Üçüncü Mebhas

Kadere îmân, îmânın erkânındandır. Yani: “Herşey, Cenâb‑ı Hakk’ın takdiriyledir.” Kadere delâil-i kat'iyye o kadar çoktur ki, had ve hesaba gelmez. Biz, basit ve zâhir bir tarz ile şu rükn-ü îmâniyeyi, ne derece kuvvetli ve geniş olduğunu, bir “Mukaddime” ile göstereceğiz.

Mukaddime

Herşey, vücûdundan evvel ve vücûdundan sonra yazıldığını وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ gibi pek çok Âyât‑ı Kur'âniye tasrîh ediyor. Ve şu kâinât denilen, Kudret’in Kur'ân-ı kebîrinin âyâtı dahi şu hükm-ü Kur'ânî’yi, nizâm ve mîzan ve intizam ve tasvir ve tezyîn ve imtiyaz gibi âyât-ı tekvîniyesiyle tasdik ediyor. Evet, şu kâinât kitabının manzûm mektûbatı ve mevzûn âyâtı şehâdet eder ki, herşey yazılıdır.
632
Amma, vücûdundan evvel herşey mukadder ve yazılı olduğuna delil; bütün mebâdî ve çekirdekler ve mekàdîr ve sûretler, birer şâhiddir. Zîra, herbir tohum ve çekirdekler “kâf‑nûn” tezgâhından çıkan birer latîf sandukçadır ki, kaderle tersîm edilen bir fihristecik, ona tevdî' edilmiştir ki; Kudret, o kaderin hendesesine göre zerrâtı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mu'cizât-ı kudreti bina ediyor. Demek bütün ağacın başına gelecek, bütün vâkıâtı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zîra tohumlar, maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten bir şey yoktur.
Hem, herşeyin mikdar‑ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösterir. Evet, hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki, gayet hikmetli ve san'atlı bir kalıbdan çıkmış gibi, bir mikdar, bir şekil var ki; o mikdarı, o sûreti, o şekli almak; ya hàrika ve nihâyet derecede eğri büğrü maddî bir kalıp bulunmalı veyâhut kaderden gelen mevzûn, ilmî bir kalıb-ı manevî ile Kudret-i Ezeliye, o sûreti, o şekli biçip giydiriyor.
Meselâ: Sen, şu ağaca, şu hayvana dikkat ile bak ki; câmid, sağır, kör, şuûrsuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemâsında hareket eder. Bazı eğri büğrü hududlarda, meyve ve fâidelerin yerini tanır, görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra başka bir yerde, büyük bir gayeyi takib eder gibi yolunu değiştirir. Demek, kaderden gelen mikdar‑ı manevînin ve o mikdarın emr-i manevîsiyle zerreler hareket ederler.
Mâdem maddî ve görünecek eşyada bu derece kaderin tecelliyâtı var; elbette eşyanın mürûr‑u zamanla giydikleri sûretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi, bir intizam-ı kadere tâbidir. Evet bir çekirdekte, hem bedîhî olarak, irâde ve evâmir-i tekvîniyenin ünvânı olan “Kitab‑ı Mübîn”den haber veren ve işâret eden, hem nazarî olarak emir ve ilm‑i İlâhî’nin bir ünvânı olan “İmâm‑ı Mübîn”den haber veren ve remzeden iki kader tecellîsi var.
633
Bedîhî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddî keyfiyât ve vaziyetleri ve hey'etleridir ki, sonra göz ile görünecek.
Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet‑i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihâtlardır ki; tarihçe-i hayat nâmıyla tâbir edilen vakit be-vakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller, o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî mikdarı vardır.
Mâdem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellîsi var; elbette umum eşyanın vücûdundan evvel yazılı olduğunu ifâde eder ve az bir dikkatle anlaşılır.
Şimdi, vücûdundan sonra herşeyin sergüzeşt‑i hayatı yazıldığına delil ise; âlemde “Kitab‑ı Mübîn” ve “İmâm‑ı Mübîn”den haber veren bütün meyveler ve “Levh‑i Mahfûz”dan haber veren ve işâret eden insandaki bütün kuvve‑i hâfızalar birer şâhiddir, birer emâredir. Evet, herbir meyve, bütün ağacın mukadderât-ı hayatı, onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt-i hayatıyla beraber kısmen âlemin hâdisât-ı mâziyesi, kuvve-i hâfızasında öyle bir sûrette yazılıyor ki, güyâ hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest-i Kudret, kalem-i kaderiyle insanın sahife-i a'mâlinden küçük bir sened istinsah ederek insanın eline verip, dimağının cebine koymuş; tâ, muhâsebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem, tâ mutmain olsun ki, bu fenâ ve zevâl herc ü mercinde, bekà için pek çok âyineler var ki; Kadîr-i Hakîm, zâillerin hüviyetlerini onlarda tersîm edip ibkà ediyor. Hem, bekà için pek çok levhalar var ki; Hafîz-i Alîm, fânîlerin mânâlarını onlarda yazıyor…
634
Elhâsıl: Mâdem en basit ve en aşağı derece‑i hayat olan nebâtât hayatı, bu derece kaderin nizâmına tâbidir; elbette en yüksek derece-i hayat olan hayat-ı insaniye, bütün teferruâtıyla kaderin mikyâsıyla çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor. Evet, nasıl katreler buluttan haber verir; reşhalar su menba'ını gösterir; senedler, cüzdanlar, bir defter-i kebîrin vücûduna işâret ederler… Öyle de; şu meşhûdumuz olan zîhayatlardaki intizam-ı maddî olan bedîhî kader ve intizam-ı manevî ve hayatî olan nazarî kaderin reşhaları, katreleri, senedleri, cüzdanları hükmünde olan meyveler, nutfeler, tohumlar, çekirdekler, sûretler, şekiller, bilbedâhe “Kitab‑ı Mübîn” denilen irâde ve evâmir‑i tekvîniyenin defterini ve “İmâm‑ı Mübîn” denilen ilm‑i İlâhî’nin bir dîvânı olan “Levh‑i Mahfûz”u gösterir.

Netice‑i Merâm

Mâdem bilmüşâhede görüyoruz ki; herbir zîhayatın – neşv ü nemâ zamanında – zerreleri, eğri‑büğrü hududlara gider, durur. Zerreler yolunu değiştirir. O hududların nihâyetlerinde birer hikmet, birer fâide, birer maslahatı semere verirler. Bilbedâhe, o şeyin mikdar-ı sûrîsi, bir kader kalemiyle tersîm edilmiştir. İşte, meşhûd, bedîhî kader, o zîhayatın manevî hâlâtında dahi bir kader kalemiyle çizilmiş muntazam meyvedâr hududları, nihâyetleri var olduğunu gösterir. Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret, o maânî kitabını, o mistar üstünde yazar.
Mâdem maddî ve manevî kader kalemiyle tersîm edilmiş müsmir hududlar, hikmetli nihâyetler olduğunu kat'iyyen anlıyoruz; elbette herbir zîhayatın müddet‑i hayatında geçireceği ahvâl ve etvârı, o kaderin kalemiyle tersîm edilmiş. Çünkü; sergüzeşt-i hayatı, bir intizam ve mîzan ile cereyan ediyor. Sûretler değiştiriyor, şekiller alıyor.
Mâdem böyle umum zîhayatta kalem‑i kader hükümrândır; elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halifesi ve emânet-i kübrânın hâmili olan insanın sergüzeşt-i hayatiyesi, herşeyden ziyâde kaderin kanununa tâbidir.
635
Eğer Desen: “Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelâna müştâk olan kalb ve rûh için, kadere îmân bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?”
Elcevab: Kat'a ve asla!‥ Sıkıntı vermediği gibi, nihâyetsiz bir hìffet, bir rahatlık ve revh u reyhânı veren ve emn ü emânı te'min eden bir sürûr, bir nur veriyor. Çünkü; insan kadere îmân etmezse, küçük bir dâirede cüz'î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçâre rûhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü; insan bütün kâinâtla alâkadardır. Nihâyetsiz makàsıd ve metâlibi var. Kudreti, irâdesi, hürriyeti, milyondan birisine kâfî gelmediği için, çektiği manevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır.
İşte kadere îmân, bütün o ağırlığı kaderin sefînesine atar, kemâl‑i rahat ile, rûh ve kalbin kemâl-i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydân veriyor. Yalnız nefs-i emmârenin cüz'î hürriyetini selbeder ve fir'avuniyetini ve rubûbiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar.
Kadere îmân o kadar lezzetli, saâdetlidir ki, ta'rif edilmez. Yalnız şu temsîl ile o lezzete ve o saâdete bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
İki adam, bir pâdişahın pâyitahtına giderler. O pâdişahın mahall‑i garâib olan hàs sarayına girerler. Biri, pâdişahı bilmez; o yerde gâsıbâne, sârıkâne tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve vâridât ve makinelerini işlettirmek ve garîb hayvanatın erzâkını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemâdiyen ızdırâb çeker. O Cennet gibi bahçe, başına bir Cehennem gibi oluyor. Herşeye acıyor, idare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da o hırsız edebsiz adam, te'dib sûretiyle hapse atılır. İkinci adam pâdişahı tanır, pâdişaha kendini misâfir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizâm-ı kanunla cereyan ettiğini, herşey bir programla, kemâl-i sühûletle işlediğini i'tikàd eder. Zahmet ve külfetleri, pâdişahın kanununa bırakıp, kemâl-i safâ ile o Cennet-misâl bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip, pâdişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinâden herşeyi hoş görür, kemâl-i lezzet ve saâdetle hayatını geçirir. İşte, مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrını anla.