641

Zeyl

Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var. Herkese menfaatlidir.
Cenâb‑ı Hakk’a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur'ân’dan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kàsır fehmimle Kur'ân’dan istifade ettiğim “Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür” tarîkidir.
Evet, acz dahi aşk gibi, belki daha eslem bir tarîktir ki, ubûdiyet tarîkiyle mahbûbiyete kadar gider.
Fakr dahi, Rahmân ismine îsâl eder.
Hem şefkat dahi aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki, Rahîm ismine îsâl eder.
Hem tefekkür dahi aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktir ki, Hakîm ismine îsâl eder.
Şu tarîk, hafî tarîkler misillû, “Letâif‑i Aşere” gibi on hatve değil ve tarîk‑ı cehriye gibi – Nüfûs‑u Seb'a – yedi mertebeye atılan adımlar değil, belki “Dört Hatve”den ibarettir. Tarîkattan ziyâde hakikattir, Şerîattır. Yanlış anlaşılmasın; acz ve fakr ve kusurunu Cenâb‑ı Hakk’a karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir.
Şu kısa tarîkin evrâdı: İttibâ'‑ı sünnettir, ferâizi işlemek, kebâiri terketmektir. Ve bilhassa namazı ta'dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihâtı yapmaktır.
Birinci hatveye: فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ âyeti işâret ediyor.
642
İkinci hatveye: وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ âyeti işâret ediyor.
Üçüncü hatveye: مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ âyeti işâret ediyor.
Dördüncü hatveye: كُلُّ شَيْءٍ هَاِلكٌ اِلَّا وَجْهَهُ âyeti işâret ediyor. Şu dört hatvenin kısa bir izâhı şudur ki:
Birinci Hatvede: فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْâyeti işâret ettiği gibi: Tezkiye‑i nefis etmemek. Zîra insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever, başka herşeyi nefsine fedâ eder. Ma'bûd’a lâyık bir tarzda nefsini medheder. Ma'bûd’a lâyık bir tenzîh ile nefsini meâyibden tenzîh ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabûl etmez. Nefsine perestiş eder tarzında şiddetle müdafaa eder. Hattâ fıtratında tevdî' edilen ve Ma'bûd-u Hakîki’nin hamd ve tesbihi için ona verilen cihâzât ve isti'dâdı, kendi nefsine sarfederek مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir.
İşte şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathîri: Onu tezkiye etmemek tebrie etmemektir.
643
İkinci Hatvede: وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ dersini verdiği gibi: Kendini unutmuş, kendinden haberi yok‥ Mevti düşünse, başkasına verir. Fenâ ve zevâli görse, kendine almaz. Ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz‑ı ücret ve istifade-i huzûzât makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs-i emmârenin muktezâsıdır.
Şu makamda tezkiyesi, tathîri, terbiyesi, şu hâletin aksidir. Yani: Nisyan‑ı nefis içinde nisyan etmemek. Yani, huzûzât ve ihtirasatta unutmak ve mevtte ve hizmette düşünmek…
Üçüncü Hatvede: مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ dersini verdiği gibi: Nefsin muktezâsı, dâima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Bu hatvede, nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp, bütün mehâsin ve kemâlâtını, Fâtır‑ı Zülcelâl tarafından ona ihsân edilmiş ni'metler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamdetmektir.
Şu mertebede tezkiyesi, قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا sırrıyla şudur ki: Kemâlini kemâlsizlikte, kudretini aczde, gınâsını fakrda bilmektir.
Dördüncü Hatvede: كُلُّ شَيْءٍ هَاِلكٌ اِلَّا وَجْهَهُ dersini verdiği gibi: Nefis, kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcûd bilir. Ondan bir nev'i rubûbiyet da'vâ eder. Ma'bûd’una karşı adâvetkârâne bir isyanı taşır. İşte gelecek şu hakikati derketmekle ondan kurtulur. Hakikat şöyledir ki:
644
Herşey nefsinde mânâ‑yı ismiyle fânîdir, mefkûddur, hâdistir, ma'dûmdur. Fakat mânâ-yı harfiyle ve Sâni'-i Zülcelâl’in esmâsına âyinedârlık cihetiyle ve vazifedârlık itibariyle şâhiddir, meşhûddur, vâciddir, mevcûddur.
Şu makamda tezkiyesi ve tathîri şudur ki: Vücûdunda adem, ademinde vücûdu vardır. Yani, kendini bilse, vücûd verse, kâinât kadar bir zulümât‑ı adem içindedir. Yani, vücûd-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakîki’den gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziyâ-yı vücûdu, nihâyetsiz zulümât-ı adem ve firâklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakîki’nin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcûdâtı ve nihâyetsiz bir vücûdu kazanır. Zîra bütün mevcûdât, esmâsının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’u bulan, herşeyi bulur.
645

Hâtime

Şu acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkindeki dört hatvenin izâhatı, hakikatin ilmine, Şerîatın hakikatine, Kur'ân’ın hikmetine dair olan yirmialtı aded Söz’lerde geçmiştir. Yalnız, şurada bir‑iki noktaya kısa bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Evet şu tarîk daha kısadır. Çünkü: Dört hatvedir. Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr‑i Zülcelâl’e verir. Hâlbuki en keskin tarîk olan aşk, nefisten elini çeker, fakat mâşuk-u mecâzîye yapışır. Onun zevâlini bulduktan sonra Mahbûb-u Hakîki’ye gider.
Hem şu tarîk daha eslemdir. Çünkü: Nefsin şatahat ve bâlâ‑pervâzâne da'vâları bulunmaz. Çünkü; acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin.
Hem bu tarîk daha umumî ve cadde‑i kübrâdır. Çünkü: Kâinâtı Ehl-i Vahdeti'l-Vücûd gibi, huzur-u dâimî kazanmak için i'dâma mahkûm zannedip “Lâ mevcûde illâ Hû” hükmetmeye veyâhut Ehl‑i Vahdetü'ş-Şühûd gibi, huzur-u dâimî için kâinâtı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip “Lâ meşhûde illâ Hû” demeye mecbur olmuyor. Belki i'dâmdan ve hapisten gayet zâhir olarak Kur'ân affettiğinden, o da sarf‑ı nazar edip ve mevcûdâtı kendileri hesabına hizmetten azlederek Fâtır-ı Zülcelâl hesabına istihdam edip, Esmâ-i Hüsnâ’sının mazhariyet ve âyinedârlık vazifesinde isti'mâl ederek mânâ-yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u dâimîye girmektir, herşeyde Cenâb-ı Hakk’a bir yol bulmaktır.
Elhâsıl; mevcûdâtı, mevcûdât hesabına hizmetten azlederek, mânâ‑yı ismiyle bakmamaktır.