584

Üçüncü Şu'le

Üç ziyâsı var.

Birinci Ziyâ

Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın büyük bir vech-i i'câzı Onüçüncü Söz’de beyân edilmiştir. Kardeşleri olan sâir vücûh-u i'câziye sırasına girmek için bu makama alınmıştır.
İşte Kur'ân’ın herbir âyeti, birer necm‑i sâkıb gibi i'câz ve hidayet nurunu neşr ile küfür ve gaflet zulümâtını dağıttığını görmek ve zevketmek istersen, kendini Kur'ân’ın nüzûlünden evvel olan o asr-ı câhiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farzet ki; herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümûd-u tabiata sarılmış olduğu bir ânda birden Kur'ân’ın lisân-ı ulvîsinden سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُيُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcûdât‑ı âlem سَبَّحَيُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyâm edip zikrediyorlar.
Hem, o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perîşan mahlûkat, تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ sayhasıyla işitenin nazarında nasıl gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime‑i hikmet-nümâ, birer nur-u hakikat-edâ ve arz bir kafa ve berr ve bahr birer lisân ve bütün hayvanat ve nebâtât birer kelime-i tesbih-feşân sûretinde arz-ı dîdâr eder. Yoksa bu zamandan tâ o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekàikini göremezsin.
585
Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürûr‑u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sâir neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur'ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile veyâhut sathî ve basit bir perde-i ülfet ile baksan; elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i'câz içinde ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ'-ı i'câzı içinde bu nev'i i'câzını zevk edemezsin.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın en yüksek derece-i i'câzına bakmak istersen şu temsîl dûrbîniyle bak. Şöyle ki:
Gayet büyük ve garîb ve gayetle yayılmış acîb bir ağaç farzedelim ki; o ağaç, geniş bir perde‑i gayb altında bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmıştır. Ma'lûmdur ki; bir ağacın, insanın a'zâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münâsebet, bir tenâsüb, bir muvâzenet lâzımdır. Herbir cüz'ü, o ağacın mâhiyetine göre bir şekil alır, bir sûret verilir. İşte hiç görülmeyen – ve hâlâ görünmüyor – o ağaca dair biri çıksa, perde üstünde onun herbir a'zâsına mukâbil bir resim çekse, bir hudud çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenâsüble bir sûret tersîm etse ve birbirinden nihâyet uzak mebde' ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve sûretini gösterecek muvâfık tersîmat ile doldursa, elbette şübhe kalmaz ki; o ressam, bütün o gaybî ağacı gayb-âşinâ nazarıyla görür, ihâta eder, sonra tasvir eder.
586
Aynen onun gibi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân dahi hakikat-i mümkinâta dair – ki o hakikat, dünyanın ibtidâsından tut, tâ âhiretin en nihâyetine kadar uzanmış ve Arş’tan ferşe, zerreden Şems’e kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine dair – beyânât-ı Kur'âniye o kadar tenâsübü muhâfaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık bir sûret vermiştir ki, bütün muhakkìkler nihâyet tahkîkinde Kur'ân’ın tasvirine “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip, “Tılsım‑ı kâinâtı ve muammâ-yı hilkati keşf ve fetheden yalnız sensin ey Kur'ân-ı Kerîm!” demişler.
وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Temsîlde kusur yok; Esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye ve şuûn ve Ef'âl-i Rabbâniye, bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsîl edilmekle; o şecere-i nurâniyenin dâire-i azameti ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı mütenâhî fezâ-yı ıtlâkta yayılıp ihâta ediyor. Hudud-u icraatı يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى hududundan tut, tâ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ hududuna kadar intişar etmiş o hakikat‑i nurâniyeyi bütün dal ve budaklarıyla, gâyât ve meyveleriyle, o kadar tenâsüble, birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir sûrette o hakàik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef'âli beyân eder ki, bütün ehl-i keşf ve hakikat ve dâire-i melekûtta cevelân eden bütün ashâb-ı irfan ve hikmet, o beyânât-ı Kur'âniye’ye karşı “Sübhânallâh” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutâbık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık!” diyerek tasdik ediyorlar.
587
Meselâ: Bütün dâire‑i imkân ve dâire-i vücûba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin bir tek dalı hükmünde olan îmânın erkân-ı sittesi ve o erkânın dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenâsüb gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvâzenet sûretinde ta'rif eder ve o mertebe bir münâsebet tarzında izhâr eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne karşı hayran kalır. Ve o îmân dalının budağı hükmünde olan İslâmiyet’in erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruâtı, en küçük âdâbı ve en uzak gâyâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz'î semerâtına varıncaya kadar aralarında hüsn-ü tenâsüb ve kemâl-i münâsebet ve tam bir muvâzenet muhâfaza ettiğine delil ise, O Kur'ân-ı Câmi'in nusûs ve vücûhundan ve işârât ve rumûzundan çıkan Şerîat-ı Kübrâ-yı İslâmiye’nin kemâl-i intizamı ve muvâzeneti ve hüsn-ü tenâsübü ve resâneti, cerhedilmez bir şâhid-i âdil, şübhe getirmez bir bürhân-ı kàtı'dır.
Demek oluyor ki; beyânât‑ı Kur'âniye, beşerin ilm-i cüz'îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhîte istinâd ediyor ve cemî' eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakàikı bir ânda müşâhede eder bir Zât’ın kelâmıdır. Âmennâ…

İkinci Ziyâ

Hikmet‑i Kur'âniye’nin karşısında meydân-ı muârazaya çıkan felsefe-i beşeriyenin, Hikmet-i Kur'ân’a karşı ne derece sukùt ettiğini Onikinci Söz’de izâh ve bir temsîl ile tasvir ve sâir Söz’lerde isbât ettiğimizden onlara havâle edip şimdilik başka bir cihette küçük bir muvâzene ederiz. Şöyle ki:
Felsefe ve hikmet‑i insaniye dünyaya sâbit bakar, mevcûdâtın mâhiyetlerinden, hâsiyetlerinden tafsîlen bahseder. Sâni'ine karşı vazifelerinden bahsetse de icmâlen bahseder. Âdeta kâinât kitabının yalnız nakış ve hurûflarından bahseder, mânâsına ehemmiyet vermez.
588
Kur'ân ise, dünyaya geçici, seyyâl, aldatıcı, seyyâr, kararsız, inkılâbcı olarak bakar. Mevcûdâtın mâhiyetlerinden, sûrî ve maddî hâsiyetlerinden icmâlen bahseder. Fakat, Sâni' tarafından tavzif edilen vezâif‑i ubûdiyetkârânelerinden ve Sâni'in isimlerine ne vecihle ve nasıl delâlet ettiklerini ve evâmir-i tekvîniye-i İlâhiye’ye karşı inkıyadlarını tafsîlen zikreder.
İşte felsefe‑i beşeriye ile Hikmet-i Kur'âniye’nin şu tafsîl ve icmâl hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat hangisidir, göreceğiz.
İşte, nasıl elimizdeki saat, sûreten sâbit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla dâimî içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ızdırâbları vardır… Aynen onun gibi, kudret‑i İlâhiye’nin bir saat-ı kübrâsı olan şu dünya, zâhirî sâbitiyetiyle beraber dâimî zelzele ve tağayyürde, fenâ ve zevâlde yuvarlanıyor.
Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat‑ı kübrânın sâniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir.
Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir.
Asır ise, o saatin saatlerini ta'dâd eden bir iğnedir. İşte zaman, dünyayı, emvâc‑ı zevâl üstüne atar, bütün mâzi ve istikbâli ademe verip yalnız zaman-ı hâzırı vücûda bırakır.
Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber mekân itibariyle dahi yine dünya, zelzeleli gayr‑ı sâbit bir saat hükmündedir. Çünkü; cevv-i hava, mekânı çabuk tağayyür ettiğinden, bir hâlden bir hâle sür'aten geçtiğinden, bazı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla sâniye sayan milin sûret-i tağayyürü hükmünde bir tağayyür veriyor.
Şimdi, dünya hânesinin tabanı olan mekân‑ı arz ise, yüzü, mevt ve hayatça, nebât ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden dakikaları sayan bir mil hükmünde dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir.
Zemin, yüzü itibariyle böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbât ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibâlin çıkmaları ve hasflar vukû' bulması, saatleri sayan bir mil gibi dünyanın şu ciheti ağırca mürûr edicidir, gösterir.
589
Dünya hânesinin tavanı olan semâ mekânı ise, ecrâmların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhûruyla, küsûfât ve husufatın vukû' bulmasıyla yıldızların sukùt etmeleri gibi tağayyürât gösterir ki; semâ dahi sâbit değil, ihtiyarlığa, harâbiyete gidiyor. Onun tağayyürâtı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi çendan ağır ve geç oluyor, fakat her hâlde geçici ve zevâl ve harâbiyete karşı gittiğini gösterir.
İşte dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler, dâim onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâni'ine baktığı vakit, o harekât ve tağayyürât, kalem‑i kudretin Mektûbat-ı Samedâniye’yi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahvâl ise, Esmâ-i İlâhiye’nin cilve-i şuûnâtını ayrı ayrı tavsifât ile gösteren, tazelenen âyineleridir.
İşte dünya, dünya itibariyle hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akar su gibi rıhlet ettiği hâlde, gaflet ile sûreten incimâd etmiş, fikr‑i tabiatla kesâfet ve küdûret peydâ edip Âhiret’e perde olmuştur.
İşte felsefe‑i sakîme, tedkîkàt-ı felsefe ile ve hikmet-i tabîiye ile ve medeniyet-i sefîhenin câzibedâr lehviyâtıyla, sarhoşâne hevesâtıyla o dünyanın hem cümûdetini ziyâde edip gafleti kalınlaştırmış, hem küdûretle bulanmasını taz'îf edip Sâni'i ve âhireti unutturuyor.
Amma Kur'ân ise; şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle, اَلْقَارِعَةُ ❋ مَا الْقَارِعَةُاِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُوَالطُّورِ ❋ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ âyâtıyla pamuk gibi hallâc eder, atar.
590
اَوَلَمْ يَنْظُرُوا ف۪ي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِاَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَااَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا gibi beyânâtıyla o dünyaya şeffâfiyet verir ve bulanmasını izâle eder.
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِوَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ gibi nur‑efşân neyyirâtıyla, câmid dünyayı eritir.
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ve اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ve اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْوَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُ mevt‑âlûd tâbirleriyle dünyanın ebediyet-i mevhûmesini parça parça eder.
يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَا وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَمَا كُنْتُمْ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌوَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ فَتَعْرِفُونَهَا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ Gök gürlemesi gibi sayhalarıyla tabiat fikrini tevlîd eden gafleti dağıtır.
591
İşte Kur'ân’ın baştan başa kâinâta müteveccih olan âyâtı, şu esâsa göre gider. Hakikat‑i dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sâni'a bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir. Beşerin gözünü ona diktirir. Hakîki hikmeti ders verir. Kâinât kitabının mânâlarını ta'lim eder. Hurûfât ve nukùşlarına az bakar. Sarhoş felsefe gibi, çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurûfâtın nukùşuyla insanların vaktini mâlâyaniyâtta sarfettirmiyor.

Üçüncü Ziyâ

İkinci Ziyâ’da, hikmet‑i beşeriyenin Hikmet-i Kur'âniye’ye karşı sukùtuna ve Hikmet-i Kur'âniye’nin i'câzına işâret ettik. Şimdi şu ziyâda, Kur'ân’ın şâkirdleri olan asfiyâ ve evliyâ ve hükemânın münevver kısmı olan hükemâ-i İşrâkìyyûn’un hikmetleriyle Kur'ân’ın hikmetine karşı derecesini gösterip, şu cihette Kur'ân’ın i'câzına muhtasar bir işâret edeceğiz.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm’in ulviyetine en sâdık bir delil ve hakkâniyetine en zâhir bir bürhân ve i'câzına en kavî bir alâmet şudur ki:
Kur'ân, bütün aksâm‑ı tevhidin bütün merâtibini, bütün levâzımatıyla muhâfaza ederek beyân edip muvâzenesini bozmamış, muhâfaza etmiş. Hem bütün hakàik-ı àliye-i İlâhiye’nin muvâzenesini muhâfaza etmiş. Hem bütün Esmâ-i Hüsnâ’nın iktiza ettikleri ahkâmları cem'etmiş, o ahkâmın tenâsübünü muhâfaza etmiş. Hem Rubûbiyet ve Ulûhiyet’in şuûnâtını kemâl-i muvâzene ile cem'etmiştir.
İşte şu muhâfaza ve muvâzene ve cem', bir hâsiyettir. Kat'iyyen beşerin eserinde mevcûd değil ve eâzım‑ı insaniyenin netâic-i efkârında bulunmuyor. Ne melekûte geçen evliyâların eserinde, ne umûrun bâtınlarına geçen İşrâkìyyûn’un kitaplarında, ne âlem-i gayba nüfûz eden rûhânilerin maârifinde hiç bulunmuyor. Güyâ, bir taksimü'l-a'mâl hükmünde herbir kısmı hakikatin şecere-i uzmâsından yalnız bir-iki dalına yapışıyor. Yalnız onun meyvesiyle, yaprağıyla uğraşıyor. Başkasından ya haberi yok, yâhut bakmıyor.
592
Evet; hakikat‑i mutlaka, mukayyed enzâr ile ihâta edilmez. Kur'ân gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki, ihâta etsin. Kur'ân’dan başka; çendan Kur'ân’dan da ders alıyorlar fakat, hakikat-i külliyenin cüz'î zihniyle yalnız bir-iki tarafını tamamen görür, onunla meşgul olur, onda hapsolur. Ya ifrat veya tefrit ile hakàikın muvâzenesini ihlâl edip tenâsübünü izâle eder.
Şu hakikat, Yirmidördüncü Söz’ün İkinci Dalı’nda acîb bir temsîl ile izâh edilmiştir. Şimdi de başka bir temsîl ile şu mes'eleye işâret ederiz.
Meselâ: Bir denizde hesabsız cevherlerin aksâmıyla dolu bir definenin bulunduğunu farzedelim. Gavvâs dalgıçlar, o definenin cevâhirini aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer; o gavvâs hükmeder ki, bütün hazine, uzun direk gibi bir elmastan ibarettir. Arkadaşlarından başka cevâhiri işittiği vakit hayâl eder ki, o cevherler, bulduğu elmasın tâbileridir, fusûs ve nukùşlarıdır. Bir kısmının da kürevî bir yâkut eline geçer. Başkası, murabba' bir kehribâr bulur ve hâkezâ… Herbiri eliyle gördüğü cevheri, o hazinenin aslı ve mu'zamı i'tikàd edip, işittiklerini o hazinenin zevâid ve teferruâtı zanneder. O vakit hakàikın muvâzenesi bozulur. Tenâsüb de gider. Çok hakikatin rengi değişir. Hakikatin hakîki rengini görmek için te'vilâta ve tekellüfata muztar kalır. Hattâ bazen inkâr ve ta'tîle kadar giderler. Hükemâ‑i İşrâkìyyûn’un kitaplarına ve sünnetin mîzanıyla tartmayıp keşfiyât ve meşhûdâtına i'timâd eden mutasavvifînin kitaplarını teemmül eden, bu hükmümüzü bilâ-şübhe tasdik eder. Demek, hakàik-ı Kur'âniyenin cinsinden ve Kur'ân’ın dersinden aldıkları hâlde – çünkü Kur'ân değiller – böyle nâkıs geliyor.
593
Bahr‑i hakàik olan Kur'ân’ın âyetleri dahi o deniz içindeki definenin bir gavvâsıdır. Lâkin, onların gözleri açık, defineyi ihâta eder. Definede ne var, ne yok görür. O defineyi öyle bir tenâsüb ve intizam ve insicamla tavsif eder, beyân eder ki, hakîki hüsn-ü cemâli gösterir. Meselâ: Âyet-i وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ ifâde ettikleri Azamet‑i Rubûbiyet’i gördüğü gibi, اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ ❋ هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُمَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَاوَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ ifâde ettikleri şümûl‑ü rahmeti görüyor, gösteriyor. Hem خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ifâde ettiği vüs'at‑i Hallâkıyet’i görüp gösterdiği gibi, خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ ifâde ettiği şümûl‑ü tasarrufu ve ihâta-i Rubûbiyet’i görüp, gösterir.
594
يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا ifâde ettiği hakikat‑i azîme ile وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ ifâde ettiği hakikat‑i Kerîmâne’yi, وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ ifâde ettiği hakikat‑i azîme-i Hâkimâne-i Âmirâneyi görür, gösterir. اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَٓافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا الرَّحْمٰنُ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَص۪يرٌ ifâde ettikleri hakikat‑i Rahîmâne-i Müdebbirâne’yi, وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَلَا يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا ifâde ettiği hakikat‑i azîme ile وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ ifâde ettiği hakikat‑i Rakìbâne’yi, هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ifâde ettiği hakikat‑i muhîta gibi وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِه۪ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ ifâde ettiği akrebiyeti, تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ işâret ettiği hakikat‑i ulviyeyi, اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَا۪يتَٓائِ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ ifâde ettiği hakikat‑i câmia gibi bütün uhrevî ve dünyevî, ilmî ve amelî erkân-ı sitte-i îmâniyenin herbirisini tafsîlen, erkân-ı hamse-i İslâmiye’nin herbirisini kasden ve cidden ve saâdet-i dâreyni te'min eden bütün düsturları görür, gösterir. Muvâzenesini muhâfaza edip, tenâsübünü idâme edip o hakàikın hey'et-i mecmuasının tenâsübünden hâsıl olan hüsün ve cemâlin menba'ından Kur'ân’ın bir i'câz-ı manevîsi neş'et eder.
595
İşte şu sırr‑ı azîmdendir ki; ulemâ-i ilm-i kelâm, Kur'ân’ın şâkirdleri oldukları hâlde, bir kısmı onar cild olarak erkân-ı îmâniyeye dair binler eser yazdıkları hâlde, Mu'tezile gibi aklı nakle tercih ettikleri için Kur'ân’ın on âyeti kadar vuzûh ile ifâde ve kat'î isbât ve ciddi iknâ edememişler. Âdeta onlar, uzak dağların altında lağım yapıp, borularla tâ âlemin nihâyetine kadar silsile-i esbâb ile gidip orada silsileyi keser. Sonra âb-ı hayat hükmünde olan mârifet-i İlâhiye’yi ve vücûd-u Vâcibü'l-Vücûd’u isbât ederler.
Âyet‑i kerîme ise, herbirisi birer Asâ-yı Mûsa gibi her yerde suyu çıkarabilir, herşeyden bir pencere açar, Sâni'-i Zülcelâl’i tanıttırır. Kur'ân’ın bahrinden tereşşuh eden Arabî “Katre” risalesinde ve sâir Söz’lerde şu hakikat, fiilen isbât edilmiş ve göstermişiz.
596
İşte hem şu sırdandır ki; bâtın‑ı umûra gidip, Sünnet-i Seniye’ye ittibâ' etmeyerek, meşhûdâtına i'timâd ederek yarı yoldan dönen ve bir cemâatin riyâsetine geçip bir fırka teşkil eden fırak-ı dâllenin bütün imâmları, hakàikın tenâsübünü, muvâzenesini muhâfaza edemediğindendir ki; böyle bid'aya, dalâlete düşüp bir cemâat-i beşeriyeyi yanlış yola sevketmişler. İşte bunların bütün aczleri, Âyât-ı Kur'âniye’nin i'câzını gösterir.