355
Bir Nükte‑i Mühimme ve Bir Sırr-ı Ehemm
Şu âyet‑i acîbe, insanın câmiiyet-i isti'dâdı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemâlât-ı ilmiye ve terakkiyât-ı fenniye ve havârık-ı sun'iyeyi “Ta'lim‑i Esmâ” ünvânıyla ifâde ve tâbir etmekte şöyle latîf bir remz‑i ulvî var ki:
Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyâtın, herbir fennin bir hakikat‑i àliyesi var ki; o hakikat, bir ism-i İlâhî’ye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi' tecelliyâtı ve muhtelif dâireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o san'at, kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir sûrette nâkıs bir gölgedir…
Meselâ, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta‑i müntehâsı, Cenâb-ı Hakk’ın “İsm‑i Adl ve Mukaddir”ine yetişip, hendese âyinesinde o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşâhede etmektir.
Meselâ, tıb bir fendir, hem bir san'attır. Onun da nihâyeti ve hakikati, Hakîm‑i Mutlak’ın “Şâfi” ismine dayanıp, eczâhâne‑i kübrâsı olan rû-yi zeminde rahîmâne cilvelerini, edviyelerde görmekle tıb, kemâlâtını bulur, hakikat olur.
Meselâ, hakikat‑i mevcûdâttan bahseden hikmetü'l-eşya, Cenâb‑ı Hakk’ın (Celle Celâlühû) “İsm‑i Hakîm”inin tecelliyât‑ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet, hikmet olabilir. Yoksa, ya hurâfâta inkılâb eder ve mâlâyaniyât olur veya felsefe-i tabîiye misillû dalâlete yol açar.
İşte sana üç misâl!‥ Sâir kemâlât ve fünûnu bu üç misâle kıyâs et.
356
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, şu âyetle beşeri, şimdiki terakkiyâtında pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara, en ileri hududa, en nihâyet mertebelere, arkasına dest-i teşviki vurup, parmağıyla o mertebeleri göstererek: “Haydi, arş ileri!” diyor. Bu âyetin hazine‑i uzmâsından şimdilik bu cevherle iktifâ ederek o kapıyı kapıyoruz…
Hem meselâ: Hâtem‑i dîvân-ı nübüvvet ve bütün enbiyânın mu'cizeleri, O’nun da'vâ-i risaletine bir tek mu'cize hükmünde olan enbiyânın serveri ve şu kâinâtın mâbihi'l-iftiharı ve Hazret-i Âdem’e (Aleyhisselâm) icmâlen ta'lim olunan bütün esmânın bütün merâtibiyle tafsîlen mazharı; yukarıya celâl ile parmağını kaldırmakla şakk-ı Kamer eden ve aşağıya cemâl ile indirmekle yine on parmağından kevser gibi su akıtan ve bin mu'cizât ile musaddak ve müeyyed olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mu'cize-i kübrâsı olan Kur'ân-ı Hakîm’in vücûh-u i'câzının en parlaklarından olan hak ve hakikate dair beyânâtındaki cezâlet, ifâdesindeki belâğat, maânîsindeki câmiiyet, üslûblarındaki ulviyet ve halâveti ifâde eden: قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا gibi çok âyât‑ı beyyinâtla ins ve cinnin enzârını, şu mu'cize-i ebediyenin vücûh-u i'câzından en zâhir ve en parlak vechine çeviriyor. Bütün ins ve cinnin damarlarına dokunduruyor. Dostlarının şevklerini, düşmanlarının inâdını tahrîk edip, azîm bir teşvik ile, şiddetli bir terğîb ile dost ve düşmanları, O’nu tanzîre ve taklide, yani nazîrini yapmak ve kelâmını O’na benzetmek için sevkediyor.
Hem öyle bir sûrette o mu'cizeyi nazargâh‑ı enâma koyuyor; güyâ insanın bu dünyaya gelişinden gaye-i yegânesi, o mu'cizeyi hedef ve düstur ittihàz edip O’na bakarak, netice-i hilkat-i insaniyeye bilerek yürümektir.
357
Elhâsıl: Sâir Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın mu'cizâtları, birer havârık‑ı san'ata işâret ediyor ve Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın mu'cizesi ise; esâsât-ı san'at ile beraber, ulûm ve fünûnun, havârık ve kemâlâtının fihristesini bir sûret-i icmâlîde işâret ediyor ve teşvik ediyor. Amma, mu'cize-i kübrâ-yı Ahmediye (A.S.M.) olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân ise; ta'lim-i esmâ’nın hakikatine mufassalan mazhariyetini, hak ve hakikat olan ulûm ve fünûnun doğru hedeflerini ve dünyevî, uhrevî kemâlâtı ve saadâtı vâzıhan gösteriyor. Hem pek çok azîm teşvikatla, beşeri onlara sevkediyor. Hem öyle bir tarzda sevkeder, teşvik eder ki, o tarz ile şöyle anlattırıyor:
“Ey insan! Şu kâinâttan maksad‑ı a'lâ, tezâhür-ü Rubûbiyet’e karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniyedir ve insanın gaye-i aksâsı, o ubûdiyete ulûm ve kemâlât ile yetişmektir.”
Hem öyle bir sûrette ifâde ediyor ki, o ifâde ile şöyle işâret eder: “Elbette nev'‑i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir.”
Hem O Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, cezâlet ve belâğat-ı Kur'âniye’yi mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki: “Ulûm ve fünûnun en parlağı olan belâğat ve cezâlet, bütün envâ'ıyla âhirzamanda en merğûb bir sûret alacaktır. Hattâ insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabûl ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için en keskin silâhını, cezâlet‑i beyândan ve en mukâvemet-sûz kuvvetini, belâğat-ı edâdan alacaktır.”
358
Elhâsıl: Kur'ân’ın ekser âyetleri, herbiri birer hazine‑i kemâlâtın anahtarı ve birer define-i ilmin miftâhıdır.
Eğer istersen Kur'ân’ın semâvâtına ve âyâtının nücûmlarına yetişesin; geçmiş olan yirmi aded Söz’leri, yirmi basamaklı bir merdiven yaparak çık. Onunla gör ki; Kur'ân ne kadar parlak bir güneştir. Hakàik‑ı İlâhiye’ye ve hakàik-ı mümkinât üstüne nasıl sâfî bir nur serpiyor ve parlak bir ziyâ neşrediyor, bak!‥
Netice: Mâdem enbiyâya dair olan âyetler, şimdiki terakkiyât‑ı beşeriyenin hàrikalarına birer nev'i işâretle beraber, daha ilerideki hududunu çiziyor gibi bir tarz-ı ifâdesi var ve mâdem herbir âyetin müteaddid mânâlara delâleti muhakkaktır, belki müttefekun-aleyhtir ve mâdem enbiyâya ittibâ' etmek ve iktidâ etmeye dair evâmir-i mutlaka var; öyle ise, şu geçmiş âyetlerin maânî-i sarîhalarına delâletle beraber, san'at ve fünûn-u beşeriyenin mühimlerine işârî bir tarzda delâlet, hem teşvik ediliyor denilebilir…