344
Mukaddime
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, enbiyâları, insanın cemâatlerine terakkiyât-ı maneviye cihetinde birer pişdâr ve imâm gönderdiği gibi; yine insanların terakkiyât-ı maddiye sûretinde dahi o enbiyânın herbirisinin eline bazı hàrikalar verip, yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibâ'a emrediyor.
İşte enbiyâların manevî kemâlâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu'cizâtlarından bahis dahi onların nazîrelerine yetişmeye ve taklidlerini yapmaya bir teşviki işmâm ediyor. Hattâ denilebilir ki; manevî kemâlât gibi maddî kemâlâtı ve hàrikaları dahi en evvel mu'cize eli nev'‑i beşere hediye etmiştir. İşte Hazret-i Nuh’un (Aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan sefîne ve Hazret-i Yûsuf’un (Aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan saati, en evvel beşere hediye eden, dest-i mu'cizedir.
Bu hakikate latîf bir işârettir ki; san'atkârların ekseri, herbir san'atta birer peygamberi pîr ittihàz ediyor. Meselâ: Gemiciler Hazret‑i Nuh’u (Aleyhisselâm), saatçiler Hazret-i Yûsuf’u (Aleyhisselâm), terziler Hazret-i İdris’i (Aleyhisselâm)…
Evet mâdem Kur'ân’ın herbir âyeti, çok vücûh‑u irşadî ve müteaddid cihât-ı hidayeti olduğunu ehl-i tahkîk ve ilm-i belâğat ittifak etmişler. Öyle ise, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın en parlak âyetleri olan mu'cizât-ı enbiyâ âyetleri; birer hikâye-i tarihiye olarak değil, belki onlar çok maânî-i irşadiyeyi tazammun ediyorlar.
Evet, mu'cizât‑ı enbiyâyı zikretmesiyle fen ve san'at-ı beşeriyenin nihâyet hududunu çiziyor. En ileri gâyâtına parmak basıyor. En nihâyet hedeflerini ta'yin ediyor. Beşerin arkasına dest-i teşviki vurup o gayeye sevkediyor. Zaman-ı mâzi, zaman-ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuûnâtının âyinesi olduğu gibi; müstakbel dahi, mâzinin tarlası ve ahvâlinin âyinesidir.
Şimdi misâl olarak o çok vâsi' menba'dan yalnız birkaç nümûnelerini beyân edeceğiz…
Meselâ: Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesi olarak teshìr-i havayı beyân eden وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ âyeti, “Hazret‑i Süleyman, bir günde havada tayerân ile iki aylık bir mesâfeyi kat'etmiştir.” der. İşte bunda işâret ediyor ki; beşere yol açıktır ki, havada böyle bir mesâfeyi kat'etsin. Öyle ise, ey beşer! Mâdem sana yol açıktır; bu mertebeye yetiş ve yanaş.
345
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisânıyla ma'nen diyor: “Ey insan! Bir abdim, hevâ-yı nefsini terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tenbelliğini bırakıp bazı kavânîn-i âdetimden güzelce istifade etseniz, siz de binebilirsiniz.”
Hem Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesini beyân eden: فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا ilâ âhir… Bu âyet işâret ediyor ki; zemin tahtında gizli olan rahmet hazinelerinden, basit âletlerle istifade edilebilir. Hattâ taş gibi bir sert yerde, bir asâ ile âb‑ı hayat celbedilebilir. İşte şu âyet, bu mânâ ile beşere der ki: “Rahmetin en latîf feyzi olan âb‑ı hayatı, bir asâ ile bulabilirsiniz. Öyle ise, haydi çalış, bul!”
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân-ı remziyle ma'nen diyor ki: “Ey insan! Mâdem bana i'timâd eden bir abdimin eline öyle bir asâ veriyorum ki; her istediği yerde âb-ı hayatı onunla çeker. Sen de benim kavânîn-i rahmetime istinâd etsen şöyle ona benzer veyâhut ona yakın bir âleti elde edebilirsin. Haydi et!”
İşte beşer terakkiyâtının mühimlerinden birisi, bir âletin icâdıdır ki; ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet, ondan daha ileri, nihâyât ve gâyât‑ı hududunu çizmiştir. Nasıl ki evvelki âyet, şimdiki hâl-i hâzır tayyareden çok ileri nihâyetlerinin noktalarını ta'yin etmiştir…
Hem meselâ: Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesine dair; وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْيِي الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِ Kur'ân, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibâ'a beşeri sarîhan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san'at-ı àliyeye ve tıbb-ı Rabbânî’ye, remzen terğîb ediyor. İşte şu âyet işâret ediyor ki: “En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve ey musîbet‑zede benî Âdem! Me'yûs olmayınız. Her dert – ne olursa olsun – dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür!”
346
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân-ı işâretiyle ma'nen diyor ki: “Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim. Biri, manevî dertlerin dermanı; biri de, maddî dertlerin ilâcı. İşte ölmüş kalbler nur-u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, O’nun nefesiyle ve ilâcıyla şifâ buluyor. Sen de benim eczâhâne-i hikmetimde her derdine devâ bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.”
İşte beşerin tıb cihetindeki şimdiki terakkiyâtından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işâret ediyor ve teşvik yapıyor.
Hem meselâ: Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm hakkında: وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَوَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm hakkında: وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ âyetleri işâret ediyorlar ki; telyîn‑i hadîd, en büyük bir ni'met-i İlâhiye’dir ki, büyük bir peygamberinin fazlını, onunla gösteriyor. Evet, telyîn-i hadîd, yani demiri hamur gibi yumuşatmak ve nühâsı eritmek ve mâdenleri bulmak, çıkarmak; bütün maddî sanâyi-i beşeriyenin aslı ve anasıdır ve esâsı ve mâdenidir. İşte şu âyet işâret ediyor ki: “Büyük bir resûle, büyük bir halife‑i zemine, büyük bir mu'cize sûretinde, büyük bir ni'met olarak telyîn-i hadîddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve bakırı eritmekle ekser sanâyi-i umumiyeye medâr olmaktır.”
Mâdem bir resûle hem halife, yani hem manevî hem maddî bir hâkime, lisânına hikmet ve eline san'at vermiş. Lisânındaki hikmete sarîhan teşvik eder. Elbette elindeki san'ata dahi terğîb işâreti var.
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân-ı işâretiyle ma'nen diyor: “Ey benî Âdem! Evâmir-i teklifiyeme itâat eden bir abdimin lisânına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki, herşeyi kemâl-i vuzûh ile fasledip hakikatini gösteriyor ve eline de öyle bir san'at verdim ki, elinde balmumu gibi demiri her şekle çevirir. Halifelik ve pâdişahlığına mühim kuvvet elde eder. Mâdem bu mümkündür, veriliyor. Hem ehemmiyetlidir, hem hayat-ı ictimâiyenizde ona çok muhtaçsınız. Siz de evâmir-i tekvîniyeme itâat etseniz, o hikmet ve o san'at, size de verilebilir. Mürûr-u zamanla yetişir ve yanaşabilirsiniz.”
347
İşte beşerin san'at cihetinde en ileri gitmesi ve maddî kuvvet cihetinde en mühim iktidar elde etmesi, telyîn‑i hadîd iledir ve izâbe-i nühâs iledir. Âyette nühâs, “kıtr” ile tâbir edilmiş. Şu âyetler, umum nev'‑i beşerin nazarını şu hakikate çeviriyor ve şu hakikatin ne kadar ehemmiyetli olduğunu takdir etmeyen eski zaman insanlarına ve şimdiki tenbellerine şiddetle ihtar ediyor…
Hem meselâ: Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm, Taht-ı Belkîs’i yanına celbetmek için vezirlerinden bir âlim-i ilm-i celb, dedi: “Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim.” olan hâdise‑i hàrikaya delâlet eden şu âyet: قَالَ الَّذ۪ي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ ilâ âhir… İşâret ediyor ki; uzak mesâfelerden eşyayı aynen veya sûreten ihzar etmek mümkündür. Hem vâkidir ki: Risaletiyle beraber saltanatla müşerref olan Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm, hem masûmiyetine, hem de adâletine medâr olmak için pek geniş olan aktâr-ı memleketine bizzat zahmetsiz muttali' olmak ve raiyetinin ahvâlini görmek ve dertlerini işitmek, bir mu'cize sûretinde Cenâb-ı Hak ihsân etmiştir. Demek, Cenâb-ı Hakk’a i'timâd edip Süleyman Aleyhisselâm’ın lisân-ı ismetiyle istediği gibi, o da lisân-ı isti'dâdıyla Cenâb-ı Hak’tan istese ve kavânîn-i âdetine ve inâyetine tevfik-i hareket etse; ona dünya, bir şehir hükmüne geçebilir.
Demek; Taht‑ı Belkîs Yemen’de iken, Şam’da aynıyla veyâhut sûretiyle hazır olmuştur, görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların sûretleri ile beraber sesleri de işitilmiştir. İşte, uzak mesâfede, celb-i sûrete ve savta haşmetli bir sûrette işâret ediyor ve ma'nen diyor:
348
“Ey ehl‑i saltanat! Adâlet-i tâmme yapmak isterseniz Süleymanvâri, rû-yi zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünkü, bir hâkim-i adâlet-pîşe, bir pâdişah-ı raiyet-perver; aktâr-ı memleketine, her istediği vakit muttali' olmak derecesine çıkmakla mes'ûliyet-i maneviyeden kurtulur veya tam adâlet yapabilir.”
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân-ı remziyle ma'nen diyor ki: “Ey benî Âdem! Mâdem bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adâlet-i tâmme yapmak için; ahvâl ve vukûât-ı zemine bizzat ıttılâ' veriyorum ve mâdem herbir insana, fıtraten, zemine bir halife olmak kàbiliyetini vermişim. Elbette o kàbiliyete göre rû-yi zemini görecek ve bakacak, anlayacak isti'dâdını dahi vermesini, hikmetim iktiza ettiğinden vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de, nev'an yetişebilir. Maddeten erişemezse de, ehl-i velâyet misillû, ma'nen erişebilir. Öyle ise; şu azîm ni'metten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife-i ubûdiyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, rû-yi zemini, her tarafı herbirinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz. هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا ف۪ي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه۪ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ ’deki fermân‑ı Rahmânî’yi dinleyiniz.”
İşte beşerin nâzik san'atlarından olan celb‑i sûret ve savtların çok ilerisindeki nihâyât hududunu şu âyet, remzen gösteriyor ve teşviki işmâm ediyor.
349
Hem meselâ: Yine Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm, cin ve şeytanları ve ervâh-ı habîseyi teshìr edip, şerlerini men' ve umûr-u nâfiada istihdam etmeyi ifâde eden şu âyetler مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ ilâ âhir‥ وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذٰلِكَ ilâ âhir‥ âyetiyle diyor ki; “Yerin, insandan sonra zîşuûr olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temâs edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki; Cenâb‑ı Hakk’ın evâmirine musahhar olan bir abdine, onları musahhar etmiştir.”
Cenâb‑ı Hak ma'nen şu âyetin lisân-ı remziyle der ki: “Ey insan! Bana itâat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerîrlerini itâat ettiriyorum. Sen de benim emrime musahhar olsan, çok mevcûdât, hattâ cin ve şeytan dahi sana musahhar olabilirler.”
İşte beşerin, san'at ve fennin imtizacından süzülen, maddî ve manevî fevkalâde hassâsiyetinden tezâhür eden ispirtizma gibi celb‑i ervâh ve cinlerle muhâbereyi şu âyet, en nihâyet hududunu çiziyor ve en fâideli sûretlerini ta'yin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi, bazen kendine emvât nâmını veren cinlere ve şeytanlara ve ervâh-ı habîseye musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil; belki tılsımat-ı Kur'âniye ile onları teshìr etmektir, şerlerinden kurtulmaktır.
Hem, temessül‑ü ervâha işâret eden Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’ın ifritleri celb ve teshìrine dair âyetler, hem; فَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا misillû bazı âyetler, rûhânilerin temessülüne işâret etmekle beraber celb‑i ervâha dahi işâret ediyorlar. Fakat, işâret olunan celb-i ervâh-ı tayyibe ise, medenîlerin yaptığı gibi hezeliyât sûretinde bazı oyuncaklara o pek ciddi ve ciddi bir âlemde olan rûhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek değil, belki ciddi olarak ve ciddi bir maksad için Muhyiddin-i Arabî gibi zâtlar ki, istediği vakit ervâh ile görüşen bir kısım ehl-i velâyet misillû, onlara müncelib olup münâsebet peydâ etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece takarrüb etmekle rûhâniyetlerinden manevî istifade etmektir ki, âyetler ona işâret eder ve işâret içinde bir teşviki ihsâs ediyorlar ve bu nev'i san'at ve fünûn-u hafiyenin en ileri hududunu çiziyor ve en güzel sûretini gösteriyorlar…
350
Hem meselâ: Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’ın mu'cizelerine dair; اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِيَا جِبَالُ اَوِّب۪ي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ ve عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ âyetler delâlet ediyor ki: Cenâb‑ı Hak, Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm’ın tesbihâtına öyle bir kuvvet ve yüksek bir ses ve hoş bir edâ vermiştir ki, dağları vecde getirip birer muazzam fonoğraf misillû ve birer insan gibi bir serzâkirin etrafında ufkî halka tutup bir dâire olarak tesbihât ediyorlardı.
Acaba bu mümkün müdür, hakikat mıdır?
Evet hakikattir. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın diliyle papağan gibi konuşabilir. Çünkü, aks‑i sadâ vâsıtasıyla dağın önünde sen “Elhamdülillâh” de. Dağ da aynen senin gibi “Elhamdülillâh” diyecek. Mâdem bu kàbiliyeti, Cenâb‑ı Hak dağlara ihsân etmiştir; elbette o kàbiliyet inkişaf ettirilebilir ve o çekirdek sünbüllenir.
İşte Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’a risaletiyle beraber hilâfet-i rû-yi zemini, müstesnâ bir sûrette ona verdiğinden; o geniş risalet ve muazzam saltanata lâyık bir mu'cize olarak o kàbiliyet çekirdeğini öyle inkişaf ettirmiş ki; çok büyük dağlar, birer nefer, birer şâkird, birer mürîd gibi Hazret-i Dâvud’a iktidâ edip O’nun lisânıyla, O’nun emriyle Hàlık-ı Zülcelâl’e tesbihât ediyorlardı. Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm ne söylese onlar da tekrar ediyorlardı. Nasıl ki şimdi vesâit-i muhâbere ve vesâil-i irtibatın kesret ve tekemmülü sebebiyle haşmetli bir kumandan, dağlara dağılan azîm ordusuna bir ânda “Allâhu Ekber” dedirir ve o koca dağları konuşturur, velveleye getirir. Mâdem insanın bir kumandanı, dağları sekenelerinin lisânıyla mecâzî olarak konuşturur; elbette Cenâb‑ı Hakk’ın haşmetli bir kumandanı, hakîki olarak konuşturur, tesbihât yaptırır.
351
Bununla beraber her cebelin bir şahs‑ı manevîsi bulunduğunu ve ona münâsib birer tesbih ve birer ibâdeti olduğunu, eski Söz’lerde beyân etmişiz. Demek her dağ, insanların lisânıyla aks-i sadâ sırrıyla tesbihât yaptıkları gibi, kendi elsine-i mahsûsalarıyla dahi Hàlık-ı Zülcelâl’e tesbihâtları vardır. وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًعُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ cümleleriyle Hazret‑i Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâm’a, kuşlar envâ'ının lisânlarını, hem isti'dâdlarının dillerini, yani hangi işe yaradıklarını, onlara Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ettiğini şu cümleler gösteriyorlar. Evet mâdem hakikattir, mâdem rû-yi zemin bir sofra-i Rahmândır, insanın şerefine kurulmuştur; öyle ise, o sofradan istifade eden sâir hayvanat ve tuyûrun çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip, ilhâm-ı İlâhî ile azîm bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bazı işlerde istihdam ederek ve papağan misillû kuşları konuşturarak, medeniyet-i beşeriyenin mehâsinine güzel şeyleri ilâve etmiştir; öyle de, başka kuş ve hayvanların isti'dâd dili bilinirse, çok tâifeleri var ki; – karındaşları hayvanat-ı ehliye gibi – birer mühim işte istihdam edilebilirler. Meselâ; çekirge âfetinin istilâsına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar fâideli bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir.
İşte kuşlardan şu nev'i istifade ve teshìri ve telefon ve fonoğraf gibi câmidâtı konuşturmak ve tuyûrdan istifade etmek; en müntehâ hududunu şu âyet çiziyor, en uzak hedefini ta'yin ediyor, en haşmetli sûretine parmakla işâret ediyor ve bir nev'i teşvik eder.
İşte Cenâb‑ı Hak şu âyetlerin lisân-ı remziyle ma'nen diyor ki:
352
“Ey insanlar! Bana tam abd olan bir hemcinsinize, O’nun nübüvvetinin ismetine ve saltanatının tam adâletine medâr olmak için mülkümdeki muazzam mahlûkatı O’na musahhar edip konuşturuyorum ve cünûdumdan ve hayvanatımdan çoğunu O’na hizmetkâr veriyorum. Öyle ise, herbirinize de mâdem gök ve yer ve dağlar, hamlinden çekindiği bir emânet‑i kübrâyı tevdî' etmişim. Halife-i zemin olmak isti'dâdını vermişim. Şu mahlûkatın da dizginleri kimin elinde ise, O’na râm olmanız lâzımdır; tâ O’nun mülkündeki mahlûklar da size râm olabilsin ve onların dizginleri elinde olan Zât’ın nâmına elde edebilseniz ve isti'dâdlarınıza lâyık makama çıksanız…”
Mâdem hakikat böyledir; mânâsız bir eğlence hükmünde olan fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektûb postacılığı yapmak, papağanları konuşturmaya bedel; en hoş, en yüksek, en ulvî bir eğlence‑i masûmâneye çalış ki, dağlar sana Dâvudvâri birer muazzam fonoğraf olabilsin ve hava-i nesîmînin dokunmasıyla eşcâr ve nebâtâttan birer tel-i mûsikî gibi nağamât-ı zikriye kulağına gelsin ve dağ, binler dilleriyle tesbihât yapan bir acâibü'l-mahlûkat mâhiyetini göstersin ve ekser kuşlar, Hüdhüd-ü Süleymânî gibi birer mûnis arkadaş veya mutî' birer hizmetkâr sûretini giysin. Hem seni eğlendirsin, hem müstaid olduğun kemâlâta da seni şevk ile sevk etsin. Öteki lehviyât gibi, insaniyetin iktiza ettiği makamdan seni düşürtmesin…
Hem meselâ: Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesi hakkında olan قُلْنَا يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ âyetinde, üç işâret‑i latîfe var:
Birincisi: Ateş dahi, sâir esbâb‑ı tabîiye gibi kendi keyfiyle, tabiatıyla, körü körüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında bir vazife yapıyor ki; Hazret-i İbrahim’i (Aleyhisselâm) yakmadı ve ona, “yakma!” emrediliyor.
353
İkincisi: Ateşin bir derecesi var ki, bürûdetiyle ihrâk eder. Yani ihrâk gibi bir te'sir yapar. Cenâb‑ı Hak سَلَامًا lafzıyla bürûdete diyor ki: “Sen de harâret gibi bürûdetinle ihrâk etme!” Demek o mertebedeki ateş, soğukluğuyla yandırır gibi te'sir gösteriyor. Hem ateştir, hem berddir. Evet, hikmet‑i tabîiyede nâr-ı beyzâ hâlinde ateşin bir derecesi var ki, harâreti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harâreti kendine celbettiği için, şu tarz bürûdetle, etrafındaki su gibi mâyi şeyleri incimâd ettirip ma'nen bürûdetiyle ihrâk eder. İşte zemherir, bürûdetiyle ihrâk eden bir sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecâtına ve umum envâ'ına câmi' olan Cehennem içinde, elbette “Zemherir”in bulunması zarûrîdir.
Üçüncüsü: Cehennem ateşinin te'sirini men'edecek ve emân verecek îmân gibi bir madde‑i maneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillû; dünyevî ateşinin dahi te'sirini men'edecek bir madde-i maddiye vardır. Çünkü; Cenâb-ı Hak, ism-i Hakîm iktizasıyla; bu dünya dâru'l-hikmet olmak hasebiyle, esbâb perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise, Hazret-i İbrahim’in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukâvemet hâletini vermiştir. İbrahim’i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor.
İşte bu işâretin remziyle ma'nen şu âyet diyor ki: “Ey Millet‑i İbrahim; İbrahimvâri olunuz. Tâ maddî ve manevî gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe, hem burada hem orada bir zırh olsun. Rûhunuza îmânı giydirip, Cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi; Cenâb-ı Hakk’ın zeminde sizin için sakladığı ve ihzar ettiği bazı maddeler var. Onlar sizi ateşin şerrinden muhâfaza eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz.”
İşte beşerin mühim terakkiyâtından ve keşfiyâtındandır ki, bir maddeyi bulmuş; ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet ise; ona mukâbil bak ne kadar ulvî, latîf ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak, “Hanîfen Müslimen” tezgâhında dokunacak bir hulleyi gösteriyor…
354
Hem meselâ: وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا “Hazret‑i Âdem Aleyhisselâm’ın da'vâ-yı hilâfet-i kübrâda mu'cize-i kübrâsı, ta'lim-i Esmâ’dır.” diyor. İşte sâir enbiyânın mu'cizeleri, birer hususî hàrika‑i beşeriyeye remzettiği gibi, bütün enbiyânın pederi ve dîvân-ı Nübüvvet’in fâtihası olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın mu'cizesi, umum kemâlât ve terakkiyât-ı beşeriyenin nihâyetlerine ve en ileri hedeflerine sarâhate yakın işâret ediyor.
Cenâb‑ı Hak (Celle Celâlühû), ma'nen şu âyetin lisân-ı işâretiyle diyor ki:
“Ey benî Âdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet da'vâsında rüchâniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı ta'lim ettiğimden, siz dahi, mâdem O’nun evlâdı ve vâris‑i isti'dâdısınız; bütün esmâyı taallüm edip mertebe-i emânet-i kübrâda, bütün mahlûkata karşı, rüchâniyetinize liyâkatinizi göstermek gerektir. Zîra kâinât içinde bütün mahlûkat üstünde en yüksek makàmâta gitmek ve zemin gibi büyük mahlûkatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i àliyeye size yol açıktır. Haydi ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız!‥
Fakat sizin pederiniz, bir defa şeytana aldandı; Cennet gibi bir makamdan, rû‑yi zemine muvakkaten sukùt etti. Sakın siz de terakkiyâtınızda şeytana uyup Hikmet-i İlâhiye’nin semâvâtından, tabiat dalâletine sukùta vâsıta yapmayınız. Vakit be-vakit başınızı kaldırıp Esmâ-i Hüsnâ’ma dikkat ederek, o semâvâta urûc etmek için fünûnunuzu ve terakkiyâtınızı merdiven yapınız; tâ fünûn ve kemâlâtınızın menba'ları ve hakikatleri olan Esmâ-i Rabbâniye’me çıkasınız ve o Esmâ’nın dûrbîniyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız…”