649

Beşincisi

Üç nokta‑i nazar, şu zamanın ictihâdatını arziye yapar, semâvîlikten çıkarıyor. Hâlbuki, şerîat semâviyedir ve ictihâdat-ı şer'iye dahi, onun ahkâm-ı mestûresini izhâr ettiğinden semâviyedirler.
Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebebdir; icâba, icâda medâr değildir. İllet ise, vücûduna medârdır. Meselâ; seferde namaz kasredilir, iki rekât kılınır. Şu ruhsat‑ı şer'iyenin illeti seferdir; hikmeti ise, meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü, illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti, illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle ictihâd arziyedir, semâvî değildir.
İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saâdet‑i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları, ona tevcîh ediyor. Hâlbuki; şerîatın nazarı ise, evvelâ ve bizzat saâdet-i uhreviyeye bakar. İkinci derecede – âhirete vesile olmak dolayısıyla – dünyanın saâdetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, rûh-u şerîattan yabânîdir. Öyle ise, şerîat nâmına ictihâd edemez.
650
Üçüncüsü: اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesi, yani: “Zarûret haramı helâl derecesine getirir.” İşte şu kaide ise, küllî değil. Zarûret, eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû‑i ihtiyarıyla, gayr-ı meşrû sebeblerle zarûret olmuş ise; haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medâr olamaz, özür teşkil edemez.
Meselâ; bir adam sû‑i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse; tasarrufâtı, ulemâ-i şerîatça aleyhinde cârîdir, mâzûr sayılmaz. Tatlîk etse talâkı vâki olur. Bir cinayet etse ceza görür. Fakat sû-i ihtiyarıyla olmazsa talâk vâki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ; bir içki mübtelâsı, zarûret derecesinde mübtelâ olsa da diyemez ki: “Zarûrettir, bana helâldir.”
İşte şu zamanda zarûret derecesine geçen ve insanları mübtelâ eden bir beliye‑i âmme sûretine giren çok umûrlar vardır ki; sû-i ihtiyardan, gayr-ı meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd ettiklerinden; ruhsatlı ahkâmlara medâr olup, haramı helâl etmeye medâr olamazlar. Hâlbuki şu zamanın ehl-i ictihâdı, o zarûratı, ahkâm-ı şer'iyeye medâr yaptıklarından, ictihâdları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir, semâvî olamaz, şer'î değil. Hâlbuki; semâvât ve arzın Hàlık’ının ahkâm-ı İlâhiye’sinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdâhale, O Hàlık’ın izn-i manevîsi olmazsa; o tasarruf, o müdâhale merduttur.
Meselâ; bazı gâfiller, hutbe gibi bazı Şeâir‑i İslâmiyeyi, Arabî’den çıkarıp her milletin lisânıyla söylemeyi, iki sebeb için istihsân ediyorlar.
Birincisi: “Tâ, siyaset‑i hâzıra avâm-ı müslimîne de o sûretle tefhim edilsin.” Hâlbuki siyaset-i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Hâlbuki minber, vahy-i İlâhî’nin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyâsiyenin hakkı yoktur ki; o makam-ı àlîye çıkabilsin.
651
İkinci sebeb: “Hutbe, bazı suver‑i Kur'âniye’nin nasihatleri anlaşılmak içindir.” Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyet’in zarûriyâtı ve müsellemâtı ve ma'lûm olan ahkâmını, ekseriyet itibariyle imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât-ı şer'iye ve mesâil-i dakîka ve nasâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisân ile hutbe okunması ve suver-i Kur'âniye’nin – eğer mümkün olsaydı – tercümesi belki müstahsen olurdu.
Fakat namaz, zekât, orucun vücûbu ve katl, zinâ ve şarabın haramiyeti gibi ma'lûm olan ahkâm‑ı kat'iyye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücûbunu ve haramiyetini ders almağa muhtaç değiller. Belki teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve îmân hissini tahrîk etmekle imtisallerine teşvik ve tezkîre ve ihtara muhtaçtırlar.
Hâlbuki; bir âmî, ne kadar câhil dahi olsa, Kur'ân’dan ve hutbe‑i Arabiye’den şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki: “Herkese ve bana ma'lûm olan îmânın rükünlerini ve İslâmiyet’in umdelerini hatîb ve hâfız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor.” der, kalbinde onlara karşı bir iştiyak hâsıl olur. Acaba, kâinâtta hangi tâbirat var ki, Arş-ı A'zamdan gelen Kur'ân-ı Hakîm’in i'câzkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkîrlerine, teşviklerine mukâbil gelebilsin!