657

Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli

Sahâbeler Hakkındadır
Mevlâna Câmî’nin dediği gibi derim:
يَا رَسُولَ اللّٰهِ چِه بَاشَدْ چُونْ سَگِ اَصْحَابِ كَهْف
دَاخِلِ جَنَّتْ شَوَمْ دَرْ زُمْرَهِٔ اَصْحَابِ تُو
اُو رَوَدْ دَرْ جَنَّتْ وَ مَنْ دَرْ جَهَنَّمْ كَىْ رَوَاسْت
اُو سَگِ اَصْحَابِ كَهْف وَ مَنْ سَگِ اَصْحَابِ تُو
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ… الخ
Suâl Ediyorsunuz: Bazı rivâyetlerde vardır ki: “Bid'aların revâcı hengâmında ehl‑i îmân ve takvâdan bir kısım sulehâ, sahâbe derecesinde veya daha ziyâde efdal olabilir.” diye rivâyetler vardır. Bu rivâyetler sahîh midir? Sahîh ise, hakikatleri nedir?
658
Elcevab: Enbiyâdan sonra nev'‑i beşerin en efdali sahâbe olduğu, Ehl-i Sünnet ve Cemâat’in icmâı bir hüccet-i kàtıadır ki, o rivâyetlerin sahîh kısmı, fazilet-i cüz'iye hakkındadır. Çünkü; cüz'î fazilette ve hususî bir kemâlde; mercûh, râcihe tereccuh edebilir. Yoksa Sûre-i Feth’in âhirinde, sitâyişkârâne tavsifât-ı Rabbâniye’ye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur'ân’ın medih ve senâsına mazhar olan sahâbelere, fazilet-i külliye nokta-i nazarında yetişilemez.
Şu hakikatin pek çok esbâb ve hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi tazammun eden üç hikmeti beyân edeceğiz.

Birinci Hikmet

Sohbet‑i Nebeviye öyle bir iksîrdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukâbil, hakikatin envârına mazhar olur. Çünkü, sohbette insibağ ve in'ikâs vardır. Ma'lûmdur ki; in'ikâs ve tebaiyetle, o Nur-u A'zam-ı Nübüvvet’le beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyeti ile, öyle bir mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük velîler sahâbe derecesine çıkamıyorlar.
Hattâ Celâleddin‑i Süyûtî gibi, uyanık iken çok defa Sohbet-i Nebeviye’ye mazhar olan velîler, Resûl-i Ekrem (A.S.M.) ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar yine sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü; sahâbelerin sohbeti, Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) nuruyla, yani “Nebî” olarak O’nunla sohbet ediyorlar. Evliyâlar ise, vefât-ı Nebevîden sonra Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmeleri, velâyet-i Ahmediye nuruyla sohbettir. Demek Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, onların nazarlarına temessül ve tezâhür etmesi, Velâyet-i Ahmediye cihetindedir; “Nübüvvet” itibariyle değil. Mâdem öyledir; nübüvvet derecesi, velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece tefâvüt etmek lâzım gelir.
659
Sohbet‑i Nebeviye ne derece bir iksîr-i nurânî olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek bir kasâvet-i vahşiyânede bulunduğu hâlde gelip, bir saat Sohbet-i Nebeviye’ye müşerref olur; daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmâneyi kesbederdi. Hem câhil, vahşî bir adam, bir gün Sohbet-i Nebeviye’ye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakàik ve rehber-i kemâlât olurdu.

İkinci Sebeb

Yirmiyedinci Söz’deki ictihâd bahsinde beyân ve isbât edildiği gibi; sahâbeler, ekseriyet‑i mutlaka itibariyle, kemâlât-ı insaniyenin en a'lâ derecesindedirler. Çünkü; o zamanda, o inkılâb-ı azîm-i İslâmî’de hayır ve hak, bütün güzelliğiyle; şer ve bâtıl, bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb ve sıdk mâbeyninde öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îmân kadar, belki Cehennem ve Cennet kadar beynleri uzaklaştı.
Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve nümûnesi olan Müseylime‑i Kezzâb ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyat-ı ulviye sâhibi ve maâlî-i ahlâka meftûn ve izzet ve mübâhâta meyyâl olan sahâbeler, elbette ihtiyarlarıyla, kizb ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime derekesine düşmemişler.
Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve nümûnesi olan Habîbullâh’ın (A.S.M.) a'lâ‑yı illiyîn-i kemâlâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle o tarafa koşmak muktezâ-yı seciyeleridir.
660
Meselâ; nasıl ki, zaman oluyor; medeniyet‑i beşeriye çarşısında ve hayat-ı ictimâiye-i insaniye dükkânında, bazı şeylerin verdiği müdhiş neticeleri ve çirkin eserleri zehr-i kàtil gibi, herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar. Ve bazı şeylerin ve manevî metâ'ların verdikleri güzel neticeler ve kıymetdâr eserler, bir tiryâk-ı nâfi' ve bir pırlanta gibi, herkesin nazar-ı rağbetini kendine celbeder. Herkes, elinden geldiği kadar onları satın almağa çalışır.
Öyle de; Asr‑ı Saâdet’te hayat-ı ictimâiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekàvet-i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime-i Kezzâb gibi süflî maskaraları tevlîd ettiğinden, secâya-yı àliye ve hubb-u maâlîye meftûn olan sahâbelerin, zehr-i kàtilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedîhîdir. Ve saâdet-i ebediye gibi netice veren ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nurânî meyveler gösteren sıdk ve hakka ve îmâna en nâfi' bir tiryâk, en kıymetdâr bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan sahâbeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve letâifleriyle onlara müşteri ve müştâk olması zarûrîdir.
Hâlbuki o zamandan sonra, git gide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesâfe azala azala, omuz omuza geldi. Bir dükkânda ikisi beraber satılmağa başladığı gibi, ahlâk‑ı ictimâiye bozuldu. Propaganda-i siyaset, yalana fazla revâc verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin?
Geçen mes'eleyi bir derece tenvir edecek, başıma gelmiş bir hâlimi beyân ediyorum. Şöyle ki:
661
Bir zaman kalbime geldi; niçin Muhyiddin‑i Arabî gibi hàrika zâtlar sahâbelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde سُبْحَانَ رَبِّيَ الْاَعْلٰى derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti. Tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: “Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibâdetten daha iyi idi.” Namazdan sonra anladım ki; o hâtıra ve o hâl, sahâbelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşaddır.
Evet Kur'ân‑ı Hakîm’in envârıyla hâsıl olan o inkılâb-ı azîm-i ictimâîde, ezdâd birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevâbi'iyle, zulümâtıyla ve teferruâtıyla ve hayır ve kemâlât, bütün envârıyla ve netâiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette, müheyyic bir zamanda; her zikir ve tesbih, bütün mânâsının tabakàtını turfanda ve tarâvetli ve taze ve genç bir sûrette ifâde ettiği gibi; o inkılâb-ı azîmin tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, letâif-i maneviyesini uyandırmış; hattâ vehim ve hayâl ve sır gibi duygular hüşyâr ve müteyakkız bir sûrette, o zikir, o tesbihlerdeki müteaddid mânâları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte, şu hikmete binâen bütün hissiyatları uyanık ve letâifleri hüşyâr olan sahâbeler, envâr-ı îmâniye ve tesbihiyeyi câmi' olan kelimât-ı mübârekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı.
Hâlbuki o infilâk ve inkılâbdan sonra, gitgide letâif uykuya ve havâs o hakàik noktasında gaflete düşüp, o kelimât‑ı mübâreke, meyveler gibi gitgide, ülfet perdesiyle letâfetini ve tarâvetini kaybeder. Âdeta, sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki, kuvvetli, tefekkürî bir ameliyâtla, ancak evvelki hâli iâde edilebilir. İşte bundandır ki, kırk dakikada bir sahâbenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.

Üçüncü Sebeb

Onikinci ve Yirmidördüncü ve Yirmibeşinci Söz’lerde isbât edildiği gibi, nübüvvetin velâyete nisbeti, güneşin ayn‑ı zâtıyla, âyinelerde görülen güneşin misâli gibidir. İşte dâire-i nübüvvet, dâire-i velâyetten ne kadar yüksek ise, dâire-i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan sahâbeler dahi dâire-i velâyetteki sulehâya o derece tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hattâ velâyet-i kübrâ olan veraset-i Nübüvvet ve sıddıkıyet – ki, sahâbelerin velâyetidir – bir velî kazansa yine saff-ı evvel olan sahâbelerin makamına yetişmez. Şu Üçüncü Sebeb’in müteaddid vücûhundan üç vechini beyân ederiz.
662
Birinci Vecih: İctihâdda, yani istinbat‑ı ahkâmda, yani Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlamakta, sahâbelere yetişilmez.
Çünkü; o zamandaki o büyük inkılâb‑ı İlâhî, marziyât-ı Rabbâniye’yi ve ahkâm-ı İlâhiye’yi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhân, istinbat-ı ahkâma müteveccih idi. Bütün kalbler, “Rabbimizin bizden istediği nedir!” diye merak ederdi. Ahvâl‑i zaman, bu hâli işmâm ve ihsâs edecek bir tarzda cereyan ediyordu. Muhâverât, bu mânâları tazammun ederek vukû' buluyordu. İşte bunun için herşey ve her hâl ve muhâvereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o mânâları bir derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden; sahâbenin isti'dâdını tekmîl ve fikirlerini tenvir ettiğinden; ictihâd ve istinbatta isti'dâdı, kibrit derecesinde nurlanmaya hazır olduğundan; bir günde veya bir ayda kazandığı mertebe-i istinbat ve ictihâdı, o sahâbenin derece-i zekâvetinde ve isti'dâdında olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede kazanmayacaktır.
Çünkü; şimdi saâdet‑i ebediyeye bedel, saâdet-i dünyeviye medâr-ı nazardır. Beşerin nazar-ı dikkati, başka maksadlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd-i maîşet, rûha sersemlik ve felsefe-i tabîiye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhît-i ictimâîsi, o şahsın zihnine ve isti'dâdına, ictihâd hususunda kuvvet vermediği gibi teşettüt veriyor, dağıtıyor. Yirmiyedinci Söz’ün ictihâd bahsinde, Süfyân İbn-i Uyeyne ile, onun zekâveti derecesinde birinin muvâzenesinde isbât etmişiz ki; Süfyân’ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.
İkinci Vecih: Sahâbelerin Kurbiyet‑i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez.
Çünkü; Cenâb‑ı Hak, bize akrebdir ve herşeyden daha ziyâde yakındır. Biz ise, O’ndan nihâyetsiz uzağız. O’nun kurbiyetini kazanmak iki sûretle olur.
663
Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahâbeler o sırra mazhardırlar.
İkinci Sûret: Bu'diyetimiz noktasında kat'‑ı merâtib edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk-i velâyet ona göre ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu sûretle cereyan ediyor.
İşte, birinci sûret sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizabdır, cezb‑i Rahmânî’dir ve mahbûbiyettir. Yol kısadır, fakat çok metîn ve çok yüksektir ve çok hàlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir. Acâib hàrikaları çok ise de kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez.
Meselâ; nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var:
Birincisi, zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet‑i kudsiye ile fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir.
İkincisi, bir sene kat'‑ı mesâfe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir; fakat yine dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor…
Öyle de, zâhirden hakikate geçmek iki sûretledir.
Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp tarîkat berzahına girmeden, hakikati, ayn‑ı zâhir içinde bulmaktır.
İkincisi, çok merâtibden seyr ü sülûk sûretiyle geçmektir. Ehl‑i velâyet, çendan fenâ-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmâreyi öldürürler; yine sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü; sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathîr edildiğinden; nefsin mâhiyetindeki cihâzât-ı kesîre ile, ubûdiyetin envâ'ına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyâde mazhardırlar. Fenâ-i nefisten sonra ubûdiyet-i evliyâ besâtet peydâ eder.
664
Üçüncü Vecih: Fazilet‑i a'mâl ve sevâb-ı ef'âl ve fazilet-i uhreviye cihetinde sahâbelere yetişilmez.
Çünkü; nasıl bir asker bazı şerâit dâhilinde, mühim ve mahùf bir mevkide, bir saat nöbette, bir sene ibâdet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor.
Öyle de, sahâbelerin te'sis‑i İslâmiyet’te ve neşr-i ahkâm-ı Kur'âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harb etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki, bütün dakikaları – o hizmet-i kudsiyede – o şehîd olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedâkâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.
Evet, sahâbeler mâdem İslâmiyet’in te'sisinde ve envâr‑ı Kur'âniye’nin neşrinde, saff-ı evvel teşkil ediyorlar;اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِsırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse çıkar. Ümmetin اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ demesiyle; sahâbelerin, bütün ümmetin hasenâtından hissedarlıklarını gösteriyor. Hem nasıl ki bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet, ağacın dallarında büyük bir sûret alır, büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki mebde'de küçük bir irtifa, gittikçe bir yekûn teşkil eder. Hem nasıl ki nokta‑i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar bir ziyâdelik, dâire-i muhîtada, bazen bir metre kadar ziyâdeye mukâbil geliyor.
Aynen şu dört misâl gibi; sahâbeler İslâmiyet’in şecere‑i nurâniyesinin köklerinden, esâslarından oldukları; hem bina-yı İslâmiyet’in hutût-u nurâniyesinin mebde'inde, hem Cemâat-i İslâmiye’nin imâmlarından ve adedlerinin evvellerinde, hem Şems-i Nübüvvet ve Sirâc-ı Hakikat’in merkezine yakın olduklarından; az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakîki sahâbe olmak lâzım geliyor.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلَّذ۪ي قَالَ اَصْحَاب۪ي كَالنُّجُومِ بِاَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ وَخَيْرُ الْقُرُونِ قَرْن۪ي وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
665

Suâl

Deniliyor ki: “Sahâbeler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gördüler, sonra îmân ettiler. Biz ise, görmeden îmân ettik. Öyle ise, îmânımız daha kavîdir. Hem, kuvvet-i îmânımıza delâlet eden rivâyet var?”
Elcevab: Sahâbeler, o zamanda efkâr‑ı âmme-i âlem, hakàik-ı İslâmiyeye muârız ve muhâlif iken – sahâbeler – yalnız sûret-i insaniyede Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görüp, bazen mu'cizesiz olarak, öyle bir îmân getirmişler ki; bütün efkâr-ı âmme-i âlem, onların îmânlarını sarsmıyordu. Şübhe değil, bazısına vesvese de vermezdi.
Sizler iseniz, kendi îmânınızı, sahâbelerin îmânlarıyla muvâzene ediyorsunuz. Bütün efkâr‑ı âmme-i İslâmiye, îmânınıza kuvvet ve sened olduğu hâlde; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şecere-i tûbâ-i Nübüvvet’inin çekirdeği olan beşeriyeti ve sûret-i cismâniyesini değil, belki umum envâr-ı İslâmiye ve hakàik-ı Kur'âniye ile nurânî, muhteşem şahs-ı manevîsini, bin mu'cizât ile muhât olarak akıl gözüyle gördüğünüz hâlde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şübheye düşen îmânınız nerede! Bütün âlem-i küfrün ve Nasâra ve Yehûd’un ve feylesofların hücumlarına karşı sarsılmayan sahâbelerin îmânları nerede!‥ Hem, sahâbelerin kuvvet-i îmânlarını gösteren ve îmânlarının tereşşuhâtı olan şiddet-i takvâları ve kemâl-i salâhatleri nerede! Ey müddeî! Senin şiddet-i za'fından, ferâizi tamamıyla senden göstermeyen sönük îmânın nerede!‥
666
Amma hadîste vârid olan ki; “Âhirzamanda beni görmeyen ve îmân getiren, daha ziyâde makbûldür.” meâlindeki rivâyet, hususî fazilete dairdir. Hàs bazı eşhâs hakkındadır. Bahsimiz ise, fazilet‑i külliye ve ekseriyet itibariyledir.

İkinci Suâl

Diyorlar ki: Ehl‑i velâyet ve ashâb-ı kemâlât, dünyayı terketmişler. Hattâ hadîste var ki: “Dünya muhabbeti bütün hatâların başıdır.” Hâlbuki, sahâbeler dünyaya pek çok girmişler. Terk‑i dünya değil, belki bir kısım sahâbe, o zamanın ehl-i medeniyetinden daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki, böyle sahâbelerin en ednâsına, “En büyük bir velî kadar kıymeti var” diyorsunuz?
Elcevab: Otuzikinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında, gayet kat'î isbât edilmiştir ki: Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, Esmâ‑i İlâhiye’ye mukâbil olan yüzünü sevmek, sebeb-i noksaniyet değil, belki medâr-ı kemâldir ve o iki yüzde, ne kadar ileri gitse daha ziyâde ibâdet ve mârifetullâhta ileri gider. Sahâbelerin dünyası ise, işte o iki yüzdedir. Dünyayı âhiret mezraası görüp, ekip biçmişler. Mevcûdâtı, Esmâ-i İlâhiye’nin âyinesi görüp, müştâkàne temâşâ edip bakmışlar. Fenâ-i dünya ise, fânî yüzüdür ki, insanın hevesâtına bakar.

Üçüncü Suâl

Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır. Tarîkatların içerisinde en meşhûr ve en yüksek ve cadde‑i kübrâ iddia olunan Tarîk-ı Nakşibendî hakkında, o tarîkatın kahramanlarından ve imâmlarından bazıları esâsını böyle ta'rif etmişler, demişler ki:
دَرْ طَرِيقِ نَقْشبَنْدِى لَازِمْ اٰمَدْ چَارِ تَرْك: تَرْكِ دُنْيَا، تَرْكِ عُقْبَى، تَرْكِ هَسْتِى، تَرْكِ تَرْكْ
Yani, Tarîk‑ı Nakşî’de dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksûd-u hakîki yapmamak; hem vücûdunu unutmak; hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek hakîki mârifetullâh ve kemâlât-ı insaniye terk-i mâsivâ ile olur?
667
Elcevab: Eğer, insan yalnız bir kalbden ibaret olsaydı bütün mâsivâyı terk, hattâ esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb‑ı Hakk’ın zâtına rabt-ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, rûh, sır, nefis gibi pek çok vazifedâr letâifi ve hàssaları vardır.
İnsan‑ı kâmil odur ki; bütün o letâifi, kendilerine mahsûs ayrı ayrı tarîk-ı ubûdiyette, hakikat cânibine sevketmek ile, sahâbe gibi geniş bir dâirede, zengin bir sûrette, kalb bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa kalb, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medâr-ı iftihar değil, belki netice-i ıztırardır.

Dördüncü Suâl

Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu mes'eleyi medâr-ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn-i İzâm’a karşı müsâvât da'vâ etmek neden ileri geliyor?
Elcevab: Şu mes'eleyi söyleyen iki kısımdır.
Bir kısmı, sâfî ehl‑i diyânet ve ehl-i ilimdir ki; bazı ehâdîsi görmüşler, şu zamanda ehl-i takvâ ve salâhati teşvik ve terğîb için öyle mebhaslar açıyorlar. Bu kısma karşı sözümüz yok. Zâten onlar azdırlar, çabuk da intibâha gelirler.
Diğer kısım ise, gayet müdhiş mağrûr insanlardır ki; mezhebsizliklerini, Müçtehidîn‑i İzâm’a müsâvât da'vâsı altında neşretmek istiyorlar ve dinsizliklerini, sahâbeye karşı müsâvât da'vâsı altında icra etmek istiyorlar.
Çünkü, Evvelen; o ehl‑i dalâlet sefâhete girmiş, sefâhette tiryâki olmuş, sefâhete mâni olan tekâlif-i Şer'iye’yi yapamıyor. Kendine bir bahâne bulmak için der ki: “Şu mesâil, ictihâdiyedirler. O mesâilde mezhebler birbirine muhâlif gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hatâ edebilirler. Öyle ise; biz de onlar gibi ictihâd ederiz, istediğimiz gibi ibâdetimizi yaparız. Onlara tâbi olmağa ne mecburiyetimiz var?” İşte bu bedbahtlar, bu desîse-i şeytaniye ile, başlarını mezâhibin zincirinden çıkarıyorlar. Bunların şu da'vâları ne kadar çürük, ne kadar esâssız olduğu Yirmiyedinci Söz’de kat'î bir sûrette gösterildiğinden ona havâle ederiz.
668
Sâniyen; o kısım ehl‑i dalâlet baktılar ki, müçtehidînlerde iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki, yalnız nazariyât-ı diniyedir. Hâlbuki bu kısım ehl-i dalâlet, zarûriyât-ı diniyeyi terk ve tağyîr etmek istiyorlar. “Onlardan daha iyiyiz.” deseler mes'eleleri tamam olmuyor. Çünkü; müçtehidîn, nazariyâta ve kat'î olmayan teferruâta karışabilirler.
Hâlbuki bu mezhebsiz ehl‑i dalâlet, zarûriyât-ı diniyede dahi fikirlerini karıştırmak ve kàbil-i tebdil olmayan mesâili tebdil etmek ve kat'î erkân-ı İslâmiye’ye karşı gelmek istediklerinden, elbette zarûriyât-ı diniyenin hameleleri ve direkleri olan sahâbelere ilişecekler.
Heyhât! Değil bunlar gibi insan sûretindeki hayvanlar, belki hakîki insanlar ve hakîki insanların en kâmilleri olan evliyânın büyükleri, sahâbenin küçüklerine karşı müsâvât da'vâsını kazanamadıkları, gayet kat'î bir sûrette Yirmiyedinci Söz’de isbât edilmiştir.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الَّذ۪ي قَالَ: لَا تَسُبُّوا اَصْحَاب۪ي، لَوْ اَنْفَقَ اَحَدُكُمْ مِثْلَ اُحُدٍ ذَهَبًا مَا بَلَغَ نِصْفَ مُدٍّ مِنْ اَصْحَاب۪ي صَدَقَ رَسُولُ اللّٰهِ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ