı Nokta: Kur'ân’ın altı ciheti nurânîdir, sıdk ve hakkâniyetini gösterir. Evet, altında, hüccet ve bürhân direkleri; üstünde, sikke‑i i'câz lem'aları; önünde ve hedefinde, saâdet-i dâreyn hediyeleri ve arkasında nokta-i istinâdı, vahy-i semâvî hakikatleri; sağında, hadsiz ukùl-ü müstakîmenin deliller ile tasdikleri; solunda, selîm kalblerin ve temiz vicdânların ciddi itmi'nânları ve samîmî incizabları ve teslîmleri, Kur'ân’ın fevkalâde, hàrika, metîn, hücum edilmez bir kal'a-i semâviye-i arziye olduğunu isbât ettikleri gibi; altı makamdan dahi O’nun ayn-ı hak ve sâdık olduğunu ve beşerin kelâmı olmadığını ve yanlışı bulunmadığını imza eden, başta, bu kâinâtta dâima güzelliği izhâr, iyiliği ve doğruluğu himâye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izâle etmek âdetini bir düstur-u fa'âliyet ittihàz eden bu kâinâtın Mutasarrıf’ı, O Kur'ân’a âlemde en makbûl, en yüksek, en hâkimâne bir makam-ı hürmet ve bir mertebe-i muvaffakıyet vermesiyle O’nu tasdik ve imza ettiği gibi; İslâmiyet’in menba'ı ve Kur'ân’ın tercümânı olan Zât’ın (A.S.M.) herkesten ziyâde O’na i'tikàd ve ihtiramı ve nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet-i nâimânede bulunması ve sâir kelâmları O’na yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakîki hâdisât-ı kevniyeyi, gaybiyâne, Kur'ân ile tereddüdsüz ve itmi'nân ile beyân etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercümân, bütün kuvvetiyle Kur'ân’ın herbir hükmünü öyle îmân ve tasdik edip hiçbir şey O’nu sarsmaması dahi Kur'ân’ın semâvî, hakkâniyetli ve kendi Hàlık-ı Rahîm’inin mübârek kelâmı olduğunu imza ediyor.
Hem, nev'‑i insanın humsu, belki kısm-ı a'zamı, göz önündeki O Kur'ân’a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakikat-perestâne ve müştâkàne kulak vermesi ve çok emârelerin ve vâkıaların ve keşfiyâtın şehâdetiyle, cin ve melek ve rûhâniler dahi, tilâveti vaktinde pervâne gibi etrafında hak-perestâne toplanmaları; Kur'ân’ın kâinâtça makbûliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.
604
Hem, nev'‑i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmîden tut, tâ en zekî ve âlime kadar herbirisi, Kur'ân’ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzer fen ve ulûm-u İslâmiyenin ve bilhassa Şerîat-ı Kübrâ’nın büyük müçtehidleri ve usûlü'd-din ve ilm-i kelâmın dâhî muhakkìkleri gibi, her tâife kendi ilmine ait bütün hâcâtını ve cevablarını Kur'ân’dan istihrâc etmeleri; Kur'ân’ın menba'-ı hak ve mâden-i hakikat olduğuna bir imzadır.
Hem edebiyâtça en ileri bulunan Arab edîbleri – şimdiye kadar Müslüman olmayanlar – muârazaya pek çok muhtaç oldukları hâlde, Kur'ân’ın i'câzından yedi büyük vechi varken, yalnız bir tek vechi olan belâğatının tek bir sûresinin mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muâraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhûr belîğlerin ve dâhî âlimlerin O’nun hiçbir vech‑i i'câzına karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri; Kur'ân, mu'cize ve tâkat-i beşerin fevkınde olduğuna bir imzadır.
Evet, bir kelâm, “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğatı tezâhür etmesi noktasından Kur'ân’ın misli olamaz ve O’na yetişilmez. Çünkü; Kur'ân, bütün âlemlerin Rabbi ve bütün kâinâtın Hàlık’ının hitâbı ve konuşması‥ ve hiçbir cihette taklidi ve tasannu'u ihsâs edecek hiçbir emâre bulunmayan bir mükâlemesi‥ ve bütün insanların belki bütün mahlûkatın nâmına meb'ûs ve nev'‑i beşerin en meşhûr ve nâmdâr muhâtabı bulunan ve o muhâtabın kuvvet ve vüs'at-i îmânı, koca İslâmiyet’i tereşşuh edip sâhibini Kàb-ı Kavseyn makamına çıkararak muhâtab-ı Samedâniye’ye mazhariyetle nüzûl eden‥ ve saâdet-i dâreyne dair ve hilkat-i kâinâtın neticelerine ve ondaki Rabbânî maksadlara ait mesâili ve o muhâtabın bütün hakàik-ı İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan îmânını beyân ve izâh eden‥ ve koca kâinâtı bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip, çevirip, onları yapan san'atkârı tavrıyla ifâde ve ta'lim eden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i'câzına yetişilmez.
605
Hem, Kur'ân’ı tefsir eden ve bir kısmı otuz‑kırk, hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binler mütefennin ulemânın, senedleri ve delilleriyle beyân ettikleri Kur'ân’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve àlî mânâları ve umûr-u gaybiyenin her nev'inden kesretli gaybî ihbarları izhâr ve isbât etmeleri ve bilhassa Risale-i Nurun yüz otuz kitabı, herbiri, Kur'ân’ın bir meziyetini, bir nüktesini kat'î bürhânlarla isbât etmesi ve bilhassa Mu'cizât-ı Kur'âniye Risalesi, şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hàrikalarından çok şeyleri Kur'ân’dan istihrâc eden Yirminci Söz’ün İkinci Makamı ve Risale-i Nura ve elektriğe işâret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşârât-ı Kur'âniye nâmındaki Birinci Şuâ ve Hurûf-u Kur'âniye, ne kadar muntazam ve esrârlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumûzât-ı Semâniye nâmındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre-i Feth’in âhirki âyeti, beş vecihle ihbar-ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini isbât eden küçücük bir risale gibi Risale-i Nurun herbir cüz'ü, Kur'ân’ın bir hakikatini, bir nurunu izhâr etmesi; Kur'ân’ın misli olmadığına ve mu'cize ve hàrika olduğuna ve bu âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisânı ve bir Allâmü'l-Guyûb’un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.
606
İşte altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işâret edilen, Kur'ân’ın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki, haşmetli hâkimiyet‑i nurâniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek kemâl-i ihtiram ile devam etmesi; hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur'ân’ın herbir harfi, hiç olmazsa on sevâbı, on haseneyi ve on meyve-i bâkî vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyâde meyve vermesi ve mübârek vakitlerde herbir harfin nuru ve sevâbı ve kıymeti on’dan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye, dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:
“İşte böyle her cihetle mu'cizâtlı bu Kur'ân, sûrelerinin icmâıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrâr ve envârının tevâfukuyla ve semerât ve âsârının tetâbukuyla bir tek Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmâsına – deliller ile isbât sûretinde – öyle şehâdet etmiş ki; bütün ehl-i îmânın hadsiz şehâdetleri, O’nun şehâdetinden tereşşuh etmişler.”
İşte bu yolcunun Kur'ân’dan aldığı ders‑i tevhid ve îmâna kısa bir işâret olarak Birinci Makamın Onyedinci Mertebesi’nde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلْقُرْاٰنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ، اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ لِاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ، اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ اٰيَاتِهِ ف۪ي كُلِّ دَق۪يقَةٍ بِكَمَالِ الْاِحْتِرَامِ، بِاَلْسِنَةِ مِئَاتِ مِلْيُونٍ مِنْ نَوْعِ الْاِنْسَانِ، اَلدَّائِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلٰى اَقْطَارِ الْاَرْضِ وَالْاَكْوَانِ، وَعَلٰى وُجُوهِ الْاَعْصَارِ وَالزَّمَانِ، وَالْجَار۪ي حَاكِمِيَّتُهُ الْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلٰى نِصْفِ الْاَرْضِ وَخُمْسِ الْبَشَرِ ف۪ي اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ الْاِحْتِشَامِوَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ، وَبِاِتِّفَاقِ اٰيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَبِتَوَافُقِ اَسْرَارِهِ وَاَنْوَارِهِ وَبِتَطَابُقِ حَقَائِقِهِ وَثَمَرَاتِهِ وَاٰثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ denilmiştir.