558

İkinci Nur’u

Kur'ân‑ı Hakîm’in, âyetlerinin hâtimelerinde gösterdiği fezlekeler ve Esmâ-i Hüsnâ cihetindeki üslûb-u bedî'sinde olan meziyet-i i'câziyeye dairdir.
İhtar: Şu İkinci Nur’da çok âyetler gelecektir. O âyetler, yalnız İkinci Nur’un misâlleri değil, belki geçmiş mesâil ve şuâların misâlleri dahi olurlar. Bunları hakkıyla izâh etmek çok uzun gelir. Şimdilik ihtisar ve icmâle mecburum. Onun için gayet muhtasar bir tarzda şu sırr‑ı azîm-i i'câzın misâllerinden olan âyetlere birer işâret edip tafsilâtını başka vakte ta'lik ettik.
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, âyetlerin hâtimelerinde gâliben bazı fezlekeleri zikreder ki; o fezlekeler, ya Esmâ-i Hüsnâ’yı veya mânâlarını tazammun ediyor veyâhut aklı tefekküre sevketmek için akla havâle eder veyâhut makàsıd-ı Kur'âniye’den bir kaide-i külliyeyi tazammun eder ki, âyetin te'kid ve te'yidi için fezlekeler yapar.
İşte o fezlekelerde Kur'ân’ın hikmet‑i ulviyesinden bazı işârât ve hidayet-i İlâhiye’nin âb-ı hayatından bazı reşâşât, i'câz-ı Kur'ân’ın berklerinden bazı şerârât vardır. Şimdi pek çok o işârâttan yalnız on tanesini icmâlen zikrederiz. Hem, pek çok misâllerinden birer misâl ve herbir misâlin pek çok hakàikından yalnız herbirinde bir hakikatin meâl-i icmâlîsine işâret ederiz. Bu on işâretin ekserîsi, ekser âyetlerde müctemian beraber bulunup hakîki bir nakş-ı i'câzî teşkil ederler. Hem, misâl olarak getirdiğimiz âyetlerin ekserîsi, ekser işârâta misâldir. Biz yalnız her âyetten bir işâret göstereceğiz. Misâl getireceğimiz âyetlerden eski Söz’lerde bahsi geçenlerin yalnız meâline bir hafif işâret ederiz.
559
Birinci Meziyet‑i Cezâlet: Kur'ân‑ı Hakîm, i'câzkâr beyânâtıyla Sâni'-i Zülcelâl’in ef'âl ve eserlerini nazara karşı serer, basteder. Sonra o âsâr ve ef'âlinde Esmâ-i İlâhiye’yi istihrâc eder veya haşir ve tevhid gibi bir makàsıd-ı asliye-i Kur'âniye’yi isbât ediyor.
Birinci mânânın misâllerinden meselâ: هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
İkinci şıkkın misâllerinden meselâ: اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا ❋ وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا ❋ وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا ilâ âhir… اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ م۪يقَاتًا’e kadar…
Birinci âyette âsârı bast edip bir neticenin, bir mühim maksûdun mukaddemâtı gibi, ilim ve kudrete, gâyât ve nizâmâtıyla şehâdet eden en azîm eserleri serdeder. “Alîm” ismini istihrâc eder. İkinci âyette, Birinci Şu'le’nin Birinci Şuâı’nın Üçüncü Noktası’nda bir derece izâh olunduğu gibi, Cenâb‑ı Hakk’ın büyük ef'âlini, azîm âsârını zikrederek neticesinde yevm-i fasl olan Haşr’i, netice olarak zikrediyor.
İkinci Nükte‑i Belâğat: Kur'ân, beşerin nazarına San'at‑ı İlâhiye’nin mensûcâtını açar, gösterir. Sonra fezlekede, o mensûcâtı Esmâ içinde tayyeder veyâhut akla havâle eder.
560
Birincinin misâllerinden meselâ: قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَّبِّرُ الْاَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ ❋ فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ
İşte, başta der: “Semâ ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyyâ edip oradan yağmuru, buradan hubûbatı çıkaran kimdir? Allah’tan başka koca semâ ve zemini iki mutî' hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise; şükür O’na münhasırdır.”
İkinci fıkrada der ki: “Sizin a'zâlarınız içinde en kıymetdâr göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu latîf, kıymetdâr göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icâd edip terbiye eden O’dur ki, bunları size vermiştir. Öyle ise, yalnız Rab O’dur. Ma'bûd da O olabilir.”
Üçüncü fıkrada der: “Ölmüş yeri ihyâ edip yüzbinler ölmüş tâifeleri ihyâ eden kimdir? Hak’tan başka ve bütün kâinâtın Hàlık’ından başka şu işi kim yapabilir? Elbette O yapar, O ihyâ eder. Mâdem Hak’tır, hukuku zâyi' etmeyecektir. Sizi bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya gönderecektir. Yeri ihyâ ettiği gibi sizi de ihyâ edecektir.”
Dördüncü fıkrada der: “Bu azîm kâinâtı bir saray gibi, bir şehir gibi kemâl‑i intizamla idare edip tedbirini gören, Allah’tan başka kim olabilir? Mâdem Allah’tan başka olamaz, koca kâinâtı bütün ecrâmıyla gayet kolay idare eden kudret, o derece kusursuz, nihâyetsizdir ki; hiçbir şerîk ve iştirâke ve muâvenet ve yardıma ihtiyacı olamaz. Koca kâinâtı idare eden, küçük mahlûkatı başka ellere bırakmaz. Demek, ister istemez “Allah” diyeceksiniz.”
İşte, birinci ve dördüncü fıkra “Allah” der, ikinci fıkra “Rab” der, üçüncü fıkra “El‑Hakk” der. فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ ne kadar mu'cizâne düştüğünü anla. İşte, Cenâb‑ı Hakk’ın azîm tasarrufâtını, kudretinin mühim mensûcâtını zikreder. Sonra da o azîm âsârın, mensûcâtın destgâhı فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ yani, “Hakk”, “Rab”, “Allah” isimlerini zikretmekle o tasarrufât‑ı azîmenin menba'ını gösterir.
561
İkincinin misâllerinden: اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
İşte bu âyet; Cenâb‑ı Hakk’ın kemâl-i Kudret’ini ve Azamet-i Rubûbiyet’ini gösteren ve vahdâniyetine şehâdet eden semâvât ve arzın hilkatindeki tecellî-i saltanat-ı Ulûhiyet ve gece-gündüzün ihtilâfındaki tecellî-i Rubûbiyet; ve hayat-ı ictimâiye-i insana en büyük bir vâsıta olan gemiyi denizde teshìr ile tecellî-i rahmet; ve semâdan âb-ı hayatı ölmüş zemine gönderip zemini yüzbin tâifeleriyle ihyâ edip bir mahşer-i acâib sûretine getirmekteki tecellî-i azamet-i kudret; ve zeminde hadsiz muhtelif hayvanatı basit bir topraktan halketmekteki tecellî-i rahmet ve kudret; ve rüzgârları, nebâtât ve hayvanatın teneffüs ve telkîhlerine hizmet gibi vezâif-i azîme ile tavzif edip tedbir ve teneffüse sâlih vaziyete getirmek için tahrîk ve idaresindeki tecellî-i rahmet ve hikmet; ve zemin ve âsumân ortasında vâsıta-i rahmet olan bulutları bir mahşer-i acâib gibi muallakta toplayıp dağıtmak, bir ordu gibi istirahat ettirip vazife başına dâvet etmek gibi teshìrindeki tecellî-i Rubûbiyet gibi mensûcât-ı san'atı ta'dâd ettikten sonra aklı, onların hakàikına ve tafsîline sevkedip tefekkür ettirmek için لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ der. Onunla ukùlü îkaz için akla havâle eder.
562
Üçüncü Meziyet‑i Cezâlet: Bazen Kur'ân, Cenâb‑ı Hakk’ın fiillerini tafsîl ediyor, sonra bir fezleke ile icmâl eder. Tafsîliyle kanâat verir, icmâl ile hıfzettirir, bağlar. Meselâ: وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
İşte, Hazret‑i Yûsuf ve ecdâdına edilen ni'metleri şu âyetle işâret eder. Der ki: Sizi bütün insanlar içinde makam-ı nübüvvetle serfirâz, bütün silsile-i enbiyâyı, silsilenize rabtedip, silsilenizi nev'-i beşer içinde bütün silsilelerin serdarı; hânedânınızı Ulûm-u İlâhî’ye ve Hikmet-i Rabbâniye’ye bir hücre-i ta'lim ve hidayet sûretinde getirip o ilim ve hikmetle dünyanın saâdetkârâne saltanatını, âhiretin saâdet-i ebediyesiyle sizde birleştirmek; seni ilim ve hikmetle Mısır’a hem azîz bir reis, hem àlî bir nebî, hem hakîm bir mürşid etmek…” olan niamât-ı İlâhiye’yi zikr ve ta'dâd edip ilim ve hikmet ile onu, âbâ ve ecdâdını mümtâz ettiğini zikrediyor. Sonra, “Senin Rabbin Alîm ve Hakîm’dir.” der. “O’nun Rubûbiyet’i ve hikmeti iktiza eder ki; seni ve âbâ ve ecdâdını Alîm, Hakîm ismine mazhar etsin.” İşte, o mufassal ni'metleri, şu fezleke ile icmâl eder.
563
Hem meselâ: قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ İşte şu âyet Cenâb‑ı Hakk’ın, nev'-i beşerin hayat-ı ictimâiyesindeki tasarrufâtını şöyle gösteriyor ki; izzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın meşîetine ve irâdesine bağlıdır. Demek, “Kesret-i tabakàtın en dağınık tasarrufâtına kadar, meşîet ve takdir-i İlâhiye iledir, tesâdüf karışamaz.” Şu hükmü verdikten sonra insaniyet hayatında en mühim iş, onun rızkıdır. Şu âyet, beşerin rızkını doğrudan doğruya Rezzâk-ı Hakîki’nin hazine-i rahmetinden gönderdiğini bir-iki mukaddime ile isbât eder. Şöyle ki, der: “Rızkınız, yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, Şems ve Kamer’i teshìr eden, gece ve gündüzü çeviren Zât’ın elindedir. Öyle ise, bir elmayı, bir adama hakîki rızk olarak vermek; bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran O Zât verebilir. Ve O, ona hakîki Rezzâk olur.” Sonra da: وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ der. Bu cümlede o tafsilâtlı fiilleri icmâl ve isbât eder. Yani “Size hesabsız rızık veren O’dur ki, bu fiilleri yapar.”
Dördüncü Nükte‑i Belâğat: Kur'ân, kâh olur, mahlûkat‑ı İlâhiye’yi bir tertible zikreder; sonra o mahlûkat içinde bir nizâm, bir mîzan olduğunu ve onun semereleri olduğunu göstermekle güyâ bir şeffâfiyet, bir parlaklık veriyor ki, sonra o âyine-misâl tertibinden cilvesi bulunan Esmâ-i İlâhiye’yi gösteriyor. Güyâ o mahlûkat-ı mezkûre, elfâzdır. Şu esmâ, onun mânâları, yâhut o meyvelerin çekirdekleri, yâhut hülâsalarıdırlar. Meselâ: وَلَقَدْخَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ ط۪ينٍ ❋ ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً ف۪ي قَرَارٍ مَك۪ينٍ ❋ ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ
564
İşte, Kur'ân, hilkat‑i insanın o acîb, garîb, bedî', muntazam, mevzûn etvârını öyle âyine-misâl bir tarzda zikredip tertib ediyor ki; فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ içinde kendi kendine görünüyor ve kendini dedirttiriyor. Hattâ vahyin bir kâtibi, şu âyeti yazarken daha şu kelime gelmezden evvel şu kelimeyi söylemiştir. “Acaba bana da mı vahiy gelmiş?” zannında bulunmuş. Hâlbuki evvelki kelâmın kemâl‑i nizâm ve şeffâfiyetidir ve insicamıdır ki, o kelâm gelmeden kendini göstermiştir.
Hem meselâ: اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
İşte Kur'ân şu âyette: Azamet‑i Kudret-i İlâhiye ve Saltanat-ı Rubûbiyet’i öyle bir tarzda gösteriyor ki; Güneş, Ay, yıldızlar emirber neferleri gibi emrine müheyyâ; gece ve gündüzü, beyaz ve siyah iki hat gibi veya iki şerit gibi birbiri arkasında döndürüp, Âyât-ı Rubûbiyet’ini kâinât sahifelerinde yazan ve Arş-ı Rubûbiyet’inde duran bir Kadîr-i Zülcelâl’i gösterdiğinden, her rûh işitse بَارَكَ اللّٰهُ ، مَا شَاءَ اللّٰهُ ، فَتَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَdemeye hâhişger olur. Demek تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ sâbıkın hülâsası, çekirdeği, meyvesi ve âb‑ı hayatı hükmüne geçer.
Beşinci Meziyet‑i Cezâlet: Kur'ân, bazen tağayyüre ma'rûz ve muhtelif keyfiyâta medâr maddî cüz'iyâtı zikreder. Onları hakàik‑ı sâbite sûretine çevirmek için sâbit, nurânî, küllî esmâ ile icmâl eder, bağlar. Veyâhut tefekküre ve ibrete teşvik eder bir fezleke ile hâtime verir.
565
Birinci mânânın misâllerinden meselâ: وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ❋ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
İşte şu âyet evvelâ “Hazret‑i Âdem’in, hilâfet mes'elesinde melâikelere rüchâniyetine medâr ilmi olduğu” olan bir hâdise-i cüz'iyeyi zikreder. Sonra o hâdisede melâikelerin Hazret-i Âdem’e karşı ilim noktasında hâdise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hâdiseyi iki ism-i küllî ile icmâl ediyor. Yani اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ yani: “Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem’i ta'lim ettin, bize gâlib oldu. Hakîm olduğun için bize isti'dâdımıza göre veriyorsun. O’nun isti'dâdına göre rüchâniyet veriyorsun.”
İkinci mânânın misâllerinden meselâ: وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِه۪ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِب۪ينَ ilâ âhir…
ف۪يهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
İşte şu âyetler, Cenâb‑ı Hakk’ın, koyun, keçi, inek, manda, deve gibi mahlûklarını insanlara hàlis, sâfî, lezîz bir süt çeşmesi; üzüm ve hurma gibi masnû'ları da insanlara latîf, lezîz, tatlı birer ni'met tablaları ve kazanları; ve arı gibi küçük mu'cizât-ı kudretini, şifâlı ve tatlı güzel bir şerbetçi yaptığını âyet şöylece gösterdikten sonra tefekküre, ibrete, başka şeyleri de kıyâs etmeğe teşvik için اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ der, hâtime verir.
566
Altıncı Nükte‑i Belâğat: Kâh oluyor ki; âyet, geniş bir kesrete ahkâm‑ı Rubûbiyet’i serer, sonra birlik ciheti hükmünde bir râbıta-i vahdet ile birleştirir, veyâhut bir kaide-i külliye içinde yerleştirir.
Meselâ: وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
İşte Âyete'l‑Kürsî’de on cümle ile on tabaka-i tevhidi ayrı ayrı renklerde isbât etmekle beraber مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ cümlesiyle gayet keskin bir şiddetle şirki ve gayrın müdâhalesini keser, atar. Hem, şu âyet ism‑i a'zamın mazharı olduğundan hakàik-ı İlâhiye’ye ait mânâları a'zamî derecededir ki, a'zamiyet derecesinde bir Tasarruf-u Rubûbiyet’i gösteriyor. Hem umum semâvât ve arza birden müteveccih Tedbir-i Ulûhiyet’i en a'zamî bir derecede umuma şâmil bir hafîziyeti zikrettikten sonra bir râbıta-i vahdet ve birlik ciheti, o a'zamî tecelliyâtlarının menba'larını وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ ile hülâsa eder.
Hem meselâ: اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَ ❋ وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ ❋ وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَاسَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا
567
İşte şu âyetler, evvelâ Cenâb‑ı Hakk’ın insana karşı şu koca kâinâtı nasıl bir saray hükmünde halkedip semâdan zemine âb-ı hayatı gönderip, insanlara rızkı yetiştirmek için zemini ve semâyı iki hizmetkâr ettiği gibi, zeminin sâir aktârında bulunan herbir nev'i meyvelerinden herbir adama istifade imkânı vermek, hem insanlara semere-i sa'ylerini mübâdele edip her nev'i medâr-ı maîşetini te'min etmek için gemiyi insana musahhar etmiştir. Yani denize, rüzgâra, ağaca öyle bir vaziyet vermiş ki; rüzgâr bir kamçı, gemi bir at, deniz onun ayağı altında bir çöl gibi durur. İnsanları gemi vâsıtasıyla bütün zemine münâsebetdâr etmekle beraber ırmakları, büyük nehirleri, insanın fıtrî birer vesâit-i nakliyesi hükmünde teshìr, hem Güneş ile Ay’ı seyrettirip mevsimleri ve mevsimlerde değişen Mün'im-i Hakîki’nin renk renk ni'metlerini insanlara takdim etmek için iki musahhar hizmetkâr ve o büyük dolabı çevirmek için iki dümenci hükmünde halketmiş. Hem, gece ve gündüzü insana musahhar yani, hâb-ı rahatına geceyi örtü; gündüzü, maîşetlerine ticâretgâh hükmünde teshìr etmiştir.
İşte bu niam‑ı İlâhiye’yi ta'dâd ettikten sonra, insana verilen ni'metlerin ne kadar geniş bir dâiresi olduğunu gösterip, o dâirede de ne derece hadsiz ni'metler dolu olduğunu şu: وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا fezleke ile gösterir. Yani: “İsti'dâd ve ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla, insan ne istemişse bütün verilmiş. İnsana olan ni'met-i İlâhiye, ta'dâd ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın mâdem bir sofra-i ni'meti, semâvât ve arz ise ve o sofradaki ni'metlerden bir kısmı Şems, Kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan ni'metler had ve hesaba gelmez.”
568
Yedinci Sırr‑ı Belâğat: Kâh oluyor ki; âyet, zâhirî sebebi, icâdın kàbiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için müsebbebin gayelerini, semerelerini gösteriyor. Tâ anlaşılsın ki, sebeb yalnız zâhirî bir perdedir. Çünkü; gayet hakîmâne gayeleri ve mühim semereleri irâde etmek, gayet Alîm, Hakîm birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise; şuûrsuz, câmiddir.
Hem semere ve gayetini zikretmekle âyet gösteriyor ki; sebebler, çendan nazar‑ı zâhirîde ve vücûdda müsebbebât ile muttasıl ve bitişik görünür; fakat hakikatte mâbeynlerinde uzak bir mesâfe var. Sebebden müsebbebin icâdına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en ednâ bir müsebbebin icâdına yetişemez.
İşte sebeb ve müsebbeb ortasındaki uzun mesâfede Esmâ‑i İlâhiye birer yıldız gibi tulû' eder. Matla'ları, o mesâfe-i maneviyedir. Nasıl ki zâhir nazarda dağların dâire-i ufkunda semânın etekleri muttasıl ve mukàrin görünür. Hâlbuki, dâire-i ufk-u cibâlîden semânın eteğine kadar umum yıldızların matla'ları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesâfe-i azîme bulunduğu gibi, esbâb ile müsebbebât mâbeyninde öyle bir mesâfe-i maneviye var ki, îmânın dûrbîniyle, Kur'ân’ın nuruyla görünür. Meselâ: فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِه۪ ❋ اَنَّا صَبَبْنَا الْمَٓاءَ صَبًّا ❋ ثُمَّ شَقَقْنَا الْاَرْضَ شَقًّا ❋ فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا حَبًّا ❋ وَعِنَبًا وَقَضْبًا ❋ وَزَيْتُونًا وَنَخْلًا ❋ وَحَدَٓائِقَ غُلْبًا ❋ وَفَاكِهَةً وَاَبًّا ❋ مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْ
İşte şu âyet‑i kerîme, mu'cizât-ı kudret-i İlâhiye’yi bir tertib-i hikmetle zikrederek esbâbı, müsebbebâta rabtedip en âhirde مَتَاعًا لَكُمْ lafzıyla bir gayeyi gösterir ki, o gaye, bütün o müteselsil esbâb ve müsebbebât içinde o gayeyi gören ve takib eden gizli bir Mutasarrıf bulunduğunu ve o esbâb, O’nun perdesi olduğunu isbât eder.
569
Evet, مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْtâbiriyle bütün esbâbı, icâd kàbiliyetinden azleder. Ma'nen der: “Size ve hayvanatınıza rızkı yetiştirmek için su, semâdan geliyor. O suda, size ve hayvanatınıza acıyıp şefkat edip rızık yetiştirmek kàbiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir.
Hem toprak, nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuûrsuz toprak, sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kàbiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor, birisi o kapıyı açıyor, ni'metleri ellerinize veriyor.
Hem, otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hubûbatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm‑i Rahîm’in perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki; ni'metlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor.”
İşte şu beyânâttan, Rahîm, Rezzâk, Mün'im, Kerîm gibi çok esmânın matla'ları görünüyor.
Hem meselâ: اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُزْج۪ي سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَٓاءُ يَكَادُ سَنَا بَرْقِه۪ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ ❋ يُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ ❋ وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰٓى اَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
570
İşte şu âyet, mu'cizât‑ı Rubûbiyet’in en mühimlerinden ve hazine-i rahmetin en acîb perdesi olan bulutların teşkilâtında yağmur yağdırmaktaki tasarrufât-ı acîbeyi beyân ederken güyâ bulutun eczâları cevv-i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahate giden neferât misillû bir boru sesiyle toplandığı gibi, emr-i İlâhî ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra, küçük küçük tâifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları te'lif edip, – kıyâmette seyyâr dağlar cesâmet ve şeklinde ve rutûbet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan – o sehâb parçalarından âb-ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irâde, bir kasd görünüyor, hâcâta göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv; berrak, sâfî, hiçbir şey yokken bir mahşer-i acâib gibi dağvâri parçalar kendi kendine toplanmıyor, belki zîhayatı tanıyan birisidir ki, gönderiyor.
İşte şu mesâfe‑i maneviyede Kadîr, Alîm, Mutasarrıf, Müdebbir, Mürebbî, Muğîs, Muhyî gibi esmâların matla'ları görünüyor.
Sekizinci Meziyet‑i Cezâlet: Kur'ân kâh oluyor ki, Cenâb‑ı Hakk’ın âhirette hàrika ef'âllerini kalbe kabûl ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için bir i'dâdiye sûretinde dünyadaki acâib ef'âlini zikreder, veyâhut istikbâlî ve uhrevî olan ef'âl-i acîbe-i İlâhiye’yi öyle bir sûrette zikreder ki; meşhûdumuz olan çok nazîreleriyle onlara kanâatimiz gelir.
Meselâ: اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَص۪يمٌ مُب۪ينٌ tâ sûrenin âhirine kadar… İşte şu bahiste Haşir mes'elesinde Kur'ân‑ı Hakîm, haşri isbât için yedi-sekiz sûrette muhtelif bir tarzda isbât ediyor.
Evvelâ; neş'e‑i ûlâyı nazara verir, der ki: “Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki, neş'e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O, onun misli, belki daha ehvenidir.”
571
Hem, Cenâb‑ı Hak insana karşı ettiği ihsânat-ı azîmeyi اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا kelimesiyle işâret edip der: “Size böyle ni'met eden Zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.”
Hem remzen der: “Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyâs edemeyip istib'âd ediyorsunuz.
Hem, semâvât ve arzı halkeden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terketmekle bütün eczâsıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhûde yapar mı zannedersiniz?”
Der: “Haşirde sizi ihyâ edecek Zât, öyle bir Zât’tır ki, bütün kâinât, O’na emirber nefer hükmündedir. Emr‑i “kün feyekûn”e karşı kemâl‑i inkıyad ile serfürû eder. Bir baharı halketmek bir çiçek kadar O’na ehven gelir. Bütün hayvanatı icâd etmek, bir sinek icâdı kadar kudretine kolay gelir bir Zât’tır. Öyle bir Zât’a karşı مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ deyip kudretine karşı tâciz ile meydân okunmaz!‥”
Sonra فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ tâbiriyle: “Herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitab sahifeleri gibi kolayca çevirir; dünya ve âhireti, iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr‑i Zülcelâl’dir.”
Mâdem böyledir, bütün delâilin neticesi olarak وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ Yani: “Kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip, huzur‑u Kibriyâ’sında hesabınızı görecektir.”
İşte şu âyetler, haşrin kabûlüne zihni müheyyâ etti. Kalbi de hazır etti, çünkü; nazâirini, dünyevî ef'âl ile de gösterdi.
572
Hem kâh oluyor ki, ef'âl‑i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nazâirlerini ihsâs etsin, tâ istib'âd ve inkâra meydân kalmasın.
Meselâ: اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ilâ âhir‥ Ve اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ilâ âhir‥ Ve اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ İşte şu sûrelerde kıyâmet ve haşirdeki inkılâbât‑ı azîmeyi ve tasarrufât-ı Rubûbiyet’i öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazîrelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabûl eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işâret dahi pek uzun olur. Onun için bir tek kelimeyi nümûne olarak göstereceğiz.
Meselâ: وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ kelimesi ifâde eder ki: Haşirde herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mes'ele, kendi kendine çok acâib olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işâret ettiği gibi haşr‑i baharîde başka noktaların nazîresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf nazîresi pek zâhirdir.
Çünkü; her meyvedâr ağacın, ya çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, (Esmâ‑i İlâhiye’yi ne şekilde göstererek tesbihât etmiş ise) ubûdiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve sûret lisânıyla, gayet fasîh bir sûrette, analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a'mâlini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakîmâne, Hafîzâne, Müdebbirâne, Mürebbiyâne, Latîfâne şu işi yapan O’dur ki, der: وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ
573
Başka noktaları buna kıyâs eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz. İşte اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ Şu kelâm, “tekvîr” lafzıyla, yani “sarmak” ve “toplamak” mânâsıyla, parlak bir temsîle işâret ettiği gibi, nazîrini dahi îmâ eder.
Birinci: Evet Cenâb‑ı Hak tarafından adem ve esîr ve semâ perdelerini açıp, Güneş gibi, dünyayı ışıklandıran pırlanta-misâl bir lambayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.
İkinci: Veya ziyâ metâ'ını neşretmek ve zeminin kafasına ziyâyı, zulmetle münâvebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâ'ını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar; kâh olur Ay, onun yüzüne karşı perde olur, muâmelesini bir derece çeker, metâ'ını ve muâmelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisâl edecektir. Hattâ hiçbir sebeb‑i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, Güneş, yerin başına İzn-i İlâhî ile sardığı ziyâyı, emr-i Rabbânî ile geriye alıp, Güneş’in başına sarıp, “Haydi yerde işin kalmadı.” der, “Cehennem’e git, sana ibâdet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadâkatsizlikle tahkîr edenleri yak!” der, اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ fermânını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.
Dokuzuncu Nükte‑i Belâğat: Kur'ân‑ı Hakîm, kâh olur cüz'î bazı maksadları zikreder, sonra o cüz'iyât vâsıtasıyla küllî makàsıda zihinleri sevketmek için, o cüz'î maksadı, bir kaide-i külliye hükmünde olan Esmâ-i Hüsnâ ile takrîr ederek tesbit eder, tahkîk edip isbât eder.
Meselâ: قَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّت۪ي تُجَادِلُكَ ف۪ي زَوْجِهَا وَتَشْتَك۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاللّٰهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ
574
İşte Kur'ân der: “Cenâb‑ı Hak, Semi'-i Mutlak’tır, herşeyi işitir. Hattâ en cüz'î bir mâcera olan ve zevcinden teşekkî eden bir zevcenin sana karşı mücâdelesini Hak ismiyle işitir. Hem rahmetin en latîf cilvesine mazhar ve şefkatin en fedâkâr bir hakikatine mâden olan bir kadının haklı olarak zevcinden da'vâsını ve Cenâb-ı Hakk’a şekvâsını umûr-u azîme sûretinde Rahîm ismiyle ehemmiyetle işitir ve Hak ismiyle ciddiyetle bakar.”
İşte bu cüz'î maksadı küllîleştirmek için, mahlûkatın en cüz'î bir hâdisesini işiten, gören – kâinâtın dâire‑i imkânîsinden hariç – bir Zât, elbette herşeyi işitir, herşeyi görür bir Zât olmak lâzım gelir. Ve kâinâta Rab olan, kâinât içinde mazlum küçük mahlûkların dertlerini görmek, feryâdlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmeyen, feryâdlarını işitmeyen, “Rab” olamaz. Öyle ise; اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ cümlesiyle iki hakikat‑i azîmeyi tesbit eder.
Hem meselâ: سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
İşte Kur'ân, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mi'râcının mebde'i olan Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksâ’ya olan seyerânını zikrettikten sonra اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ der. اِنَّهُ ’deki zamîr, ya Cenâb‑ı Hakk’adır veyâhut Peygamber’edir.
575
Peygamber’e göre olsa, şöyle oluyor ki: “Bu seyahat‑ı cüz'îde, bir seyr-i umumî, bir urûc-u küllî var ki; tâ Sidretü'l-Müntehâ’ya, tâ Kàb-ı Kavseyn’e kadar, merâtib-i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tezâhür eden âyât-ı Rabbâniye’yi ve acâib-i san'at-ı İlâhiye’yi işitmiş, görmüştür.” der. O küçük, cüz'î seyahati, küllî ve mahşer-i acâib bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.
Eğer zamîr, Cenâb‑ı Hakk’a râci' olsa şöyle oluyor ki: “Bir abdini bir seyahatte huzuruna dâvet edip bir vazife ile tavzif etmek için Mescid-i Haram’dan mecma'-ı enbiyâ olan Mescid-i Aksâ’ya gönderip enbiyâlarla görüştürüp, bütün enbiyâların usûl-ü dinlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Kàb-ı Kavseyn’e kadar mülk ü melekûtunda gezdirdi.” İşte, çendan O Zât bir abddir, bir mi'râc-ı cüz'îde seyahat eder; fakat bu abdde bütün kâinâta taalluk eden bir emânet beraberdir. Hem şu kâinâtın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saâdet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb-ı Hak kendi Zât’ını, “Bütün eşyayı işitir ve görür.” sıfatıyla tavsif eder. Tâ o emânet, o nur, o anahtarın cihan-şümûl hikmetlerini göstersin.
Hem meselâ: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلًا اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ يَز۪يدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
576
İşte şu sûrede, “Semâvât ve arzın Fâtır‑ı Zülcelâl’i, semâvât ve arzı öyle bir tarzda tezyîn edip âsâr-ı kemâlini göstermekle hadsiz seyircilerinden Fâtır’ına hadsiz medh ü senâlar ettiriyor ve öyle de hadsiz ni'metlerle süslendirmiş ki; semâ ve zemin, bütün ni'metlerin ve ni'met-dîdelerin lisânlarıyla, O Fâtır-ı Rahmân’ına, nihâyetsiz hamd ve sitâyiş ederler.” dedikten sonra, yerin şehirleri ve memleketleri içinde Fâtır’ın verdiği cihâzât ve kanatlarıyla seyr ü seyahat eden insanlarla, hayvanat ve tuyûr gibi, semâvî saraylar olan yıldızlar ve ulvî memleketleri olan burçlarda gezmek ve tayerân etmek için, o memleketin sekeneleri olan meleklerine kanat veren Zât-ı Zülcelâl, elbette herşeye kadîr olmak lâzım gelir. Bir sineğe, bir meyveden bir meyveye; bir serçeye, bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühre’den Müşteri’ye, Müşteri’den Zühal’e uçacak kanatları O veriyor. Hem, melâikeler, sekene-i zemin gibi cüz'iyete münhasır değiller, bir mekân-ı muayyen onları kaydedemiyor. Bir vakitte dört veya daha ziyâde yıldızlarda bulunduğuna işâret مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ kelimeleriyle tafsîl verir.
İşte şu hâdise‑i cüz'iye olan “Melâikeleri kanatlarla techiz etmek” tâbiriyle gayet küllî ve umumî bir azamet-i kudretin destgâhına işâret ederek اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ fezlekesiyle tahkîk edip tesbit eder.
Onuncu Nükte‑i Belâğat: Kâh oluyor âyet, insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedîd bir tehdid ile zecreder; sonra şiddet‑i tehdid, ye'se ve ümîdsizliğe atmamak için, rahmetine işâret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder.
Meselâ: قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلًا ❋ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَب۪يرًا ❋ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَاتَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا
577
İşte şu âyet der ki: “De! Eğer dediğiniz gibi mülkünde şerîki olsaydı, elbette Arş‑ı Rubûbiyet’ine el uzatıp müdâhale eseri görünecek bir derecede bir intizamsızlık olacaktı. Hâlbuki yedi tabaka semâvâttan tut, tâ hurdebînî zîhayatlara kadar, herbir mahlûk küllî olsun cüz'î olsun; küçük olsun büyük olsun, mazhar olduğu bütün isimlerin cilve ve nakışları dilleriyle, o Esmâ-i Hüsnâ’nın Müsemmâ-yı Zülcelâl’ini tesbih edip, şerîk ve nazîrden tenzîh ediyorlar.
Evet nasıl ki semâ; güneşler, yıldızlar denilen nur‑efşân kelimâtıyla, hikmet ve intizamıyla, O’nu takdis ediyor, vahdetine şehâdet ediyor ve cevv-i hava dahi bulutların sesiyle, berk ve ra'd ve katrelerin kelimâtıyla O’nu tesbih ve takdis ve vahdâniyetine şehâdet eder; öyle de, zemin; hayvanat ve nebâtât ve mevcûdât denilen hayatdâr kelimâtıyla Hàlık-ı Zülcelâl’ini tesbih ve tevhid etmekle beraber, herbir ağacı; yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimâtıyla yine tesbih edip birliğine şehâdet eder. Öyle de, en küçük mahlûk, en cüz'î bir masnû', küçüklüğü ve cüz'iyetiyle beraber, taşıdığı nakışlar ve keyfiyetler işâretiyle pek çok Esmâ-i külliyeyi göstermek ile Müsemmâ-yı Zülcelâl’i tesbih edip vahdâniyetine şehâdet eder.”
578
İşte bütün kâinât birden, bir lisân ile, müttefikan Hàlık‑ı Zülcelâl’ini tesbih edip vahdâniyetine şehâdet ederek kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife-i ubûdiyeti, kemâl-i itâatle yerine getirdikleri hâlde; şu kâinâtın hülâsası ve neticesi ve nâzdâr bir halifesi ve nâzenîn bir meyvesi olan insan, bütün bunların aksine, zıddına olarak, ettikleri küfür ve şirkin ne kadar çirkin düşüp ne derece cezaya şâyeste olduğunu ifâde edip bütün bütün ye'se düşürmemek için; hem şunun gibi nihâyetsiz bir cinayete, hadsiz çirkin bir isyana Kahhâr-ı Zülcelâl nasıl meydân verip kâinâtı başlarına harâb etmediğinin hikmetini göstermek için اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا der. O hâtime ile hikmet‑i imhâli gösterip bir ricâ kapısı açık bırakır.
İşte şu on işârât‑ı i'câziyeden anla ki, âyetlerin hâtimelerindeki fezlekelerde, çok reşehât-ı hidayetiyle beraber çok lemeât-ı i'câziye vardır ki; büleğâların en büyük dâhîleri, şu bedî' üslûblara karşı kemâl-i hayret ve istihsânlarından parmağını ısırmış, dudağını dişlemiş مَا هٰذَا كَلَامُ بَشَرٍ demiş, اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى ’ya, hakkalyakìn olarak îmân etmişler. Demek bazı âyette, bütün mezkûr işârâtla beraber bahsimize girmeyen çok mezâyâ‑yı âheri de tazammun eder ki; o mezâyânın icmâında öyle bir nakş-ı i'câz görünür ki, kör dahi görebilir…