İki Mühim Suâle Karşı İki Mühim Cevab

Birincisi

Eğer Desen: “Mâdem Kur'ân, beşer için nâzil olmuştur; neden beşerin nazarında en mühim olan medeniyet hàrikalarını tasrîh etmiyor? Yalnız gizli bir remz ile, hafî bir îmâ ile, hafif bir işâretle, zaîf bir ihtar ile iktifâ ediyor?”
Elcevab: Çünkü: Medeniyet‑i beşeriye hàrikalarının hakları, bahs-i Kur'ânîde o kadar olabilir. Zîra Kur'ân’ın vazife-i asliyesi; dâire-i Rubûbiyet’in kemâlât ve şuûnâtını ve dâire-i ubûdiyetin vezâif ve ahvâlini ta'lim etmektir. Öyle ise; şu havârık-ı beşeriyenin o iki dâirede hakları, yalnız bir zaîf remz, bir hafif işâret ancak düşer. Çünkü; onlar, dâire-i Rubûbiyet’ten haklarını isteseler o vakit pek az hak alabilirler.
359
Meselâ; tayyare‑i beşer , Kur'ân’a dese: “Bana bir hakk‑ı kelâm ver, âyâtında bir mevki ver.” Elbette o dâire-i Rubûbiyet’in tayyareleri olan seyyârât, Arz, Kamer; Kur'ân nâmına diyecekler: “Burada cirmin kadar bir mevki alabilirsin.”
Eğer beşerin tahte'l‑bahirleri, Âyât-ı Kur'âniye’den mevki isteseler; o dâirenin tahte'l-bahirleri, (yani bahr-i muhît-i havâîde ve esîr denizinde yüzen) zemin ve yıldızlar ona diyecekler: “Yanımızda senin yerin, görünmeyecek derecede azdır.”
Eğer elektriğin parlak, yıldız‑misâl lambaları, hakk-ı kelâm isteyerek âyetlere girmek isteseler; o dâirenin elektrik lambaları olan şimşekler, şahablar ve gök yüzünü zînetlendiren yıldızlar ve misbâhlar diyecekler: “Işığın nisbetinde bahis ve beyâna girebilirsin.”
Eğer havârık‑ı medeniyet, dekàik-ı san'at cihetinde haklarını isterlerse ve âyetlerden makam taleb ederlerse o vakit, bir tek sinek onlara: “Susunuz!” diyecek. “Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zîra sizlerdeki, beşerin cüz'-i ihtiyarıyla kesbedilen bütün ince san'atlar ve bütün nâzik cihâzlar toplansa benim küçücük vücûdumdaki ince san'at ve nâzenîn cihâzlar kadar acîb olamaz… اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِاجْتَمَعُوا لَهُ ilâ âhir‥ âyeti sizi susturur”.
Eğer o hàrikalar, dâire‑i ubûdiyete gidip o dâireden haklarını isterlerse, o zaman o dâireden şöyle bir cevab alırlar ki: “Sizin münâsebetiniz bizimle pek azdır ve dâiremize kolay giremezsiniz.
Çünkü: Programımız budur ki: Dünya bir misâfirhânedir. İnsan ise, onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misâfirdir ve kısa bir ömürde hayat‑ı ebediyeye lâzım olan levâzımatı tedârik etmekle mükelleftir. En ehemm ve en elzem işler, takdim edilecektir.
Hâlbuki siz, ekseriyet itibariyle şu fânî dünyayı bir makarr‑ı ebedî nokta-i nazarında ve gaflet perdesi altında, dünya-perestlik hissiyle işlenmiş bir sûret sizde görülüyor. Öyle ise, hak-perestlik ve âhireti düşünmeklik esâsları üzerine müesses olan ubûdiyetten hisseniz pek azdır. Lâkin, eğer kıymetdâr bir ibâdet olan sırf menfaat-i ibâdullâh için ve menâfi'-i umumîye ve istirahat-i âmmeye ve hayat-ı ictimâiyenin kemâline hizmet eden ve elbette ekalliyet teşkil eden muhterem san'atkârlar ve mülhem keşşâflar, arkanızda ve içinizde varsa o hassas zâtlara şu Remz ve İşârât-ı Kur'âniye – sa'ye teşvik ve san'atlarını takdir etmek için – elhak kâfî ve vâfîdir…”
360

İkinci Suâle Cevab

Eğer Desen: “Şimdi şu tahkîkattan sonra şübhem kalmadı ve tasdik ettim ki; Kur'ân’da, sâir hakàikla beraber, medeniyet‑i hâzıranın hàrikalarına ve belki daha ilerisine işâret ve remz vardır. Dünyevî ve uhrevî saâdet-i beşere lâzım olan herşey, değeri nisbetinde içinde bulunur. Fakat, niçin Kur'ân onları sarâhatle zikretmiyor; tâ, muannid kâfirler dahi tasdike mecbur olsunlar, kalbimiz de rahat olsun?”
Elcevab: Din bir imtihandır, teklif‑i İlâhî bir tecrübedir; tâ, ervâh-ı àliye ile ervâh-ı sâfile, müsâbaka meydânında birbirinden ayrılsın. Nasıl ki bir mâdene ateş veriliyor; tâ elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de, bu dâr‑ı imtihanda olan teklifat-ı İlâhiye bir ibtilâdır ve bir müsâbakaya sevktir ki; isti'dâd-ı beşer mâdeninde olan cevâhir-i àliye ile mevâdd-ı süfliye birbirinden tefrik edilsin.
Mâdem Kur'ân, bu dâr‑ı imtihanda, bir tecrübe sûretinde, bir müsâbaka meydânında, beşerin tekemmülü için nâzil olmuştur; elbette şu dünyevî ve herkese görünecek umûr-u gaybiye-i istikbâliyeye yalnız işâret edecek ve hüccetini isbât edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarâhaten zikretse, sırr-ı teklif bozulur. Âdeta gökyüzündeki yıldızlarla vâzıhan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ yazmak misillû bir bedâhete girecek. O zaman herkes ister istemez tasdik edecek. Müsâbaka olmaz, imtihan fevt olur. Kömür gibi bir rûh ile elmas gibi bir rûh beraber kalacaklar.
361
Elhâsıl: Kur'ân‑ı Hakîm, hakîmdir. Herşeye, kıymeti nisbetinde bir makam verir. İşte Kur'ân, binüçyüz sene evvel, istikbâlin zulümâtında müstetir ve gaybî olan semerât ve terakkiyât-ı insaniyeyi görüyor ve gördüğümüzden ve göreceğimizden daha güzel bir sûrette gösterir.
Demek Kur'ân, öyle bir Zât’ın kelâmıdır ki, bütün zamanları ve içindeki bütün eşyayı bir ânda görüyor…
İşte Mu'cizât‑ı Enbiyâ yüzünde parlayan bir lem'a-i i'câz-ı Kur'ân!‥
اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ وَوَفِّقْنَا لِخِدْمَتِهِ ف۪ي كُلِّ اٰنٍ وَزَمَانٍ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ وَكَرِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا وَمَوْلٰينَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَنَبِيِّكَ وَرَسُولِكَ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَزْوَاجِهِ وَذُرِّيَّاتِهِ وَعَلَى النَّبِيّ۪ينَ وَالْمُرْسَل۪ينَ وَعَلَى الْمَلٰئِكَةِ الْمُقَرَّب۪ينَ وَالْاَوْلِيَاءِ وَالصَّالِح۪ينَ ❋ اَفْضَلَ صَلَاةٍ وَاَزْكٰى سَلَامٍ وَاَنْمٰى بَرَكَاتٍ بِعَدَدِ سُوَرِ الْقُرْاٰنِ وَاٰيَاتِهِ وَحُرُوفِهِ وَكَلِمَاتِهِ وَمَعَان۪يهِ وَاِشَارَاتِهِ وَرُمُوزِهِ وَدَلَالَاتِهِ وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَالْطُفْ بِنَا يَا اِلٰهَنَا يَا خَالِقَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ ❋ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ اٰم۪ينَ