İkinci Şuâ

Kur'ân’ın câmiiyet‑i hàrikulâdesidir. Şu şuânın, “Beş Lem'a”sı var.

Birinci Lem'a

Lafzındaki câmiiyettir.
Elbette, evvelki Söz’lerde, hem bu Söz’de zikrolunan âyetlerden şu câmiiyet âşikâre görünüyor. Evet, لِكُلِّ اٰيَةٍ ظَهْرٌ وَبَطْنٌ وَحَدٌّ وَمُطَّلَعٌ وَلِكُلٍّ شُجُونٌ وَغُصُونٌ وَفُنُونٌ olan hadîsin işâret ettiği gibi; elfâz‑ı Kur'âniye, öyle bir tarzda vaz'edilmiş ki, herbir kelâmın, hattâ herbir kelimenin, hattâ herbir harfin, hattâ bazen bir sükûtun çok vücûhu bulunuyor. Herbir muhâtabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.
525
Meselâ: وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا Yani: “Dağları zemininize kazık ve direk yaptım.” bir kelâmdır.
Bir âmînin şu kelâmdan hissesi: Zâhiren yere çakılmış kazıklar gibi görünen dağları görür, onlardaki menâfi'ini ve ni'metlerini düşünür, Hàlık’ına şükreder.
Bir şâirin bu kelâmdan hissesi: Zemin, bir taban ve kubbe‑i semâ, üstünde konulmuş yeşil ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir muhteşem çadır, ufkî bir dâire sûretinde ve semânın etekleri başında görünen dağları, o çadırın kazıkları misâlinde tahayyül eder. Sâni'-i Zülcelâl’ine hayretkârâne perestiş eder.
Hayme‑nişîn bir edîbin bu kelâmdan nasîbi: Zeminin yüzünü, bir çöl ve sahrâ; dağların silsilelerini pek kesretle ve çok muhtelif bedevî çadırları gibi; güyâ tabaka‑i türâbiye, yüksek direkler üstünde atılmış, o direklerin sivri başları o perde-i türâbiyeyi yukarıya kaldırmış, birbirine bakar pek çok muhtelif mahlûkatın meskeni olarak tasavvur eder. O büyük azametli mahlûkları, böyle yeryüzünde çadırlar misillû kolayca kuran ve koyan Fâtır-ı Zülcelâl’ine karşı secde-i hayret eder.
Coğrafyacı bir edîbin o kelâmdan kısmeti: Küre‑i zemin, bahr-i muhît-i havâîde veya esîrîde yüzen bir sefîne ve dağları, o sefînenin üstünde tesbit ve muvâzene için çakılmış kazıklar ve direkler şeklinde tefekkür eder. O koca küre-i zemini, muntazam bir gemi gibi yapıp, bizleri içine koyup, aktâr-ı âlemde gezdiren Kadîr-i Zülkemâl’e karşı: سُبْحَانَكَ مَا اَعْظَمَ شَأْنَكَ der.
526
Medeniyet ve hey'et‑i ictimâiyenin mütehassıs bir hakîminin bu kelâmdan hissesi: Zemini, bir hâne ve o hâne hayatının direği, hayat‑ı hayvaniye ve hayat-ı hayvaniye direği, şerâit-i hayat olan su, hava ve topraktır. Su ve hava ve toprağın direği ve kazığı, dağlardır. Zîra dağlar, suyun mahzeni, havanın tarağı (gazât-ı muzırrayı tersib edip, havayı tasfiye eder) ve toprağın hâmîsi (bataklıktan ve denizin istilâsından muhâfaza eder) ve sâir levâzımat-ı hayat-ı insaniyenin hazinesi olarak fehmeder. Şu koca dağları, şu sûretle hâne-i hayatımız olan zemine direk yapan ve maîşetimize hazinedar ta'yin eden Sâni'-i Zülcelâl-i ve'l-İkram’a, kemâl-i ta'zîm ile hamd ü senâ eder.
Hikmet‑i tabîiyenin bir feylesofunun şu kelâmdan nasîbi şudur ki: Küre‑i zeminin karnında bazı inkılâbât ve imtizacâtın neticesi olarak hâsıl olan zelzele ve ihtizâzâtı, dağların zuhûruyla sükûnet bulduğunu ve medâr ve mihverindeki istikrarına ve zelzelenin irticacıyla medâr-ı senevîsinden çıkmamasına sebeb, dağların hurûcu olduğunu ve zeminin hiddeti ve gadabı, dağların menâfiziyle teneffüs etmekle sükûnet ettiğini fehmeder, tamamen îmâna gelir, اَلْحِكْمَةُ لِلّٰهِ der.
Meselâ: اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا ’daki رَتْقًا kelimesi, tedkîkàt‑ı felsefe ile âlûde olmayan bir âlime, o kelime şöyle ifhâm eder ki: Semâ berrak, bulutsuz; zemin kuru ve hayatsız, tevellüde gayr-ı kàbil bir hâlde iken‥ semâyı yağmurla, zemini hadravâtla fethedip, bir nev'i izdivâc ve telkîh sûretinde bütün zîhayatları o sudan halketmek, öyle bir Kadîr-i Zülcelâl’in işidir ki; rû-yi zemin, O’nun küçük bir bostanı ve semânın yüz örtüsü olan bulutlar, O’nun bostanında bir süngerdir‥ anlar, azamet-i kudretine secde eder.
527
Ve muhakkìk bir hakîme, o kelime şöyle ifhâm eder ki: Bidâyet‑i hilkatte semâ ve arz şekilsiz birer küme ve menfaatsiz birer yaş hamur; veledsiz, mahlûkatsız toplu birer madde iken, Fâtır-ı Hakîm onları feth ve bastedip güzel bir şekil, menfaatdâr birer sûret, zînetli ve kesretli mahlûkata menşe' etmiştir anlar, vüs'at-i hikmetine karşı hayran olur.
Yeni zamanın feylesofuna şu kelime şöyle ifhâm eder ki: Manzûme‑i Şemsiye’yi teşkil eden küremiz, sâir seyyâreler, bidâyette Güneş’le mümtezic olarak açılmamış bir hamur şeklinde iken; Kàdir-i Kayyûm o hamuru açıp, o seyyâreleri birer birer yerlerine yerleştirerek, Güneş’i orada bırakıp, zeminimizi buraya getirerek, zemine toprak sererek, semâ cânibinden yağmur yağdırarak, Güneş’ten ziyâ serptirerek dünyayı şenlendirip bizleri içine koymuştur anlar, başını tabiat bataklığından çıkarır, اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الْوَاحِدِ الْاَحَدِ der.
Meselâ: وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ’daki “Lâm”; hem kendi mânâsını, hem “fî” mânâsını, hem “ilâ” mânâsını ifâde eder. İşte لِمُسْتَقَرٍّ ’in “Lâm”ı, avâm o “Lâm”ı “ilâ” mânâsında görüp fehmeder ki; size nisbeten ışık verici, ısındırıcı müteharrik bir lamba olan Güneş, elbette bir gün seyri bitecek, mahall‑i kararına yetişecek, size fâidesi dokunmayacak bir sûret alacaktır, anlar. O da, Hàlık-ı Zülcelâl’in Güneş’e bağladığı büyük ni'metleri düşünerek “Sübhânallâh, Elhamdülillâh” der.
Ve âlime dahi o “Lâm”ı “ilâ” mânâsında gösterir. Fakat, Güneş’i yalnız bir lamba değil, belki bahar ve yaz tezgâhında dokunan mensûcât‑ı Rabbâniye’nin bir mekiği, gece-gündüz sahifelerinde yazılan Mektûbat-ı Samedâniye’nin mürekkebi, nur bir hokkası sûretinde tasavvur ederek Güneş’in cereyan-ı sûrîsi, alâmet olduğu ve işâret ettiği intizamât-ı âlemi düşündürerek Sâni'-i Hakîm’in san'atına “Mâşâallâh” ve hikmetine “Bârekallâh” diyerek secdeye kapanır.
528
Ve kozmoğrafyacı bir feylesofa “Lâm”ı “fî” mânâsında şöyle ifhâm eder ki: Güneş, kendi merkezinde ve mihveri üzerinde zenberekvâri bir cereyan ile manzûmesini emr‑i İlâhî ile tanzim edip tahrîk eder. Şöyle bir saat-ı kübrâyı halkedip tanzim eden Sâni'-i Zülcelâl’ine karşı kemâl-i hayret ve istihsân ile “El‑azametü lillâh ve'l-kudretü lillâh” der, felsefeyi atar, Hikmet‑i Kur'âniye’ye girer.
Ve dikkatli bir hakîme şu “Lâm”ı, hem illet mânâsında, hem zarfiyet mânâsında tutturup şöyle ifhâm eder ki: Sâni'‑i Hakîm, işlerine esbâb-ı zâhiriyeyi perde ettiğinden câzibe-i umumiye nâmında bir kanun-u İlâhî’siyle sapan taşları gibi seyyâreleri Güneş’le bağlamış ve o câzibe ile muhtelif, fakat muntazam hareketle o seyyâreleri dâire-i hikmetinde döndürüyor ve o câzibeyi tevlîd için Güneş’in kendi merkezinde hareketini zâhirî bir sebeb etmiş. Demek, لِمُسْتَقَرٍّ mânâsı: ف۪ي مُسْتَقَرٍّ لَهَا لِاِسْتِقْرَارِ مَنْظُومَتِهَا yani; “Kendi müstakarrı içinde manzûmesinin istikrarı ve nizâmı için hareket ediyor.” Çünkü: Hareket harâreti, harâret kuvveti, kuvvet câzibeyi zâhiren tevlîd eder gibi bir âdet‑i İlâhiye, bir kanun-u Rabbânî’dir. İşte şu hakîm; böyle bir hikmeti, Kur'ân’ın bir harfinden fehmettiği zaman “Elhamdülillâh Kur'ân’dadır hak hikmet, felsefeyi beş paraya saymam.” der.
Ve şâirâne bir fikir ve kalb sâhibine şu “Lâm”dan ve istikrardan şöyle bir mânâ fehmine gelir ki: “Güneş, nurânî bir ağaçtır. Seyyâreler onun müteharrik meyveleri… Ağaçların hilâfına olarak Güneş silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar.” Hem tahayyül edebilir ki: “Şems, meczûb bir serzâkirdir. Halka‑i zikrin merkezinde cezbeli bir zikreder ve ettirir.” Bir risalede şu mânâya dair şöyle demiştim:“Evet Güneş bir meyvedârdır, silkinir tâ düşmesin seyyâr olan yemişleri.Eğer sükûtuyla sükûnet eylese cezbe kaçar; ağlar fezâda muntazam meczûbları.”
529
Hem meselâ: اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ’da bir sükût var, bir ıtlâk var. Neye zafer bulacaklarını ta'yin etmemiş. Tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünkü; bir kısım muhâtabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cennet’i düşünür. Bir kısım, saâdet‑i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım, yalnız Rızâ-yı İlâhîyi ricâ eder. Bir kısım, Rü'yet-i İlâhiye’yi gaye-i emel bilir. Ve hâkezâ‥ bunun gibi pek çok yerlerde Kur'ân, sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun. Hazfeder, tâ çok mânâları ifâde etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun.
İşte; اَلْمُفْلِحُونَder. Neye felâh bulacaklarını ta'yin etmiyor. Güyâ o sükûtla der: “Ey Müslümanlar!‥ Müjde size. Ey müttakì!‥ Sen Cehennem’den felâh bulursun. Ey sâlih!‥ Sen Cennet’e felâh bulursun. Ey ârif!‥ Sen rızâ‑yı İlâhîye nâil olursun. Ey âşık!‥ Sen rü'yete mazhar olursun.” Ve hâkezâ…
İşte Kur'ân; câmiiyet‑i lafziye cihetiyle kelâmdan, kelimeden, hurûftan ve sükûttan herbirisinin binler misâllerinden yalnız nümûne olarak birer misâl getirdik. Âyeti ve kıssatı bunlara kıyâs edersin.
Hem meselâ: فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ âyeti, o kadar vücûhu var ve o derece merâtibi var ki, bütün tabakàt‑ı evliyâ, bütün sülûklerinde ve mertebelerinde şu âyete ihtiyaçlarını görüp ondan kendi mertebesine lâyık bir gıdâ-yı manevî, bir taze mânâ almışlar. Çünkü; “Allah” bir ism‑i câmi' olduğundan Esmâ-i Hüsnâ adedince tevhidler, içinde bulunur. اَىْ : لَا رَزَّاقَ اِلَّا هُوَ ❋ لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ ❋ لَا رَحْمٰنَ اِلَّا هُوَ ve hâkezâ…
530
Hem meselâ: Kasas‑ı Kur'âniye’den kıssa-i Mûsa Aleyhisselâm, âdeta Asâ-yı Mûsa Aleyhisselâm gibi binler fâideleri var. O kıssada, hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı teskin ve tesellî, hem küffarı tehdid, hem münâfıkları takbih, hem Yahudîleri tevbih gibi çok makàsıdı, pek çok vücûhu vardır. Onun için sûrelerde tekrar edilmiştir. Her yerde bütün maksadları ifâde ile beraber yalnız birisi maksûd-u bizzat olur, diğerleri ona tâbi kalırlar.
Eğer Desen: “Geçmiş misâllerdeki bütün mânâları nasıl bileceğiz ki, Kur'ân onları irâde etmiş ve işâret ediyor?”
Elcevab: Mâdem Kur'ân, bir hutbe‑i Ezeliyedir. Hem muhtelif, tabaka tabaka olarak asırlar üzerinde ve arkasında oturup dizilmiş bütün benî Âdem’e hitâb ediyor, ders veriyor. Elbette, o muhtelif efhâma göre müteaddid mânâları dercedip irâde edecektir ve irâdesine emâreleri vaz'edecektir. Evet; “İşârâtü'l‑İ'câz”da şuradaki mânâlar misillû kelimât‑ı Kur'âniye’nin müteaddid mânâlarını, ilm-i sarf ve nahvin kaideleriyle ve ilm-i beyân ve fenn-i maânînin düsturlarıyla, fenn-i belâğatın kanunlarıyla isbât edilmiştir.
Bununla beraber, Ulûm‑u Arabiye’ce sahîh ve usûl-ü diniyece hak olmak şartıyla ve fenn-i maânîce makbûl ve ilm-i beyânca münâsib ve belâğatça müstahsen olan bütün vücûh ve maânî, ehl-i ictihâd ve ehl-i tefsir ve ehl-i usûli'd-din ve ehl-i usûlü'l-fıkhın icmâıyla ve ihtilâflarının şehâdetiyle Kur'ân’ın mânâlarındandırlar. O mânâlara derecelerine göre birer emâre vaz'etmiştir. Ya lafziyedir, ya maneviyedir. O maneviye ise, ya siyâk veya sibak-ı kelâmdan veya başka âyetten birer emâre o mânâya işâret eder. Bir kısmı yirmi ve otuz ve kırk ve altmış, hattâ seksen cild olarak muhakkìkler tarafından yazılan yüzbinler tefsirler, Kur'ân’ın câmiiyet ve hàrikıyet-i lafziyesine kat'î bir bürhân-ı bâhirdir. Her ne ise… Biz şu Söz’de herbir mânâya delâlet eden emâreyi kanunuyla, kaidesiyle göstersek söz çok uzanır… Onun için kısa kesip kısmen “İşârâtü'l‑İ'câz”a havâle ederiz.
531

İkinci Lem'a

Mânâsındaki câmiiyet‑i hàrikadır.
Evet Kur'ân; bütün müçtehidlerin me'hazlerini, bütün âriflerin mezâklarını, bütün vâsılların meşreblerini, bütün kâmillerin mesleklerini, bütün muhakkìklerin mezheblerini, mânâsının hazinesinden ihsân etmekle beraber, dâima onlara rehber ve terakkiyâtlarında her vakit onlara mürşid olup, o tükenmez hazinesinden onların yollarına neşr‑i envâr ettiği bütün onlarca musaddaktır ve müttefekun-aleyhtir.

Üçüncü Lem'a

İlmindeki câmiiyet‑i hàrikadır.
Evet Kur'ân; şerîatın müteaddid ve çok ilimlerini, hakikatin mütenevvi' ve kesretli ilimlerini, tarîkatın muhtelif ve hadsiz ilimlerini, kendi ilminin denizinden akıttığı gibi; dâire‑i mümkinâtın hakîki hikmetini ve dâire-i vücûbun ulûm-u hakîkiyesini ve dâire-i âhiretin maârif-i gâmızasını, o denizinden muntazaman ve kesretle akıtıyor. Şu lem'aya misâl getirilse bir cild yazmak lâzım gelir. Öyle ise, yalnız nümûne olarak şu yirmibeş aded Söz’leri gösteriyoruz. Evet, bütün yirmibeş aded Söz’lerin doğru hakikatleri, Kur'ân’ın bahr-i ilminden ancak yirmibeş katredir. O Söz’lerde kusur varsa, benim fehm-i kàsırıma aittir.
532

Dördüncü Lem'a

Mebâhisindeki câmiiyet‑i hàrikadır.
Evet, insan ve insanın vazifesi, kâinât ve Hàlık‑ı Kâinâtın, arz ve semâvâtın, dünya ve âhiretin, mâzi ve müstakbelin, ezel ve ebedin mebâhis-i külliyelerini cem'etmekle beraber nutfeden halketmek, tâ kabre girinceye kadar; yemek, yatmak, âdâbından tut, tâ kazâ ve kader mebhaslarına kadar: Altı gün hilkat-i âlemden tut, tâ وَالْمُرْسَلَاتِوَالذَّارِيَاتِ kasemleriyle işâret olunan rüzgârların esmesindeki vazifelerine kadar; وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُيَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ işârâtıyla, insanın kalbine ve irâdesine müdâhalesinden tut, tâ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪yani, bütün semâvâtı bir kabzasında tutmasına kadar; وَجَعَلْنَا ف۪يهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ zeminin çiçek ve üzüm ve hurmasından tut, tâ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ile ifâde ettiği hakikat‑i acîbeye kadar; ve semânın ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِيَ دُخَانٌ hâletindeki vaziyetinden tut, tâ duhànla inşikakına ve yıldızlarının düşüp hadsiz fezâda dağılmasına kadar; ve dünyanın imtihan için açılmasından, tâ kapanmasına kadar; ve âhiretin birinci menzili olan kabirden, sonra berzahtan, haşirden, köprüden tut, tâ Cennet’e, tâ saâdet‑i ebediyeye kadar; mâzi zamanının vukûâtından, Hazret-i Âdem’in hilkat-i cesedinden, iki oğlunun kavgasından tâ Tûfân’a, tâ kavm-i Fir'avunun garkına, tâ ekser enbiyânın mühim hâdisâtına kadar; ve اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ işâret ettiği hâdise‑i ezeliyeden tut: Tâ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ ❋ اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ ifâde ettiği vâkıa‑i ebediyeye kadar bütün mebâhis-i esâsiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyân eder ki; o beyân, bütün kâinâtı bir saray gibi idare eden ve dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan ve zemin, bir bahçe ve semâ, misbâhlarıyla süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden ve mâzi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahife hükmünde temâşâ eden ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuûnâtın iki tarafı birleşmiş, ittisal peydâ etmiş bir sûrette bir zaman-ı hâzır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâl’e yakışır bir tarz-ı beyândır.
533
Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki hâneden bahseder. Programını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar. Kur'ân dahi, şu kâinâtı yapan ve idare eden ve işlerinin listesini ve fihristesini – tâbir câiz ise – programını yazan, gösteren bir Zât’ın beyânına yakışır bir tarzdadır. Hiçbir cihetle eser‑i tasannu' ve tekellüf görünmüyor. Hiçbir şâibe-i taklid veya başkasının hesabına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud'anın emâresi olmadığı gibi; bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün hulûsiyle sâfî, berrak, parlak beyânı, nasıl gündüzün ziyâsı “Güneş’ten geldim.” der. Kur'ân dahi, “Ben, Hàlık-ı âlemin beyânıyım ve kelâmıyım.” der.
Evet, şu dünyayı antika san'atlarla süslendiren ve lezzetli ni'metlerle dolduran ve san'at‑perverâne ve ni'met-perverâne şu derece san'atının acîbeleriyle, şu derece kıymetdâr ni'metlerini dünyanın yüzüne serpen, sıravâri tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni', bir Mün'im’den başka şu velvele-i takdir ve istihsânla ve zemzeme-i hamd ve şükrânla dünyayı dolduran ve zemini bir zikirhâne, bir mescid, bir temâşâgâh-ı San'at-ı İlâhiye’ye çeviren Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir! O’ndan başka kim O’na sâhib çıkabilir? O’ndan başka kimin sözü olabilir!‥ Dünyayı ışıklandıran ziyâ, Güneş’ten başka hangi şeye yakışır!‥ Tılsım-ı kâinâtı keşfedip âlemi ışıklandıran beyân-ı Kur'ân, Şems-i Ezelî’den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki; O’na nazîre getirsin, O’nun taklidini yapsın!‥
Evet, bu dünyayı san'atlarıyla zînetlendiren bir san'atkârın, san'atını istihsân eden insanla konuşmaması muhâldir. Mâdemki, yapar ve bilir; elbette konuşur. Mâdem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur'ân’dır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlikü'l‑Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır! Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi?
534

Beşinci Lem'a

Kur'ân’ın üslûb ve îcâzındaki câmiiyet‑i hàrikadır. Bunda “Beş Işık” var.
Birinci Işık
Üslûb‑u Kur'ân’ın o kadar acîb bir cem'iyeti var ki, bir tek sûre, kâinâtı içine alan bahr-i muhît-i Kur'ânî’yi içine alır. Bir tek âyet, o sûrenin hazinesini içine alır. Âyetlerin çoğu, herbirisi birer küçük sûre; sûrelerin çoğu, herbirisi birer küçük Kur'ân’dır. İşte şu i'câzkârâne îcâzdan büyük bir lütf-u irşaddır ve güzel bir teshîldir.
Çünkü; herkes, her vakit Kur'ân’a muhtaç olduğu hâlde, ya gabâvetinden veya başka esbâba binâen her vakit bütün Kur'ân’ı okumayan veyâhut okumaya vakit ve fırsat bulamayan adamlar, Kur'ân’dan mahrum kalmamak için, herbir sûre, birer küçük Kur'ân hükmüne, hattâ herbir uzun âyet, birer kısa sûre makamına geçer. Hattâ, Kur'ân Fâtiha’da, Fâtiha dahi Besmele’de münderic olduğuna ehl‑i keşf müttefiktirler. Şu hakikate bürhân ise, ehl-i tahkîkin icmâıdır.
İkinci Işık
Âyât‑ı Kur'âniye, emir ve nehiy, va'd ve vaîd, terğîb ve terhîb, zecr ve irşad, kasas ve emsâl, ahkâm ve maârif-i İlâhiye ve ulûm-u kevniye ve kavânîn ve şerâit-i hayat-ı şahsiye ve hayat-ı ictimâiye ve hayat-ı kalbiye ve hayat-ı maneviye ve hayat-ı uhreviye gibi umum tabakàt-ı kelâmiye ve maârif-i hakîkiye ve hâcât-ı beşeriyeye delâlâtıyla, işârâtıyla câmi' olmakla beraber, خُذْ مَا شِئْتَ لِمَا شِئْتَ yani, “İstediğin herşey için Kur'ân’dan her ne istersen al.” ifâde ettiği mânâ, o derece doğruluğuyla makbûl olmuş ki, ehl‑i hakikat mâbeyninde durûb-u emsâl sırasına geçmiştir.
535
Âyât‑ı Kur'âniye’de öyle bir câmiiyet var ki, her derde devâ, her hâcete gıdâ olabilir. Evet, öyle olmak lâzım gelir. Çünkü; dâima terakkiyâtta kat'-ı merâtib eden bütün tabakàt-ı ehl-i kemâlin rehber-i mutlakı elbette şu hâsiyete mâlik olması elzemdir.
Üçüncü Işık
Kur'ân’ın i'câzkârâne îcâzıdır. Kâh olur ki, uzun bir silsilenin iki tarafını öyle bir tarzda zikreder ki, güzelce silsileyi gösterir. Hem kâh olur ki, bir kelimenin içine sarîhan, işâreten, remzen, îmâen bir da'vânın çok bürhânlarını derceder.
Meselâ: وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ ’de, âyât ve delâil‑i Vahdâniyet silsilesini teşkil eden silsile-i hilkat-i kâinâtın mebde' ve müntehâsını zikr ile o ikinci silsileyi gösterir. Birinci silsileyi okutturuyor. Evet, bir Sâni'-i Hakîm’e şehâdet eden sahâif-i âlemin birinci derecesi, semâvât ve arzın asl-ı hilkatleridir. Sonra gökleri yıldızlarla tezyîn ile zeminin zîhayatlarla şenlendirilmesi, sonra Güneş ve Ay’ın teshìriyle mevsimlerin değişmesi, sonra gece ve gündüzün ihtilâf ve deverânı içindeki silsile-i şuûnâttır. Daha gele gele tâ kesretin en ziyâde intişar ettiği mahal olan sîmâların ve seslerin hususiyetlerine ve imtiyazlarına ve teşahhuslarına kadar…
Mâdemki; en ziyâde intizamdan uzak ve tesâdüfün karışmasına ma'rûz olan, ferdlerin sîmâlarındaki teşahhusâtta hayret verici bir intizam‑ı hakîmâne bulunsa, üzerinde gayet san'atkâr bir hakîmin kalemi işlediği gösterilse, elbette intizamları zâhir olan sâir sahifeler kendi kendine anlaşılır, nakkàşını gösterir.
Hem mâdem koca semâvât ve arzın asl‑ı hilkatinde eser-i san'at ve hikmet görünüyor; elbette kâinât sarayının binasında temel taşı olarak gökleri ve zemini hikmetle koyan bir Sâni'in sâir eczâlarında eser-i san'atı, nakş-ı hikmeti pek çok zâhirdir. İşte şu âyet, hafîyi izhâr, zâhirîyi ihfa ederek gayet güzel bir îcâz yapmış.
536
Elhak; فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ ’den tut, tâ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ’e kadar altı defa وَمِنْ اٰيَاتِه۪وَمِنْ اٰيَاتِه۪ ile başlayan silsile‑i berâhin, bir silsile-i cevâhirdir, bir silsile-i nurdur, bir silsile-i i'câzdır, bir silsile-i îcâz-ı i'câzîdir. Kalb istiyor ki, şu definelerde gizli olan elmasları göstereyim. Fakat, ne yapayım makam kaldırmıyor. Başka vakte ta'lik edip o kapıyı şimdi açmıyorum.
Hem meselâ: فَاَرْسِلُونِ ❋ يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ
فَاَرْسِلُونِ kelâmıyla يُوسُفُ kelimesi ortalarında şunlar var: اِلٰى يُوسُفَ لِاَسْتَعْبَرَ مِنْهُ الرُّؤْيَا فَاَرْسَلُوهُ فَذَهَبَ اِلَى السِّجْنِ وَقَالَ يُوسُفُ
Demek beş cümleyi bir cümlede icmâl edip îcâz ettiği hâlde vuzûhu ihlâl etmemiş, fehmi işkâl etmemiş.
Hem meselâ: اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا İnsan‑ı âsî, “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diye meydân okur gibi inkârına karşı Kur'ân der: “Kim bidâyeten yaratmış ise, O diriltecek. O yaratan Zât ise, herbir şeyi herbir keyfiyette bilir. Hem size yeşil ağaçtan ateş çıkaran bir Zât, çürümüş kemiğe hayat verebilir.” İşte şu kelâm, diriltmek da'vâsına müteaddid cihetlerle bakar, isbât eder.
537
Evvelâ; insana karşı ettiği silsile‑i ihsânatı şu kelâmıyla başlar, tahrîk eder, hâtıra getirir. Başka âyetlerde tafsîl ettiği için kısa keser, akla havâle eder. Yani; “Size ağaçtan meyveyi ve ateşi ve ottan erzâkı ve hubûbu ve topraktan hayvanatı ve nebâtâtı verdiği gibi; zemini size, hoş – herbir erzâkınız içinde konulmuş – bir beşik ve âlemi, güzel ve bütün levâzımatınız içinde bulunur bir saray yapan bir Zât’tan kaçıp başıboş kalıp, ademe gidip saklanılmaz. Vazifesiz olup kabre girip uyandırılmamak üzere rahat yatamazsınız.”
Sonra o da'vânın bir deliline işâret eder; اَلشَّجَرِ الْاَخْضَرِ kelimesiyle remzen der: “Ey haşri inkâr eden adam!‥ Ağaçlara bak!‥ Kışta ölmüş, kemikler gibi hadsiz ağaçları baharda dirilten, yeşillendiren, hattâ herbir ağaçta yaprak ve çiçek ve meyve cihetiyle üç haşrin nümûnelerini gösteren bir Zât’a karşı inkâr ile, istib'âd ile kudretine meydân okunmaz!”
Sonra bir delile daha işâret eder, der: “Size ağaç gibi kesif, sakîl karanlıklı bir maddeden ateş gibi latîf, hafif, nurânî bir maddeyi çıkaran bir Zât’tan, odun gibi kemiklere ateş gibi bir hayat ve nur gibi bir şuûr vermeyi nasıl istib'âd ediyorsunuz!”
Sonra bir delile daha tasrîh eder der ki: “Bedevîler için kibrit yerine ateş çıkaran meşhûr ağacın, yeşil iken iki dalı birbirine sürüldüğü vakit ateşi yaratan ve rutûbetiyle yeşil ve harâretiyle kuru gibi iki zıt tabiatı cem'edip, onu buna menşe' etmekle herbir şey hattâ anâsır‑ı asliye ve tabâyi-i esâsiye, O’nun emrine bakar, O’nun kuvvetiyle hareket eder. Hiçbirisi başıboş olup tabiatıyla hareket etmediğini gösteren bir Zât’tan, topraktan yapılan ve sonra toprağa dönen insanı, topraktan yeniden çıkarması istib'âd edilmez. İsyan ile O’na meydân okunmaz.”
Sonra Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın şecere-i meşhûresini hâtıra getirmekle şu da'vâ-yı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Mûsa Aleyhisselâm’ın dahi da'vâsıdır. Enbiyânın ittifakına hafî bir îmâ edip şu kelimenin îcâzına bir letâfet daha katar.
538
Dördüncü Işık
Îcâz‑ı Kur'ânî, o derece câmi' ve hàrıktır. Dikkat edilse görünüyor ki: Bazen bir denizi bir ibrikte gösteriyor gibi pek geniş ve çok uzun ve küllî düsturları ve umumî kanunları, basit ve âmî fehimlere merhameten, basit bir cüz'üyle, hususî bir hâdise ile gösteriyor. Binler misâllerinden yalnız iki misâline işâret ederiz.
Birinci Misâl: Yirminci Söz’ün Birinci Makamı’nda tafsîlen beyân olunan üç âyettir ki, şahs‑ı Âdem’e ta'lim-i Esmâ ünvânıyla nev'-i benî Âdem’e ilhâm olunan bütün ulûm ve fünûnun ta'limini ifâde eder ve Âdem’e, melâikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hâdisesiyle; nev'-i insana semekten meleğe kadar ekser mevcûdât musahhar olduğu gibi, yılandan şeytana kadar muzır mahlûkatın dahi ona itâat etmeyip düşmanlık ettiğini ifâde ediyor.
Hem kavm‑i Mûsa (A.S.) bir bakarayı, bir ineği kesmekle Mısır bakar-perestliğinden alınan ve “İcl” hâdisesinde te'sirini gösteren bir bakar-perestlik mefkûresinin Mûsa Aleyhisselâm’ın bıçağıyla kesildiğini ifâde ediyor.
Hem taştan su çıkması, çay akması ve dağılıp yuvarlanması ünvânıyla tabaka‑i türâbiye altında olan taş tabakası, su damarlarına hazinedarlık ve toprağa analık ettiğini ifâde ediyor.
İkinci Misâl: Kur'ân’da çok tekrar edilen kıssa‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın cümleleri ve cüz'leridir ki, herbir cümlesi, hattâ herbir cüz'ü, bir düstur-u küllînin ucu olarak gösterilmiş ve o düsturu ifâde ediyor.
Meselâ: يَا هَامَانُ ابْنِ ل۪ي صَرْحًا Fir'avun, vezirine emreder ki: “Bana yüksek bir kule yap, semâvâtın hâlini rasad edip bakacağım. Semânın gidişatından acaba Mûsa’nın (A.S.) da'vâ ettiği gibi semâda tasarruf eden bir İlâh var mıdır?” İşte, صَرْحًا kelimesiyle ve şu cüz'î hâdise ile; dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hàlık’ı tanımadığından tabiat‑perest olup rubûbiyet da'vâ eden ve âsâr-ı ceberûtlarını göstermekle ibkà-yı nâm eden, şöhret-perest olup dağ-misâl meşhûr ehramları bina eden ve sihir ve tenâsühe kàil olup cenazelerini mumya edip dağ misillû mezarlarda muhâfaza eden Mısır fir'avunlarının an'anesinde hüküm-fermâ bir düstur-u acîbi ifâde eder.
539
Meselâ: فَالْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ Gark olan Fir'avun’a der: “Bugün senin gark olan cesedine necât vereceğim.” ünvânıyla; umum fir'avunların tenâsüh fikrine binâen cenazelerini mumyalamakla mâziden alıp müstakbeldeki ensâl‑i âtiyenin temâşâgâhına göndermek olan mevt-âlûd, ibret-nümâ bir düstur-u hayatiyelerini ifâde etmekle beraber, şu asr-ı âhirde o gark olan Fir'avun’un aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden sâhile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri üstünde şu asır sâhiline atılacağını, mu'cizâne bir işâret-i gaybiyeyi, bir lem'a-i i'câzı ve bu tek kelime bir mu'cize olduğunu ifâde eder.
Meselâ: يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْ Benî‑İsrail’in, oğullarının kesilip, kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Fir'avun zamanında yapılan bir hâdise ünvânıyla; Yahudî milletinin ekser memleketlerde her asırda ma'rûz olduğu müteaddid katliâmları, kadın ve kızları hayat-ı beşeriye-i sefîhânede oynadıkları rolü ifâde eder.
وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍوَتَرٰى كَث۪يرًا مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِي الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَوَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًا وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَوَقَضَيْنَٓا اِلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪يلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْاَرْضِ مَرَّتَيْنِوَلَاتَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
540
Yahudîlere müteveccih şu iki hükm‑ü Kur'ânî, o milletin hayat-ı ictimâiye-i insaniyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müdhiş düstur-u umumîyi tazammun eder ki: Hayat-ı ictimâiye-i beşeriyeyi sarsan ve sa'y-i ameli, sermâye ile mübâreze ettirip fukarayı zenginlerle çarpıştıran, muzâaf ribâ yapıp bankaları te'sise sebebiyet veren ve hile ve hud'a ile cem'-i mal eden o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve dâima zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve gâliblerden intikamlarını almak için her çeşit fesâd komitelerine karışan ve her nev'i ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifâde ediyor.
Meselâ: فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ “Eğer doğru iseniz, mevti isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz.” İşte meclis‑i Nebevî’de küçük bir cemâatin cüz'î bir hâdise ünvânıyla; milel-i insaniye içinde hırs-ı hayat ve havf-ı memâtla en meşhûr olan millet-i Yehûd’un tâ kıyâmete kadar lisân-ı hâlleri, mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifâde eder.
Meselâ: وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ Şu ünvânla o milletin mukadderât‑ı istikbâliyesini umumî bir sûrette ifâde eder. İşte şu milletin seciyelerinde ve mukadderâtında münderic olan şöyle müdhiş desâtir içindir ki, Kur'ân onlara karşı pek şiddetli davranıyor. Dehşetli sille-i te'dib vuruyor.
İşte şu misâllerden kıssa‑i Mûsa Aleyhisselâm ve Benî-İsrail’in sâir cüz'lerini ve sâir kıssalarını bu kıssaya kıyâs et. Şimdi şu Dördüncü Işık’taki i'câzî lem'a-i îcâz gibi Kur'ân’ın basit kelimâtlarının ve cüz'î mebhaslarının arkalarında pek çok lemeât-ı i'câziye vardır. Ârife işâret yeter.
541
Beşinci Işık
Kur'ân’ın makàsıd ve mesâil, maânî ve esâlib ve letâif ve mehâsin cihetiyle câmiiyet‑i hàrikasıdır. Evet, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın sûrelerine ve âyetlerine ve hususan sûrelerin fâtihalarına, âyetlerin mebde' ve makta'larına dikkat edilse görünüyor ki:
Belâğatların bütün envâ'ını, fezâil‑i kelâmiyenin bütün aksâmını, ulvî üslûbların bütün esnâfını, mehâsin-i ahlâkıyenin bütün efrâdını, ulûm-u kevniyenin bütün fezlekelerini, maârif-i İlâhiye’nin bütün fihristelerini, hayat-ı şahsiye ve ictimâiye-i beşeriyenin bütün nâfi' düsturların ve hikmet-i àliye-i kâinâtın bütün nurânî kanunlarını cem'etmekle beraber hiçbir müşevveşiyet eseri görünmüyor. Elhak, o kadar ecnâs-ı muhtelifeyi bir yerde toplayıp bir münâkaşa, bir karışık çıkmamak, kahhâr bir nizâm-ı i'câzînin işi olabilir.
Elhak, bütün bu câmiiyet içinde şu intizam ile beraber geçmiş yirmidört aded Söz’lerde izâh ve isbât edildiği gibi cehl‑i mürekkebin menşe'i olan âdiyât perdelerini keskin beyânâtıyla yırtmak, âdet perdeleri altında gizli olan hàrikulâdeleri çıkarıp göstermek ve dalâletin menba'ı olan tabiat tâğutunu, bürhânın elmas kılıncıyla parçalamak ve gaflet uykusunun kalın tabakalarını ra'd-misâl sayhalarıyla dağıtmak ve felsefe-i beşeriyeyi ve hikmet-i insaniyeyi âciz bırakan kâinâtın tılsım-ı muğlakını ve hilkat-i âlemin muammâ-yı acîbesini feth ve keşfetmek, elbette hakikat-bîn ve gayb-âşinâ ve hidayet-bahş ve hak-nümâ olan Kur'ân gibi bir mu'cizekârın hàrikulâde işleridir.
Evet, Kur'ân’ın âyetlerine insaf ile dikkat edilse görünüyor ki: Sâir kitaplar gibi bir‑iki maksadı takib eden tedrîcî bir fikrin silsilesine benzemiyor. Belki, def'î ve ânî bir tavrı var ve ilkà olunuyor bir gidişatı var ve beraber gelen herbir tâifesi müstakil olarak uzak bir yerden ve gayet ciddi ve ehemmiyetli bir muhâberenin tek tek, kısa kısa bir sûrette geldiğinin nişanı var.
542
Evet, kâinâtın Hàlık’ından başka kim var ki, bu derece kâinât ve Hàlık‑ı Kâinâtla ciddi alâkadar bir muhâbereyi yapabilsin!‥ Hadsiz derece haddinden çıkıp Hàlık-ı Zülcelâl’i kendi keyfiyle söyleştirsin, kâinâtı doğru olarak konuştursun!
Evet, Kur'ân’da kâinât Sâni'inin pek ciddi ve hakîki ve ulvî ve hak olarak konuşması ve konuşturması görünüyor. Taklidi îmâ edecek hiçbir emâre bulunmuyor. O söyler ve söylettirir. Farz‑ı muhâl olarak Müseylime gibi hadsiz derece haddinden çıkıp taklidkârâne o izzet ve ceberût sâhibi olan Hàlık-ı Zülcelâl’ini kendi fikriyle konuşturup ve kâinâtı O’nunla konuştursa, elbette binler taklid emâreleri ve binler sahtekârlık alâmetleri bulunacaktır. Çünkü; en pest bir hâlinde en yüksek tavrı takınanların her hâleti taklidciliğini gösterir. İşte şu hakikati kasem ile ilân eden: وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى ❋ مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰى ❋ وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى ❋ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى ’ya bak, dikkat et…