653
Hâtime
Asırlara göre şerîatlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şerîatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü'l‑Enbiyâ’dan sonra, Şerîat-ı Kübrâ’sı her asırda, her kavme kâfî geldiğinden, muhtelif şerîatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruâtta, bir derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyaç kalmıştır.
Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizâclara göre ilâçlar tebeddül eder; öyle de, asırlara göre şerîatlar değişir, milletlerin isti'dâdına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü; ahkâm‑ı şer'iyenin teferruât kısmı, ahvâl-i beşeriyeye bakar; ona göre gelir, ilâç olur.
Enbiyâ‑i sâlife zamanında, tabakàt-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri, hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca ibtidâî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şerîatlar, onların hâline muvâfık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıt'ada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şerîatlar bulunurmuş.
Sonra, Âhirzaman Peygamberi’nin gelmesiyle, insanlar güyâ ibtidâî derecesinden i'dâdiye derecesine terakkî ettiğinden, çok inkılâbât ve ihtilâtât ile akvâm‑ı beşeriye bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şerîatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şerîata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.
Fakat, tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz‑ı hayat-ı ictimâiyede gitmediğinden, mezhebler taaddüd etmiştir.
Eğer beşerin ekseriyet‑i mutlakası, bir mekteb-i àlînin talebesi gibi bir tarz-ı hayat-ı ictimâiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhebler tevhid edilebilir. Fakat bu hâl-i âlem, o hâle müsâade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz.
Eğer Desen: Hak bir olur; nasıl böyle dört ve oniki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?
654
Elcevab: Bir su, beş muhtelif mizâclı hastalara göre nasıl beş hüküm alır‥ şöyleki: Birisine hastalığının mizâcına göre su, ilâçtır; tıbben vâcibdir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir, âfiyetle içsin; tıbben ona mübâhtır. İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilâçtır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur.”
İşte bunun gibi, ahkâm‑ı İlâhiye – mezheblere, Hikmet-i İlâhiye’nin sevkiyle ittibâ' edenlere göre – değişir; hem hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur, maslahat olur.
Meselâ, Hikmet‑i İlâhiye’nin tensibiyle İmâm-ı Şâfiî’ye ittibâ' eden, ekseriyet itibariyle Hanefîlere nisbeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemâati bir tek vücûd hükmüne getiren hayat-ı ictimâiye de nâkıs olduğundan, herbiri bizzat dergâh-ı Kàdiü'l-Hâcât’ta kendi derdini söylemek ve hususî matlûbunu istemek için, imâm arkasında, Fâtiha’yı birer birer okuyorlar. Hem ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.
İmâm‑ı A'zam’a ittibâ' edenler, ekseriyet-i mutlaka itibariyle, İslâmî hükûmetlerin ekserîsi, o mezhebi iltizam etmesiyle, medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı ictimâiyeye müstaid olduğundan; bir cemâat, bir şahıs hükmüne girip, bir tek adam umum nâmına söyler. Umum, kalben onu tasdik ve rabt-ı kalb edip, onun sözü, umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî Mezhebi’ne göre imâm arkasında Fâtiha okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.
Hem meselâ, mâdem şerîat, tabiatın tecâvüzâtına sed çekmekle onu ta'dil edip nefs‑i emmâreyi terbiye eder. Elbette ekser etbâ'ı, köylü ve nîm-bedevî ve amelelikle meşgul olan Şâfiî Mezhebi’ne göre: “Kadına temâs ile abdest bozulur; az bir necâset zarar verir.” Ekseriyet itibariyle hayat-ı ictimâiyeye giren, nîm-medenî şeklini alan insanlar, ittibâ' ettikleri Mezheb-i Hanefî’ye göre: “Mess-i nisvân abdesti bozmaz; bir dirhem kadar necâsete fetvâ var.”
655
İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz‑ı maîşet itibariyle ecnebî kadınlarla ihtilâta, temâsa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya mübtelâ olduğundan; san'at ve maîşet itibariyle, tabiat ve nefs-i emmâresi meydânı boş bulup tecâvüz edebilir. Onun için şerîat, onların hakkında, o tecâvüzâta sed çekmek için, “Abdest bozulur, temâs etme! Namazını ibtal eder, bulaşma!” manevî kulağında bir sadâ-yı semâvî çınlattırır. Ama o efendi, nâmuslu olmak şartıyla, âdât-ı ictimâiyesi itibariyle, ahlâk-ı umumiye nâmına, ecnebî kadınlara temâsa mübtelâ değil, mülevves şeylerle nezâfet-i medeniye nâmına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için şerîat, Mezheb-i Hanefî nâmıyla ona şiddet ve azîmet göstermemiş; ruhsat tarafını gösterip, hafifleştirmiştir. “Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz. Hicâb edip, kalabalık içinde su ile istinca etmemenin zararı yoktur. Bir dirhem kadar fetvâ vardır.” der, onu vesveseden kurtarır.
İşte, denizden iki katre sana misâl… Onlara kıyâs et. Mîzan‑ı Şa'rânî mîzanıyla, şerîat mîzanlarını bu sûretle muvâzene edebilirsen et.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
656
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ تَمَثَّلَ ف۪يهِ اَنْوَارُ مَحَبَّتِكَ لِجَمَالِ صِفَاتِكَ وَاَسْمَائِكَ، بِكَوْنِهِ مِرْاٰةً جَامِعَةً لِتَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى، وَمَنْ تَمَرْكَزَ ف۪يهِ شُعَاعَاتُ مَحَبَّتِكَ لِصَنْعَتِكَ ف۪ي مَصْنُوعَاتِكَ بِكَوْنِهِ اَكْمَلَ وَاَبْدَعَ مَصْنُوعَاتِكَ، وَصَيْرُورَتِهِ اَنْمُوذَجَ كَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ، وَفِهْرِسْتَةَ مَحَاسِنِ نُقُوشِكَ. وَمَنْ تَظَاهَرَ ف۪يهِ لَطَائِفُ مَحَبَّتِكَ وَرَغْبَتِكَ لِاِسْتِحْسَانِ صَنْعَتِكَ بِكَوْنِهِ اَعْلٰى دَلَّالِ مَحَاسِنِ صَنْعَتِكَ وَاَرْفَعَ الْمُسْتَحْسِن۪ينَ صَوْتًا ف۪ي اِعْلَانِ حُسْنِ نُقُوشِكَ وَاَبْدَعَهُمْ نَعْتًا لِكَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ. وَمَنْ تَجَمَّعَ ف۪يهِ اَقْسَامُ مَحَبَّتِكَ وَاِسْتِحْسَانِكَ لِمَحَاسِنِ اَخْلَاقِ مَخْلُوقَاتِكَ وَلَطَائِفِ اَوْصَافِ مَصْنُوعَاتِكَ، بِكَوْنِهِ جَامِعًا لِمَحَاسِنِ الْاَخْلَاقِ كَافَّةً بِاِحْسَانِكَ وَلَطَائِفِ الْاَوْصَافِ قَاطِبَةً بِفَضْلِكَ. وَمَنْ صَارَ مِصْدَاقًا صَادِقًا وَمِقْيَاسًا فَائِقًا لِجَم۪يعِ مَنْ ذَكَرْتَ ف۪ي فُرْقَانِكَ اِنَّكَ تُحِبُّهُمْ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ وَالصَّابِر۪ينَ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُتَّق۪ينَ وَالتَّوَّاب۪ينَ وَالْاَوَّاب۪ينَ وَجَم۪يعِ الْاَصْنَافِ الَّذ۪ينَ اَحْبَبْتَهُمْ وَشَرَّفْتَهُمْ بِمَحَبَّتِكَ، ف۪ي فُرْقَانِكَ حَتّٰى صَارَ اِمَامَ الْحَب۪يب۪ينَ لَكَ، وَسَيِّدَ الْمَحْبُوب۪ينَ لَكَ وَرَئ۪يسَ اَوِدَّائِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاِخْوَانِهِ اَجْمَع۪ينَ
اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ