Birinci Makam

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَ
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةً
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً
Bir gün şu âyetleri okurken iblisin ilkaâtına karşı Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzinden üç nükte ilhâm edildi. Vesvesenin sûreti şudur:
Dedi ki: “Dersiniz, Kur'ân mu'cizedir. Hem nihâyetsiz belâğattadır. Hem, umuma her vakitte hidayettir. Hâlbuki şöyle bazı hâdisât‑ı cüz'iyeyi, tarihvâri bir sûrette musırrâne tekrar etmekte ne mânâ var? Bir ineği kesmek gibi bir vâkıa-i cüz'iyeyi, o kadar mühim tavsifât ile böyle zikretmek, hattâ o sûre-i azîmeye de El‑Bakara tesmiye etmekte ne münâsebet var? Hem de Âdem’e secde olan hâdise, sırf bir emr‑i gaybîdir. Akıl ona yol bulamaz. Kavî bir îmândan sonra teslîm ve iz'ân edilebilir. Hâlbuki Kur'ân, umum ehl-i akla ders veriyor. Çok yerlerde اَفَلَا يَعْقِلُونَ der, akla havâle eder. Hem taşların tesâdüfî olan bazı hâlât‑ı tabîiyesini ehemmiyetle beyân etmekte ne hidayet var?”
334
İlhâm olunan nüktelerin sûreti şudur:

Birinci Nükte

Kur'ân‑ı Hakîm’de çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor. Nasıl ki, عَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا Hazret‑i Âdem’in melâikelere karşı kàbiliyet-i hilâfet için bir mu'cizesi olan ta'lim-i esmâ’dır ki, bir hâdise-i cüz'iyedir. Şöyle bir düstur-u küllînin ucudur ki:
Nev'‑i beşere câmiiyet-i isti'dâd cihetiyle ta'lim olunan hadsiz ulûm ve kâinâtın envâ'ına muhît pek çok fünûn ve Hàlık’ın şuûnât ve evsâfına şâmil kesretli maârifin ta'limidir ki; nev'-i beşere, değil yalnız melâikelere, belki semâvât ve arz ve dağlara karşı emânet-i kübrâyı haml da'vâsında bir rüchâniyet vermiş ve hey'et-i mecmuasıyla arzın bir halife-i manevîsi olduğunu Kur'ân ifhâm ettiği misillû; “Melâikelerin Âdem’e secdesiyle beraber, şeytanın secde etmemesi” olan hâdise-i cüz'iye-i gaybiye, pek geniş bir düstur-u külliye-i meşhûdenin ucu olduğu gibi, pek büyük bir hakikati ihsâs ediyor. Şöyle ki:
335
Kur'ân, şahs‑ı Âdem’e melâikelerin itâat ve inkıyadını ve şeytanın tekebbür ve imtina'ını zikretmesiyle; nev'-i beşere, kâinâtın ekser maddî envâ'ları ve o envâ'ın manevî mümessilleri ve müekkelleri musahhar olduklarını ve nev'-i beşerin hâsselerinin bütün istifadelerine müheyyâ ve münkàd olduklarını ifhâm etmekle beraber, o nev'in isti'dâdâtını bozan ve yanlış yollara sevkeden mevâdd-ı şerîre ile onların mümessilleri ve sekene-i habîseleri, o nev'-i beşerin tarîk-ı kemâlâtında ne büyük bir engel, ne müdhiş bir düşman teşkil ettiğini ihtar ederek Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, bir tek Âdem’le cüz'î hâdiseyi konuşurken bütün kâinâtla ve bütün nev'-i beşerle bir mükâleme-i ulviye ediyor.

İkinci Nükte

Mısır Kıt'ası, kumistan olan Sahrâ‑yı Kebîr’in bir parçası olduğundan Nil-i Mübârek’in feyziyle gayet mahsuldâr bir tarla hükmüne geçtiğinden, o Cehennem-nümûn sahrâ komşuluğunda şöyle Cennet-misâl bir mevki-i mübârekin bulunması, felâhat ve zirâati, ahâlisinde pek merğûb bir sûrete getirmiş ve o sekenenin seciyesine öyle tesbit etmiş ki; zirâati kudsiye ve vâsıta-i zirâat olan “Bakar”ı ve “Sevr”i mukaddes, belki ma'bûd derecesine çıkarmış. Hattâ o zamandaki Mısır milleti sevr’e, bakar’a, ibâdet etmek derecesinde bir kudsiyet vermişler. İşte o zamanda Benî-İsrail dahi o kıt'ada neş'et ediyordu ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, “İcl” mes'elesinden anlaşılıyor.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’ın risaletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve isti'dâdlarına işlemiş olan o bakar-perestlik mefkûresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile ifhâm ediyor.
İşte şu hâdise‑i cüz'iye ile bir düstur-u küllîyi, her vakit, hem herkese gayet lüzumlu bir ders-i hikmet olduğunu ulvî bir i'câz ile beyân eder.
Buna kıyâsen bil ki: Kur'ân‑ı Hakîm’de bazı hâdisât-ı tarihiye sûretinde zikredilen cüz'î hâdiseler, küllî düsturların uçlarıdır. Hattâ çok sûrelerde zikr ve tekrar edilen kıssa-i Mûsa’nın yedi cümlelerine misâl olarak Lemeât’ta, İ'câz-ı Kur'ân Risalesi’nde o cüz'î cümlelerin herbir cüz'ünün, nasıl mühim bir düstur-u küllîyi tazammun ettiğini beyân etmişiz. İstersen o risaleye müracaat et.
336

Üçüncü Nükte

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Şu âyeti okurken, müvesvis dedi ki: “Herkese ma'lûm ve âdi olan taşların şu fıtrî bazı hâlât‑ı tabîiyesini, en mühim ve büyük mes'eleler sûretinde bahs ve beyânda ne mânâ var, ne münâsebet var, ne ihtiyaç var?”
Şu vesveseye karşı feyz‑i Kur'ân’dan şöyle bir nükte ilhâm edildi:
Evet, münâsebet var ve ihtiyaç var. Hem o derece büyük bir münâsebet ve ehemmiyetli bir mânâ ve o derece muazzam ve lüzumlu bir hakikat var ki, ancak Kur'ân’ın îcâz‑ı mu'cizi ve lütf-u irşadıyla bir derece basitleştirilmiş ve ihtisar edilmiş.
Evet, i'câz‑ı Kur'ân’ın bir esâsı olan îcâz, hem hidayet-i Kur'ân’ın bir nuru olan lütf-u irşad ve hüsn-ü ifhâm, iktiza ediyorlar ki; Kur'ân’ın muhâtabları içinde ekseriyeti teşkil eden avâma karşı küllî hakikatleri ve derin ve umumî düsturları, me'lûf ve cüz'î sûretler ile gösterilsin ve fikirleri basit olan umumî avâma karşı muazzam hakikatlerin yalnız uçları ve basit bir sûreti gösterilsin. Hem âdet perdesi tahtında ve zeminin altında hàrikulâde olan tasarrufât-ı İlâhiye icmâlen gösterilsin. İşte bu sırra binâendir ki, Kur'ân-ı Hakîm şu âyetle diyor:
337
Ey Benî‑İsrail ve ey benî Âdem! Sizlere ne olmuş ki; kalbleriniz taştan daha câmid ve daha ziyâde katılaşmıştır! Zîra görmüyor musunuz ki, o pek sert ve pek câmid ve toprak altında bir tabaka-i azîme teşkil eden o koca taşlar, o kadar evâmir-i İlâhiye’ye karşı mutî' ve musahhar ve icraat-ı Rabbâniye altında o kadar yumuşak ve emirberdir ki; havada ağaçların teşkilinde tasarrufât-ı İlâhiye, ne derece sühûletle cereyan ediyor; öyle de, tahte'z-zemin ve o sert, sağır taşlarda o derece sühûlet ve intizam ile, hattâ damarlara karşı kanın cevelânı gibi muntazam su cedvelleri ve su damarları, kemâl‑i hikmetle o taşlarda mukâvemet görmeyerek cereyan ediyor. Hem havada nebâtât ve ağaçların dallarının sühûletle sûret-i intişarı gibi o derece sühûletle köklerin nâzik damarları, yer altındaki taşlarda mümânaat görmeyerek evâmir-i İlâhî ile muntazaman intişar ettiğini Kur'ân işâret ediyor ve geniş bir hakikati, şu âyetle ders veriyor ve o ders ile, o kasâvetli kalblere bu mânâyı veriyor ve remzen diyor:
Ey Benî‑İsrail ve ey benî Âdem! Za'f ve acziniz içinde nasıl bir kalb taşıyorsunuz ki, öyle bir Zât’ın evâmirine karşı o kalb, kasâvetle mukâvemet ediyor. Hâlbuki; o koca, sert taşların tabaka-i muazzaması, O Zât’ın evâmiri önünde kemâl-i inkıyadla, karanlıkta nâzik vazifelerini mükemmel îfâ ediyorlar. İtâatsizlik göstermiyorlar. Belki o taşlar, toprak üstünde bulunan bütün zevi'l-hayata, âb-ı hayatla beraber sâir medâr-ı hayatlarına öyle bir hazinedarlık ediyor ve öyle bir adâletle taksimata vesiledir ve öyle bir hikmetle tevzîata vâsıta oluyor ki: Hakîm-i Zülcelâl’in dest-i kudretinde balmumu gibi ve belki hava gibi yumuşaktır, mukâvemetsizdir ve azamet-i kudretine karşı secdededir.
338
Zîra, toprak üstünde müşâhede ettiğimiz şu masnûât‑ı muntazama ve şu hikmetli ve inâyetli tasarrufât-ı İlâhiye misillû, zemin altında aynen cereyan ediyor. Belki, hikmeten daha acîb ve intizamca daha garîb bir sûrette hikmet ve inâyet-i İlâhiye tecellî ediyor.
Bakınız! En sert ve hissiz o koca taşlar, nasıl balmumu gibi evâmir‑i tekvîniyeye karşı yumuşaklık gösteriyorlar ve memur-u İlâhî olan o latîf sulara, o nâzik köklere, o ipek gibi damarlara o derece mukâvemetsiz ve kasâvetsizdir. Güyâ bir âşık gibi, o latîf ve güzellerin temâsıyla kalbini parçalıyor, yollarında toprak oluyor!
Hem, وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ ile şöyle bir hakikat‑i muazzamanın ucunu gösteriyor ki:
“Taleb‑i rü'yet” hâdisesinde, meşhûr dağın tecellî ile parçalanması ve taşlarının dağılması gibi; umum rû‑yi zeminde, aslı, sudan incimâd etmiş âdeta yekpâre taşlardan ibaret olan ekser dağların, zelzele veya bazı hâdisât-ı arziye sûretinde tecelliyât-ı Celâliye ile o dağların yüksek zirvelerinden o haşyet verici tecelliyât-ı Celâliyenin zuhûruyla taşlar parçalanarak, bir kısmı ufalanıp toprağa kalbolup, nebâtâta menşe' olur. Diğer bir kısmı taş kalarak, yuvarlanıp derelere, ovalara dağılıp, sekene-i zeminin meskeni gibi birçok işlerinde hizmetkârlık ederek ve mahfî bazı hikem ve menâfi' için Kudret ve Hikmet-i İlâhiye’ye secde-i itâat ederek, desâtir-i Hikmet-i Sübhâniye’ye emirber şeklini alıyorlar.
Elbette o haşyetten, o yüksek mevkii terkedip mütevâziâne aşağı yerleri ihtiyar etmek ve o mühim menfaatlere sebeb olmak beyhûde olmayıp başıboş değil ve tesâdüfî dahi olmadığı, belki bir Hakîm‑i Kadîr’in tasarrufât-ı hakîmânesiyle, o intizamsızlık içinde zâhirî nazara görünmeyen bir intizam-ı hakîmâne bulunduğuna delil ise; o taşlara müteallik fâideler, menfaatler ve onlar, üstünde yuvarlandıkları dağın cesedine giydirilen ve çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla münakkaş ve müzeyyen olan gömleklerin kemâl-i intizamı ve hüsn-ü san'atı; kat'î, şüphesiz şehâdet eder.
339
İşte, şu üç âyetin, hikmet nokta‑i nazarında ne kadar kıymetdâr olduğunu gördünüz. Şimdi bakınız Kur'ân’ın letâfet-i beyânına ve i'câz-ı belâğatına; nasıl şu zikrolunan büyük ve geniş ve ehemmiyetli hakikatlerin uçlarını üç fıkra içinde üç vâkıa-i meşhûre ve meşhûde ile gösteriyor ve medâr-ı ibret üç hâdise-i uhrâyı hatırlatmakla latîf bir irşad yapar, mukâvemet-sûz bir zecreder.
Meselâ, ikinci fıkrada der: وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُ
Şu fıkra ile, Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın asâsına karşı kemâl-i şevk ile inşikak edip on iki gözünden on iki çeşme akıtan taşa işâret etmekle, şöyle bir mânâyı ifhâm ediyor ve ma'nen diyor:
Ey Benî‑İsrail! Bir tek mu'cize-i Mûsa’ya (A.S.) karşı koca taşlar yumuşar, parçalanır. Ya haşyetinden veya sürûrundan ağlayarak sel gibi yaş akıttığı hâlde, hangi insafla bütün mu'cizât-ı Mûseviye’ye (A.S.) karşı temerrüd ederek ağlamayıp, gözünüz cümûd ve kalbiniz katılık ediyor?
Hem üçüncü fıkrada der: وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ
Şu fıkra ile, Tûr‑i Sînâ’daki münâcât-ı Mûseviye’de (A.S.) vukû' bulan tecelliye-i Celâliye heybetinden koca dağ parçalanıp dağılması ve o haşyetten taşların etrafa yuvarlanması olan vâkıa-i meşhûreyi ihtar ile şöyle bir mânâyı ders veriyor ki:
Ey kavm‑i Mûsa! Nasıl, Allah’tan korkmuyorsunuz? Hâlbuki taşlardan ibaret olan dağlar, O’nun haşyetinden ezilip dağılıyor ve sizden ahz-ı mîsâk için üstünüzde Cebel-i Tûr’u tuttuğunu, hem taleb-i rü'yet hâdisesinde dağın parçalanmasını bilip ve gördüğünüz hâlde, ne cesâretle O’nun haşyetinden titremeyip, kalbinizi katılık ve kasâvette bulunduruyorsunuz?
340
Hem birinci fıkrada diyor: وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُ
Bu fıkra ile, dağlardan nebeân eden Nil‑i mübârek, Dicle ve Fırat gibi ırmakları hatırlatmakla, taşların evâmir-i tekvîniyeye karşı ne kadar hàrika-nümâ ve mu'cizevâri bir sûrette mazhar ve musahhar olduğunu ifhâm eder ve onunla böyle bir mânâyı müteyakkız kalblere veriyor ki: şöyle azîm ırmakların, elbette mümkün değil şu dağlar hakîki menba'ları olsun. Çünkü; farazâ o dağlar tamamen su kesilse ve mahrûtî birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin şöyle sür'atli ve kesretli cereyanlarına muvâzeneyi kaybetmeden, birkaç ay ancak dayanabilirler ve o kesretli masârife karşı gâliben bir metre kadar toprakta nüfûz eden yağmur, kâfî vâridât olamaz.
Demek ki, şu enhârın nebeânları, âdi ve tabîi ve tesâdüfî bir iş değildir. Belki pek hàrika bir sûrette Fâtır‑ı Zülcelâl, onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor.
İşte bu sırra işâreten, bu mânâyı ifâde için hadîste rivâyet ediliyor ki: “O üç nehrin herbirine, Cennet’ten birer katre her vakit damlıyor ve ondan bereketlidirler.” Hem bir rivâyette denilmiş ki: “Şu üç nehrin menba'ları, Cennet’tendir.” Şu rivâyetin hakikati şudur ki: Mâdem esbâb‑ı maddiye, şunların bu derece kesretli nebeânına kàbil değildir. Elbette menba'ları, bir âlem-i gaybdadır ve gizli bir hazine-i rahmetten gelir ki; masârif ile vâridâtın muvâzenesi devam eder.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, şu mânâyı ihtar ile şöyle bir ders veriyor ki, der:
Ey Benî‑İsrail ve ey benî Âdem! Kalb katılığı ve kasâvetinizle öyle bir Zât-ı Zülcelâl’in evâmirine karşı itâatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i Sermedî’nin ziyâ-yı mârifetine gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki; Mısır’ınızı Cennet sûretine çeviren Nil-i mübârek gibi koca nehirleri, âdi, câmid taşların ağızlarından akıtıp mu'cizât-ı kudretini, şevâhid-i vahdâniyetini o koca nehirlerin kuvvet ve zuhûr ve ifâzaları derecesinde kâinâtın kalbine ve zeminin dimağına vererek, cin ve insin kulûb ve ukùlüne isâle ediyor. Hem, hissiz, câmid bazı taşları böyle acîb bir tarzda mu'cizât-ı kudretine mazhar etmesi, Güneş’in ziyâsı, Güneş’i gösterdiği gibi, O Fâtır‑ı Zülcelâl’i gösterdiği hâlde, nasıl O’nun o nur-u mârifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?
341
İşte, şu üç hakikate nasıl bir belâğat giydirilmiş gör ve belâğat‑ı irşadiyeye dikkat et! Acaba hangi kasâvet ve katılık vardır ki, böyle harâretli şu belâğat-ı irşada karşı dayanabilsin, ezilmesin?‥
İşte baştan buraya kadar anladınsa, Kur'ân‑ı Hakîm’in irşadî bir lem'a-i i'câzını gör, Allah’a şükret!‥
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ كَمَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى وَوَفِّقْنَا لِخِدْمَتِهِ اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ الْحَك۪يمُ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ