Üçüncüsü
Nasıl ki çarşıda, mevsimlere göre birer metâ' merğûb oluyor, vakit be‑vakit birer mal revâc buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, ictimâiyat-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer metâ' merğûb olup revâc buluyor. Sûk’unda, yani çarşısında teşhîr ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ, şu zamanda siyaset metâ'ı ve hayat-ı dünyeviyenin te'mini ve felsefenin revâcları gibi… Ve selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en merğûb metâ'; Hàlık-ı Semâvât ve Arz’ın marziyâtlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur'ân ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saâdet-i ebediyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi.
İşte o zamanda zihinler, kalbler, rûhlar, bütün kuvvetleriyle, yerler ve gökler Rabbinin marziyâtını anlamağa müteveccih olduğundan, ictimâiyat‑ı beşeriyenin sohbetleri, muhâvereleri, vukûâtları, ahvâlleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden her kimin güzelce bir isti'dâdı bulunsa onun kalbi ve fıtratı, şuûrsuz olarak herşeyden bir ders-i mârifet alır. O zamanda cereyan eden ahvâl ve vukûât ve muhâverâttan taallüm ediyordu. Güyâ herbir şey, ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve isti'dâdına, ictihâda bir isti'dâd-ı ihzarî telkin ediyordu. Hattâ o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu ki, yakìn idi ki, kisbsiz ictihâda kàbiliyeti ola, ateşsiz nurlana… İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid, ictihâda çalışmağa başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen isti'dâdı, “nurun alâ nur” sırrına mazhar olur; çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu.
648
Amma şu zamanda, medeniyet‑i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabîiyenin tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısam etmiştir. Zihinler maneviyata karşı yabânîleşmiştir.
İşte bunun içindir ki; şu zamanda birisi, dört yaşında Kur'ân’ı hıfzedip âlimlerle mübâhase eden Süfyân İbn‑i Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyân’ın ictihâdı kazandığı zamana nisbeten on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyân, on senede ictihâdı tahsil etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki, tahsil edebilsin. Çünkü; Süfyân’ın ibtidâ-i tahsil-i fıtrîsi, sinn-i temyiz zamanından başlar. Yavaş yavaş isti'dâdı müheyyâ olur, nurlanır, herşeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer.
Amma onun nazîri, şu zamanda – çünkü – zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat‑ı dünyeviyede sersem olmuş, isti'dâdı ictihâddan uzaklaşmış… Elbette fünûn-u hâzırada tevağğulü derecesinde, isti'dâdı, ictihâd-ı şer'î kàbiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede tefennünü derecesinde ictihâdın kabûlünden geri kalmıştır. Onun için: “Ben de onun gibi zekîyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.