296
﷽
فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ
لَقَدْ اَبْكَان۪ي نَعْيُلَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَمِنْ خَل۪يلِ اللّٰهِ
İbrahim Aleyhisselâm’dan sudûr ile, kâinâtın zevâl ve ölümünü ilân eden na'y‑i لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ beni ağlattırdı.
فَصَبَّتْ عَيْنُ قَلْب۪ي قَطَرَاتٍ بَاكِيَاتٍ مِنْ شُؤُونِ اللّٰهِ
Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü herbir damlası da o kadar hazîndir, ağlattırıyor. Güyâ kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek Fârisî fıkralardır.
لِتَفْس۪يرِ كَلَامٍ مِنْ حَك۪يمٍ اَىْ ، نَبِيٍّ ف۪ي كَلَامِ اللّٰهِ
İşte o damlalar ise, Nebi‑yi peygamber olan bir hakîm-i İlâhî’nin, Kelâmullâh içinde bulunan bir kelâmının bir nev'i tefsiridir.
نَمِى زِيبَاسْت « اُفُولْدَه » گُمْ شُدَنْ مَحْبُوبْ
Güzel değil batmakla gâib olan bir mahbûb. Çünkü; zevâle mahkûm, hakîki güzel olamaz. Aşk‑ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.
نَمِى اَرْزَدْ « غُرُوبْدَه » غَيْب شُدَنْ مَطْلُوبْ
Bir matlûb ki, gurûbda gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci' olamıyor; arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki; kalb, ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın?
297
نَمِى خَواهَمْ فَنَادَه مَحْو شُدَنْ مَقْصُودْ
Bir maksûd ki, fenâda mahvoluyor; o maksûdu istemem. Çünkü; fânîyim, fânî olanı istemem; neyleyeyim?‥
نَمِى خَوانَمْ زَوَالْدَه دَفْن شُدَنْ مَعْبُودْ
Bir ma'bûd ki, zevâlde defnoluyor; onu çağırmam, ona ilticâ etmem. Çünkü; nihâyetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük derdlerime devâ bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden kendini kurtaramayan nasıl ma'bûd olur?
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ نِدَاءِلَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَمِى زَنَدْ رُوحَمْ
Evet, zâhire mübtelâ olan akıl, şu keşmekeş kâinâtta perestiş ettiği şeylerin zevâlini görmek ile me'yûsâne feryâd eder ve bâkî bir mahbûbu arayan rûh dahi, لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ feryâdını ilân ediyor.
نَمِى خَواهَمْ نَمِى خَوانَمْ نَمِى تَابَمْ فِرَاقِى
İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem müfârakatı…
نَمِى اَرْزَدْ مَرَاقَه اِينْ زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلَاقِى
Der‑akab zevâl ile acılanan mülâkatlar, keder ve meraka değmez. İştiyaka hiç lâyık değildir. Çünkü; zevâl-i lezzet, elem olduğu gibi, zevâl-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecâzî âşıkların dîvânları, yani aşknâmeleri olan manzûm kitapları, şu tasavvur-u zevâlden gelen elemden birer feryâddır. Herbirinin bütün dîvân-ı eş'ârının rûhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryâd damlar.
اَزْ اۤنْ دَرْدِى گِرِينِلَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَمِى زَنَدْ قَلْبَمْ
İşte o zevâl‑âlûd mülâkatlar, o elemli, mecâzî muhabbetler derdinden ve belâsındandır ki; kalbim, İbrahimvâri لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor!
دَرْ اِينْ فَانِى بَقَا خَازِى بَقَا خِيزَدْ فَنَادَنْ
Eğer şu fânî dünyada bekà istiyorsan; bekà fenâdan çıkıyor. Nefs‑i emmâre cihetiyle fenâ bul ki, bâkî olasın.
298
فَنَا شُدْ هَمْ فَدَا كُنْ هَمْ عَدَمْ بِينْ كِه اَزْ دُنْيَا بَقَايَه رَاهْ فَنَادَنْ
Dünya‑perestlik esâsâtı olan ahlâk-ı seyyieden tecerrüd et, fânî ol! Dâire-i mülkünde ve malındaki eşyayı, Mahbûb-u Hakîki yolunda fedâ et! Mevcûdâtın adem-nümâ âkıbetlerini gör! Çünkü; şu dünyadan bekàya giden yol, fenâdan gidiyor.
فِكِرْ فِيزَارْ مِى دَارَدْ اَنِينِلَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَمِى زَنَدْ وِجْدَانْ
Esbâb içine dalan fikr‑i insanî, şu zelzele-i zevâl-i dünyadan hayrette kalıp me'yûsâne fîzar ediyor. Vücûd-u hakîki isteyen vicdân, İbrahimvâri لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ enîniyle mahbûbât‑ı mecâziyeden ve mevcûdât-ı zâileden kat'-ı alâka edip, Mevcûd-u Hakîki’ye ve Mahbûb-u Sermedî’ye bağlanıyor.
بِدَانْ اَىْ نَفْسِ نَادَانَمْ كِه دَرْ هَرْ فَرْد اَزْ فَانِى دُو رَاهْ هَسْت
بَا بَاقِى دُو سِرِّ جَانْ جَانَانِى
Ey nâdân nefsim! Bil ki: Çendan dünya ve mevcûdât fânîdir; fakat, her fânî şeyde, bâkîye îsâl eden iki yol bulabilirsin ve can ve cânân olan Mahbûb‑u Lâyezâl’in tecellî-i Cemâl’inden iki lem'ayı, iki sırrı görebilirsin. An şart ki; sûret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen…
كِه دَرْ نَعْمَتْهَا اِنْعَامْ هَسْتْ وَ پَسْ اۤثَارْهَا اَسْمَا بِگِيرْ مَغْزِى
وَ مِيزَنْ دَرْ فَنَا اۤنْ قِشْرِ بِى مَعْنَا
Evet, ni'met içinde in'âm görünür; Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Ni'metten in'âma geçsen Mün'im’i bulursun. Hem her eser‑i Samedânî, bir mektûb gibi bir Sâni'-i Zülcelâl’in esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen esmâ yoluyla müsemmâyı bulursun. Mâdem şu masnûât-ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et, mânâsız kabuğunu, kışrını, acımadan fenâ seyline atabilirsin.
299
بَلِى اۤثَارْهَا گُويَنْد زِاَسْمَا لَفْظِ پُرْ مَعْنَا بِخَوانْ مَعْنَا
وَ مِيزَنْ دَرْ هَوَا اۤنْ لَفْظِ بِى سَوْدَا
Evet, masnûâtta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir lafz‑ı mücessem olmasın, Sâni'-i Zülcelâl’in çok esmâsını okutturmasın. Mâdem şu masnûât elfâzdır, kelimât-ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy. Mânâsız kalan elfâzı, bilâ-pervâ zevâlin havasına at. Arkalarından alâkadarâne bakıp meşgul olma!
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ غِيَاثِلَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَمِى زَنْ اَىْ نَفْسَمْ
İşte zâhir‑perest ve sermâyesi âfâkî ma'lûmâttan ibaret olan akl-ı dünyevî, böyle silsile-i efkârı, hiçe ve ademe incirâr ettiğinden, hayretinden ve haybetinden me'yûsâne feryâd ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Mâdem ufûl edenlerden ve zevâl bulanlardan rûh elini çekti. Kalb dahi mecâzî mahbûblardan vazgeçti. Vicdân dahi fânîlerden yüzünü çevirdi. Sen dahi bîçâre nefsim! İbrahimvâri لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ gıyâsını çek, kurtul!
چِه خُوشْ گُويَدْ اُو شَيْدَا جَامِى عِشْقِ خُوىْ
Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest‑i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmî, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için bak ne güzel söylemiş: يَكِى خَواهْ (1)، يَكِى خَوانْ (2)، يَكِى جُوىْ (3)، يَكِى بِينْ (4)، يَكِى دَانْ (5)، يَكِى گُوىْ (6) demiştir. Yani:
1. Yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.
2. Biri çağır; başkaları imdâda gelmiyor.
3. Biri taleb et; başkaları lâyık değiller.
300
4. Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.
5. Biri bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler fâidesizdir.
6. Biri söyle; O’na ait olmayan sözler, mâlâyanî sayılabilir.
نَعَمْ صَدَقْتَ اَىْ جَام۪ي : هُوَ الْمَطْلُوبُ ❋ هُوَ الْمَحْبُوبُ ❋ هُوَ الْمَقْصُودُ ❋ هُوَ الْمَعْبُودُ
Evet Câmî! Pek doğru söyledin. Hakîki mahbûb, hakîki matlûb, hakîki maksûd, hakîki ma'bûd yalnız O’dur…
كِه لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ عَالَمْ
Çünkü bu âlem; bütün mevcûdâtıyla, muhtelif dilleriyle, ayrı ayrı nağamâtıyla zikr‑i İlâhî’nin halka-i kübrâsında beraber لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der, vahdâniyete şehâdet eder. لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ’nin açtığı yaraya merhem sürüyor ve alâkayı kestiği mecâzî mahbûblara bedel, bir Mahbûb‑u Lâyezâlî’yi gösteriyor.